Ana sayfa - Editör - Sadece Mantık ve IQ’yla Büyük Adam Olunmuyor / Prof. Dr. Sinan Canan

Sadece Mantık ve IQ’yla Büyük Adam Olunmuyor / Prof. Dr. Sinan Canan

İnsan beyni hakkında ne düzeyde bilgimiz var, insan beyni kuşatıcı bir şekilde neden çözülemiyor?

İnsan beyni noktasındaki bilgilerimizin çok başlangıç noktasında olduğunu düşünüyoruz. Çünkü beyinin çalışması noktasında felsefi bir problem var. Onu da yavaş yavaş daha iyi anlamaya başladık. O da şu ki; beyin, aslında sinir bilimi dediğimiz alan beynin kendi çalışması üzerine tanımlayabileceğimiz bir alan. Beyin kendi kendisini anlamaya çalışırken sinir bilimi denen şey ortaya çıkıyor. Psikoloji de bunun hep parçaları zaten…

Şöyle bir felsefi sorun var: “Bir canlı daha doğrusu bir zihin kendi varlık düzeyini tam olarak anlayabilir mi?” şeklinde kadim bir soru var. Biz kendimiz evde beyin yapamayınca doğal olarak anlayamayız. Nasıl çalıştığı hakkında bazı fikirlerimiz var sadece. Öyle olunca kendi kuralları içerisinde o kurallara bağlı olarak beyni anlamak çok zor bir çaba. Bilimin genelde zaten böyle yumuşak bir tarafı var. Nasıl diyelim “oynak bir zemini” var. Bilim dediğimiz şey de bu yorumla uğraşıyor aslında… Benim beyin dediğim şey bile aslında içeride oluşan bir imge. Ben o imgeyi anlamaya çalışıyorum. Aslında buradan yürür gidersen en neticesinde, insanın kendi kendisini anlaması noktasına kadar geliyor. Ki bilimin araçları kısıtlı olduğu için, dar bir alandan bakmak zorundayız, maddesel etkileşimler üzerinden beyni çözmek zorundayız. Bunun dışına şu anda bilim çok çıkamıyor. Ama ben bir bilim insanı olarak beyinle böyle çalışıyorum. Bir taraftan da sadece bilimsel bilgi ile yetinemiyorum. Bugün bilim bana tek başına sadece bir şeyleri anlatamıyor. O yüzden; felsefe, inanç, kültür, gelenek, kadim bilgi ne varsa onların hepsini de bir şekilde kaba koymanız gerekiyor. İnsan beyni bildiğimiz kadarıyla zihnin evi. Bu açıdan çok önemli. Zihin doğrudan beyinle bağlantılı olarak çalışıyor. Ama zihinsel birçok yeteneğimizi ya da özelliğimizi beyin bilgimizle doğrudan bağdaştırmakla çok ciddi sıkıntı çekiyoruz. Sebebi de evrendeki en karmaşık organizasyona sahip bir organizma olarak karşımızda duruyor. Çözmesi kolay değil ama bu konuda yapılan her çalışma bize insanı anlamak konusunda en önemli ipuçları olarak geri dönüyor. Bu yüzden dünya bu işe çok para harcıyor. Tabi dünyanın bu işe çok para harcaması safi ya da izafi anlamak amaçlı değil. Manipüle etme tarafı da var işin. Yani insanı ne kadar iyi anlarsan o kadar iyi kullanırsın gibi! Ama Allah’a şükür tam olarak çözemeyeceğiz gibi gözüküyor. Niye “şükür” diyorum; çünkü insan bir şeyi çözerse canına okur… Böyle bir özelliğimiz var. Bugün mesela beyin bilimlerinin en çok işimize yarayan tarafı belki de yapay zekâ çalışmalarına aktardığımız bilgi. Beynin nasıl zekâya aracılık ettiğini anladıkça, yapay zekâyı daha farklı şekillerde kurgulamaya başladık. Şu anda bu, insanları korkutan bir boyuta geldi zaten. Ama tekrar söyleyeyim hâlâ işin başındayız.

Beynimizi genç ve zinde tutmak için neler yapılabilir? Beslenme alışkanlıklarımız beyin sağlımızı ne oranda etkiliyor?

Beslenme meselesi genel olarak bu çağın en fazla konuşulan sorunlarından birisi. İnsanoğlu son birkaç yüz bin senedir yaşadığı doğa yapısıyla çok farklı bir yapay çevrede yaşıyor. Aşırı şeker, aşırı yağ, aşırı kalori… Bu aşırılar şu anda etrafımızı çevirmiş vaziyette. Dolayısıyla bugün aslında beslenme bizi hasta eden şeylerin başında geliyor. Yani hayatta kalmak için bir şeyler yememiz gerekiyor. Bu noktada insanların bilmesi gereken en önemli şey herkes farklıdır. Bir diyet, bir hayat formülü, bir reçete herkes için çalışmıyor. Mesela genetik için, su içmemiz. Suyumuzun geldiği yer, oranın bitki örtüsü, hayvan popülasyonu bir uyum içermek zorunda. Yani Karadenizli bir insanın alıştığı diyet sistemi ile Akdenizli bir insanın diyet sistemi çok farklı… Karadenizli bir insanı sürekli Akdeniz diyet sistemi ile beslerseniz sorun çıkabilir. Çünkü vücudunun sistemi buna alışık değil. Doğal yediğimiz gıdaların aslında sağlığımızla ikinci plandan ilgisi var. Şimdi insan organizması diğer canlılar ile aynı değil. Hem besin üretebiliyor hem de her türlü besini tüketebiliyor. Her canlının bulunduğu ortam da tüketebileceği besin diyeti sınırlıdır. Ama bizler öyle değiliz. Üretebildiğimiz her türlü şeyi besine dönüştürebiliyoruz. Bu noktada insanın sınırı aşan, haddini aşan bir canlı olarak yapması gereken; abartılı olan tüketim mekanizmasını kontrol altına almaktır!

Bu da aslında sağlıklı yaşamın; yediğimizden, içtiğimizden çok zihnimizden geçtiğini gösteriyor. Yalnız önce zihinsel disiplin gerekiyor. Uzun süre yaşayan insanların üzerinde yapılan birçok çalışma var; neden bu kadar uzun yaşıyor diye bakıldığında beslenme ile ilgili pek veri bulunmuyor. Ortak nokta orada değil, bu insanların bazı farklı özellikleri var. Bedenen çok aktifler, çoğunda uzun vadeli idealler var, mesela politikacılar gibi bilim insanları gibi… Genelde hastalığa meydan okuyan vücutları oluyor. Kimisi gece kalkıp bir pasta yiyip, hiçbir şey olmamış gibi geri yatıyor. Böyle garip garip alışkanlıkları da var. Ona rağmen 90’lı yaşlara kadar yaşayabiliyorlar. Belli ki sağlık sadece ağızdan giren besin ile ilgili değil, zihinsel dünyanın nasıl olduğuyla da ilgili… Bu noktada hep bu örneği veririm; limon düşündüğünüzde ağzınız sulanıyor. Beyninizdeki düşüncenin bedeninize doğrudan bir etkisi var. Aklınıza bir şey geliyor vücudunuzda bazı değişiklikler olabiliyor. Strese giriyorsunuz… Bunlar zihin ile beden arasında net bir etkileşim gösteriyor. Hayvanlar âleminde böyle bir şey çok görmüyorsunuz, çünkü onlarda bu kadar kuvvetli bir zihin yok. Ama bizdeki zihinsel donanım diğer bütün donanımlarımızdan daha gelişmiş. Dolayısıyla aslında sağlıklı olmak önce kafada sağlıklı olmayı gerektiriyor. Tabi ki sağlam kafa sağlam vücutta bulunur, buna itiraz etmiyorum ama sağlam kafa olmazsa sağlam vücut da biraz zor. Sağlam kafadan da kastım şu: İnsanların hayatı farklı; amaç, hedef, yetiştirilme tarzları farklı ama ileriye yönelik onları ayakta tutacak bir hedef, bir umut, bir motivasyon, azim yoksa insan organizması genellikle büyük arıza yaşıyor. Bunun da en önemli göstergesi, kanıtı, emeklilik hastalığı diyeceğimiz bir şey var. İnsanlar emekli olduklarında vücutlarında bin tane hastalık patlamaya başlıyor. O döneme kadar yani rutin hayatta çalışırken gayet sağlıklı. Bu, hayvanlar âleminde hiç görmediğiniz bir şey, emekliliği biz icat etmişiz. Bir insana, sen emekli oldun, dedin mi başlıyor kalp hastalığı, siyatik, beyin tümörü bir sürü şey çıkıyor. Bu da insanın işe yarama hissinin ne kadar önemli olduğunun altını çizen bir başka durum aslında. Dolayısıyla zihni zinde tutmak isteyenin; bir: Hedefi olacak; iki: Rutinden uzak kalacak. Rutin, bizim zihnimizi de bedenimizi de öldürüyor ama zihni daha hızlı öldürüyor. Sürekli yenilik, meydan okuma, farklı farklı mesleklerle ilgilenme, devamlı gelişme için istek duyma, zihni en diri tutan hadiselerin başında geliyor. Onun dışında ne yerseniz afiyet olsun. Endüstriyel gıdadan uzak durun yeterli.

Çocukların zekâlarının gelişimine katkıda bulunmak adına ebeveynler neler yapabilirler, nelere dikkat etmeliler?

Bir insanın zekâsı bir insanın bilişsel kapasitesi her zaman o insana özgüdür. Hem genetik bileşenleri yani yapısal kısmı hem de yetiştiği şartlar bunu çok belirliyor. Her insanın kapasitesi farklı olunca tek bir formül her insanda tutmuyor. Ama benim, anne babalara çok anlatmaya çalıştığım bir şey var. İnsanoğlunun bazı sade ayarları vardır. Bu sade ayarları bir şekilde hayatın merkezine koyarsanız çocuğun boyunu aşacak kadar çocuk gelişim kitapları okumak zorunda kalmazsınız. Bu da nedir? İnsanın fabrika ayarlarını iyi bilmek lazım. Bu fabrika ayarları birkaç maddede özetlenebilir. Bunlardan bir tanesi ve belki de en önemlisi duygusal yakınlığa çok ihtiyacımız var. Kendisiyle vakit geçirilen, kendisiyle oynanan, sorularına mümkün mertebe cevap verilen çocuklar zaten otomatikman sağlıklı büyüyorlar. Beyin çok önemli ve zihin çok önemli; bu zihinsel dünyayı uyaracak her türlü etken çocuğun zaten iyi gelişmesini sağlıyor. Her çocuk dünyaya geldiğinde mesela daha birkaç günlükken karşıdaki insanın yüz ifadelerini taklit edebilme becerisiyle doğuyor. Siz dil çıkarırsanız o bebek de size dil çıkarıyor. Bu, ayna nöron diye bir sistemle oluyor beynimizde. Bu niye var? Biyolojik olarak karşıdaki insanın duygularını okuma konusunda daha doğar doğmaz bir hazırlığımız var demek ki bu bizim hayatta kalabilmemiz için çok önemli. Mesela anneler, babalar soruyorlar ne yedireyim de çocuğum daha zeki olsun? Ne yapayım da zeki olsun? Hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Günde belirli saatler o çocukla oynamanız o çocuğun beyin gelişimi için zihinsel, duygusal gelişimi için çok yeterli. Aynı zamanda bizim kültürümüzde de vardır. Rahmetli dedem bunu çok yapardı, ben yıllar sonra anlamını öğrendim. Ben ne zaman bir şey sorsam dedem önüme diz çöker öyle konuşurdu benimle. Sonradan öğrendim bu zaten sünnetmiş, bizim kültürde de varmış. Çocuğa tepeden konuşmak akıllıca bir şey değil. Muhatap alındığını göstermek için göz göze gelmek gibi. Yani o çocuğun duygusal ve zihinsel dünyasını öne alacak bir yaklaşım sağlıklı bir gelişim için birincidir bir insanda. Bunu Avrupa’da çok yaygın görüyorsunuz. Nasıl oturtturmuşlar bilmiyorum ama çocukları bir büyük insan gibi muhatap alıyorlar. Çocuğa nasıl yaklaşırsan sana öyle dönüyor. Bu arada tabi ki gelişimsel sorunları olanlar olabilir, dikkat eksikliği olanlar olabilir, onları ayrı tutuyorum. Bunlar hafif ya da ağır patolojik sorunlardır.

Anne babaların unutmaması gereken şey şudur: Her insan, özenle yaratılmış, doğduğunda bile içerisinde çok özel bilgiler olan varlıklardır. Asla anne babanın malı değildir. Anne babanın görevi rehber olmaktır. Hz. Ali’nin de dediği gibi “Çocuklarınızı kendi zamanınız için değil, onların zamanı için yetiştirin.” yani yetişmelerine izin vermek lazım.

Beyin kapasitemizin ne kadarını kullanıyoruz? Beynimizin büyük bir kısmını kullanamadığımız doğru mu?

Kapasite genelde bizim kendi üretimimiz olan cihazlara verdiğimiz isim. Yani bizler sınırlı cihazlar yapabiliyoruz ancak… Harddiskin bir kapasitesi var, işlemcinin veri işleme sınırı var. Ancak insan zihnine bakıyorsun sabit bir donanım değil. Boş boş otururken dahi yeni bağlantılar oluşturan, çalışan bir donanım yapısına sahip. Her deneyim sonrasında varsa bir kapasitesi devamlı değişiyor. Ve beynimizin kullanılmayan bir yeri de yok. Her alanı tıkır tıkır çalışıyor. Komada bile beynimizin çoğu çalışıyor. Şöyle bir örnek verilebilir: Bu dünyanın en gelişmiş bilgisayarını aldınız, içine “merhaba” yazıp kaydettiniz. Bu bilgisayarın her yeri çalışıyor ama bazı alanlarını, potansiyelini kullanmıyor olabilirsiniz. Beyin de böyle, neredeyse sınırsız bir potansiyele sahip. Onu fişekleyecek, devreye sokmaya zorlayacak bir etki olmadığında insan beyni nadasa bırakılmış vaziyette. Kullanılmadıkça da ne yazık ki ufalıyor. Ama meydan okuma ile beklenmedik bir durumla karşı karşıya kaldığında da kapasite aşırı artabiliyor. Bu sorunun kafamızı hep kurcalamasının sebebi; beynimizi bilgisayara benzetmek gibi bir hata yapıyoruz. Unutulmaması gereken en önemli şey; beynimiz her zaman %100 çalışır ama sınırlar her an arttırılabilir. Beynin kapasitesi diyelim o lâfı sevmiyorum ama her zorlama ile bir öncekinden daha farklı boyutlara çıkabilir. Birisi beynimizin öğrenme kapasitesi şu kadardır dediğinde biz mahcup oluyoruz, tekrar bir şeyler yapmak durumunda kalıyoruz. New York telefon rehberini ezberleyen insanlar var mesela… Onlarınki de kafa bizimki de kafa ama bir motivasyon olduğu zaman insan zihni sınırlarını bayağı bir kırabiliyor. Dolayısıyla kapasite yok, beynimizin hepsi çalışır…

Bilinçaltı nedir, nasıl çalışır? Son zamanlarda sıkça karşımıza gelen bilinçaltı temizliği kavramına nasıl bakmalıyız?

Bilinçaltı aslında psikoloji alanının tabiri, biz sinir biliminde daha çok bilinçdışı kavramını kullanıyoruz. O da şöyle bir şey: İnsan her an beynine bir veri akışı altında yaşıyor. Duyularımız var, biz 5 tane olarak biliyoruz ama 14-15 tane duyumuz var. Kaslarımızdan, kemiklerimizden sinirlerle sürekli beynimize bir veri akıyor. Yapılan bir hesaba göre, yine bilgisayarvari bir hesap; saniyede beynimize ortalama 14 milyon bit veri aktığı hesaplanıyor. Ama bizim bilinçli farkındalığımız bu verinin her saniye sadece 40 bit kadarını alabiliyor. Geri kalan bilgiler bir yerlerde işleniyor elbette. Buna bilinçdışı diyoruz. Yani bu rakamdan da anlaşabileceği üzere, aslında beynimizin ağırlıklı olarak çalışma mekanizması bilinçdışında işleme gidiyor. Dar bir kısmını dikkatimizi üzerinde verdiğimiz şeylerle ilgilenirken, geri kalanı bizim hislerimiz, duygularımız, motor hareketlerimiz… En basit olarak bir bisikleti öğrenme gibi işlerle uğraşıyor. Öğrendikten sonra hiç farkına bile varmadan o karmaşık hareketleri yapabiliyorsunuz. Beyin bunların hepsini bilinçdışı denen o büyük havuzda değerlendirmeyi öğrendiği için bunu yapabiliyoruz. Ve bu anlamda aslında beynin en önemli işi zorlandığımız bir meseleyi, yapa yapa ustalaştırmak ve sonrasında bilinçdışı zihinde otomatik pilottayken sürdürmemizi sağlamak. Aslında belki de bu yüzden bütün hayatımızın %95’i bilinçsiz yaşıyoruz. Psikolog sahnelerindeki o çocukluğuna inelim karesi de aslında bize şunu anlatıyor; bilinçdışındaki bu havuz bizim kararlarımızı, duygularımızı, tepkimizi, davranışımızı alttan alta etkileyen bir altyapı oluşturuyor. Çocukluk dönemindeki bir travma bizi ömür boyu takip ediyor… Bu bilinçdışı aslında çok büyük bir deniz. Ve orayı şu an sinir bilimleri ile çok anlayamıyoruz. Çünkü siz insanları test ederken bilinçlerini test ediyorsunuz. Psikolojinin diğer ekolleri, bilinçaltı çalışmaları biraz buraya ışık tutmaya çalışıyor. Konu hâlâ büyük bir muamma ama insanları çok çok çok etkilediğini söyleyebilirim.

Duygularımız öğrenme, algılama ve hafıza süreçlerini nasıl etkiliyor?

Bizim zihnimiz mekanik, algoritmik bir yazılım gibi değil. Mesela etrafınızdaki insanlara kırmızı renk size ne çağrıştırıyor, bunu 3 kelime ile yazın deseniz ve 100 kişiye sorsanız 100 farklı cevap alabilirsiniz. Çünkü kırmızı kelimesi ile ilgili her bireyin kurduğu bağlantılar çok farklıdır. Neden bu bağlantıları kurduklarını, neden farklı farklı çağrışımlar yaptıklarını, ürettiklerini inceleyecek olursanız; hemen hemen bütün sonuçların duygusal bir kökene sahip olduğunu görürsünüz. Ve birçok tecrübemiz bize, özellikle 90’lı yıllardan sonra yapılan çalışmalar; işte António Damásio’nun “Descartes’in Yanılgısı” kitabından sonra da bize çok açıkça gösterdi ki zihnimiz aslında duygusal bir yapıya sahip. Mantık, tamamen bir yan ürün. Ufak tefek sorunları çözebilen bir şey. Ama duygular, dünyaya bakınca ne göreceğimizi bile belirleyen çok önemli bir altyapı. Bunun da en önemli kanıtı; normalde bizim 4-5 yaşına kadar hafıza kayıt merkezlerimiz olgunlaşmaz. Ama birçok insan 2 yaşındaki anılarını hatırlayabilir. Hatırladıkları anılara baktıklarında genelde şiddetli duygulanımlar ile alakalı olduğunu göreceğiz. Duygular o kadar derine kaydediliyor ki; ömür boyu bizi takip edebiliyor. Bu yüzden mutlu bir çocukluk mutlu bir hayatın en önemli altyapısı diyebiliriz. Bu tabi ki günlük hayatımızda bize şöyle yansıyor: Duygularını okumayı unutmuş insanlar ne yazık ki baltayı hep taşa vuruyorlar. Duygularına hâkim olamayan ve duygularını okumayı bilmeyen, bilme becerisi okumaktan yoksun kalmış insanların başarılı olmasını beklemek çok zor. Gerçek düşünürler, bilim adamları, onlar aslında duygularını takip ederek biyografilerinin yazılmasını sağlamış olan insanlar. Yoksa akıl, mantık, derslerdeki yüksek notlar kullanılarak büyük adam olunmuyor. Duygusal zekâ artık IQ’dan daha önemli hale geldi. Sonrasında bunun daha farklı türleri de çıktı. İnsan, duyguları olmadan, aslında ne deniyorsa onu yapan robottan farksız… Ama duygular sayesinde çok şükür, öngörülemez canlılar haline gelmişiz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.