Ana sayfa - Manşet - Rutin Neyi Öldürür? / Klinik Psikolog Mehmet Dinç

Rutin Neyi Öldürür? / Klinik Psikolog Mehmet Dinç

Rutin diye bir kelime var: Her gün duyduğumuz ve kullandığımız bir kelime. Gri tonunu akla getiren, genelde sıkıntıyla, mecburiyetle, zorunlulukla beraber seyreden bir kelime rutin. Sokaktan 10 tane insan çevirin benzer cevaplar alırsınız rutin ile alakalı. Genellikle kalbimize-aklımıza yerleşmiş duygular, düşünceler, resimler bize rutinin gri, zorunlu, mecburi olarak devam eden, takip etmek zorunda olduğumuz, depresif duyguları, bunaltıcı duyguları beraberinde getiren bir şey olduğu yönünde.

İnternete baktığımda rutinle alakalı bir yorum dikkatimi çekti. Demiş ki: “Yeme içme ile gün geçiren, akşam rahat kafayla yemek yiyen, giyinip kuşanıp buluşan, arabalardan, son model telefonlardan, kredi kartına peşin taksitlerden, futboldan, televizyon dizilerinden konuşanların hayatı. Ölmek bir yaşam biçimi olsa adına rutin derlerdi. Huzurlu insanların hayatı.” Başka yerlerdeki yorumlara baktığımda gördüğüm ilk cümleler değişiyor ama birçok yorumda “ölmek bir yaşam biçimi olsa adına rutin derlerdi” cümlesinin benzerini tekrarlayan ifadeler var.

Biraz daha araştırdım şu soruyu sorarak: “Acaba hep mi kötü mü düşünülüyor rutinle alakalı?” İki tane görüş var. Bir tanesi diyor ki: “Evet, rutin insanın aklını öldürür.” Özellikle geçen yüzyıl insan-makine ilişkisini şekillendirenlerden Adam Smith’in başını çektiği bir düşünce bu. “Aklı öldürür, yaratıcılığı öldürür, üreticiliği öldürür, rengi öldürür, gri renge boğar.” gibi şeyler söylüyorlar. Ama bir başka grupta diyor ki: “Rutin, doğru bir öğrenme için gerekli bir öğreticidir, olmazsa olmaz bir öğreticidir. Doğru bir şey öğrenmek istiyorsanız, o öğrendiklerinizi hayata dökmek istiyorsanız; rutin gibi bir öğreticiye ihtiyacınız var.”

Rutinle alakalı pozisyon almamız gerektiğinde popüler kültürün ağır propagandası ile genelde negatif pozisyon alıyoruz. Ama biraz nötr bakmaya çalışsak? Acaba hakikaten çok negatif bir şey mi, hakikaten çok kötü bir şey mi, hakikaten çok çekilmez bir şey mi rutin? Acaba rutinin huzur veren bir tarafı, iyi gelen bir tarafı, faydalı olan bir tarafı yok mu?

Çok güzel bir türkü var: ‘’Bir insan ömrünü neye vermeli, geçip gidiyor hayat dediği’’ diye. Böyle biraz ağır ama düşünmeye değer sözlerin olduğu bir türkü. Bir insan ömrünü bir şeye vermeli, her şeye değil ama neye vermeli? Ya da diğer insanları geçelim. Ben ömrümü neye vereceğim, ben neyin peşinden koşacağım? Ben ömrümü neyin uğrunda harcayacağım ve bu dünyadan eninde sonunda ayrıldığımda arkamda ne kalacak?

Bu soru kritik bir soru olarak kenarda dursun. “Ölmeden olmak” diye bir kavram var benim çok sevdiğim. Olmak ne demek? Olgunlaşmak, pişmek, kemale ermek demek. İnsan olmanın hakkını verebilmek, kalp sahibi olmanın, akıl sahibi olmanın hakkını verebilmek demek. Nefes alıp vermekten ibaret olmayan bir ömür geçirmek, sadece yemek, içmek, uyumak üçgeninin ötesine geçebilmek demek. Kediden, köpekten, böcekten, kurttan farklı bir hayat yaşayabilmek, var olmayı anlamlandırmak demek.

Rutin deyince ilk akla gelen “iş” kelimesi ile başlayalım. ‘’İş’’ kelimesinin 14. yüzyıl İngilizcesinde karşılığı şuymuş: “Bir maddenin taşınabilir büyüklükteki parçası.” Bir madde var, onu parçalara ayırabiliyoruz taşıyabileceğimiz kadar ve taşıyoruz. İşte buna iş deniyor. Burada sormamız gereken iki tane şey var. Birincisi: “Ne taşıyoruz, taşımamız gereken şey bu mu?” İkincisi: “Ne kadar taşıyoruz, hakikaten taşıyabileceğimiz bu mu?” Ne taşıdığımız çok önemli, yaptığımız iş taşıdığımıza, çektiğimize, gayret ettiğimize, fedakârlık yaptığımıza değiyor mu? İkincisi hakikaten bu kadar mı taşıyabiliriz? Niye bu kadar taşıyoruz, daha az ya da daha çok taşısak daha iyi olmaz mı bizim için? Bir kontrol etmemizde fayda var.

Peki, rutin burada nerede duruyor? Rutini biraz daha bu nötrlükten pozitife doğru kaydıracak bir sözü var sosyolog Anthony Giddens’ın. Diyor ki: “Karşımıza çıkan alternatifleri ancak yerleşik alışkanlıklarımıza göre sınarız. Anlık itkilerin ve kısa süreli davranışların hâkim olduğu, düzenli rutinlerden mahrum bir yaşam anlamsız bir varoluştur.” Karşımıza çıkan alternatifler. Bir seçenek, bir insan, bir ilişki, bir karar, bir düşünce… Bunların hepsini yerleşik alışkanlıklarımız ışığında dengeleyebiliriz, kontrol edebiliriz, sınayabiliriz, doğruluğuna veya yanlışlığına karar verebiliriz. Yerleşik alışkanlıklarımız yoksa, yerleşik bir sistemimiz yoksa, yerleşik bir düzenimiz yoksa, yerleşik bir hayatımız yoksa o zaman mecburiyetten kaçarken başka bir mecburiyete sığınırız: Anlık itkiler, kısa süreli davranışlar, düzenli rutinden mahrum anlamsız bir yaşama götürür bizi.

Robert De Niro’nun “Stajer” isminde bir filmi var. Emekli olmuş, paraya da ihtiyacı olmayan bir adam var filmde. Gitmediği kurs, gezmediği ülke kalmamış emekliliğinde ama bir boşluk var. Derken bir ilan görüyor “Yaşlı bir stajyer arıyoruz” diye. “Yaşlıların sosyal hayata yeniden döndürülmesi” diye bir proje kapsamında yayınlanan bir ilan. Başvuruyor, yönetim kurulu başkanının asistanı oluyor, asistanı olduğu kişi torunu yaşında, ama devam ediyor. Saçma sapan işler yapıyor. Hiç akranı olmayan insanlarla sosyalleşiyor vs. İlk başta garip kalıyor ama bir şekilde hikâyenin sonunda görüyoruz ki değdiği, dokunduğu insanlara pozisyonu çok düşük görünse de inanılmaz faydalı olabiliyor ve bundan aldığı harikulade bir manevi haz ve mutluluk var. Bu çok önemli bir şey. Çünkü insan hayatında belli bir noktaya geldikten sonra motivasyonu artık para olmamaya başlıyor, şan şöhret, araba yahut ev olmamaya başlıyor. Bir süre sonra daha çok kalbine hitap eden şeylerden motive olmaya, mutlu olmaya başlıyor ama kalbine hitap eden şeyleri yapabilmesi için bir şeyler vermesi lazım. Bir şeyler verebilmek için de bir şeylerin olması, önceden bir şeylerin biriktirilmesi lazım. Bilgi, tecrübe, beceri vs. O biriktirmeye de ne kadar erken başlarsak o kadar iyi. Şimdiden saçıp savurursak birikim yapmamızı sağlayacak imkânlarımızı; vaktimiz, gençliğimiz, sağlığımız, zekâmız, kapasitemiz- yarın bu dünyadan keyif alma, haz alma, huzur duyma zamanına sıra geldiğinde, insanlara verecek bir şeyimiz olmadığında çok klasik olarak birçok yaşlının yaşadığı depresyon, huzursuzluk, ölümü sever hale gelme ama anlamsız bir hayattan dolayı da pişmanlık duyma duygularını yaşayabiliriz.

Karakter kaderi ciddi anlamda etkileyebiliyor. Peki, ne yapar karakter? “Karakter asıl olarak duygusal deneyimlerimizin uzun vadeli boyutu üzerine odaklanır. Karakter kendini sadakat ve karşılıklı bağlılık, uzun vadeli bir hedef için çaba sarf etme ya da gelecekteki bir amaç uğruna bugünkü kimi mükâfatları erteleme şeklinde gösterir”. Zor bir süreç, oturtmak için vazgeçilmez olan şey rutin.

Çok güzel bir söz var: “Motivasyon, seni başlatan, hareket ettiren şeydir. Ama hareket etmek yetmez, devam etmen lazım. Seni devam ettiren şey alışkanlığın, rutinindir.”

Avustralya’da yüksek lisans yaparken tatsız bir cümle duymuştum. Çok zoruma, ağrıma gitmişti ama maalesef yok öyle değil de diyememiştim hakikat payı olduğundan dolayı. Cümle şu: “Türk gibi başla, İngiliz gibi bitir.” Korkunç. Ne demek istiyor? Türkler böyle bir motive oluyorlar, bir gaz alıyorlar. Bir başlıyorlar heyecanla, o heyecan kimsede yok, o motivasyon kimsede yok, o azim kimsede yok. Ama iki adım gidiyor, motivasyon bitiyor. Çünkü rutine dönüşmüyor, alışkanlığa dönüşmüyor. Ve motivasyon eninde sonunda rutin olmadığı zaman bitiyor. Bittiği zaman da her şey yarıda kalıyor. Keşke hiç başlamasa noktasına geliyor. Arkadan gelecek hareketlere, işlere de hem mani oluyor hem kötü örnek oluyor. Ama öteki adam belki biraz daha az azimle, az heyecanla, az motivasyonla başlıyor ama bir şekilde sonuna geliyor ve bitiriyor. O yüzden rutin bize işimizi bitirtecek, yolumuzu, mesafemizi kat ettirecek. İki tane örneğim var. Enrico ve Rico adında bir baba oğul. Richard Sennett’in “Karakter Aşınması” diye geçiyor bu iki kişi. Sennett bu iki kişiyi rutinin bize huzurlu, sakin, mutlu bir hayat yaşamamız için ne kadar lazım geldiğini ifade etmek için veriyor. Örnekler şöyle: Rico İtalyan kökenli bir hademe. Bütün ömrü boyunca çalışmış, küçücük bir ev almış, o evde yaşıyor. Hademelik yapıyor, hademelik yaptığından dolayı insanlar bazen bunu biraz itip kakıyorlar, hor görüyorlar ama genel olarak hayatının bir rutini var. Sabah işe gidiyor, akşam eve geliyor, çocuklarını büyütüyor, para biriktiriyor çocukları için vs. ve huzurlu, mutlu bir şekilde hayatına devam ediyor. Hayatını öngörebiliyor, kontrol edebiliyor. Para kazandıkça, biriktirdikçe evini büyütüyor vs. Genel olarak Enrico’nun yaşadığı ruh hali iyi, hayatından genel olarak mutlu. Çünkü kontrol edebildiğini hissediyor ve kendini güçlü hissediyor. Rico, Enrico’nun oğlu. Babasının desteğiyle, biriktirdikleriyle, güzel bir üniversiteye gidiyor, iyi bir evlilik yapıyor. Bir anda babasının hayal bile edemeyeceği, maddi anlamda çok üst bir dilime giriyor. Karı koca harikulade işlerde çalışıyorlar ama tüketim pazarının içine girdiklerinden dolayı on dört senede dört defa taşınmak, ev değiştirmek zorunda kalıyorlar. Bir sonraki evleri nerede olacak, işleri nerede olacak belli değil. Devamında iş de değiştirmek zorundalar, daha cazip teklifler, daha iyi pozisyonlar, daha farklı masraflar, daha farklı gelirler önlerine çıkıyor. Şu an bulundukları nokta itibariyle ikisi de iş olarak iyi işteler, kazanç olarak hakeza öyle. Dışarıdan bakıldığında harikulade bir hayat yaşıyorlar. Ama hissettikleri duygu hayatlarını kontrol edemedikleri duygusu, nereye gittiklerini bilememe duygusu. Doğru mu yapıyorlar, yanlış mı yapıyorlar emin olamama duygusu. Ve bunun böyle olmasının en temel sebeplerinden bir tanesi köksüzlük meselesi. Köksüzlükten kastım ne? Bir sürü ev değiştiriyorlar. Ve her gittikleri yerde yeni insanlarla tanışıyorlar. Tanıştıkları insanlar da bu ilişkinin çok uzun sürmeyeceğini biliyorlar. Dolayısıyla o insanlar da, bunlar da o ilişkiyi asla derinleştirmiyorlar. Genel geçer sorular soruyorlar. Enrico diyor ki: “Benim en çok rahatsız olduğum şey: Tanıştığım insanlar benim geçmişimle hiç ilgilenmiyorlar, geçmişim kimsenin umurunda değil. Bugünkü konumum, bugünkü halim ve bugünkü ilişkimiz üzerine konuşuyoruz. Ama beni köksüz, geçmişsiz bir insan olarak değerlendirip kısa süreli, yüzeysel ilişkiler kuruyorlar. Ve neticede, ben kimseye dayanamaz, güvenemez, destek alamaz, nereye gittiğini bilmeyen, ne yapacağını bilmeyen bir insan olarak kendi hayatım üzerinde kontrolünü kaybetmiş bir korkak gibi hissediyorum kendimi.” Stresin en önemli sebeplerinden bir tanesi belirsizliktir. Peki, ne olur belirsizlik sonucu ortaya çıkan stres ile? Frederic Vester’in araştırmalarından bir örnek vereyim: “Eğer dişi sincapçıklar iki buçuk saatten fazla strese maruz kalırsa davranışları anormalleşmeye başlıyor. Örneğin: Bu hayvanlar hâlâ yavrularını besliyorlar ama inanılmaz bir şekilde yavrular artık tabu olmaktan çıkıyor. Dişiler artık koku işaretleri kuramaz oluyorlar. Sıklıkla diğer sincapçıklar bu yavruları yiyor hatta bazen kendi annelerinin doğurduklarını bile yiyorlar. Günlük altı saatlik stresten sonra grup hızla toplu yok olmaya doğru ilerler. Hayvanlar daha fazla strese maruz kalırsa birkaç hafta içinde hepsi ölür. Alt konumdaki hayvanlar birbirlerini ölümüne korkutur. Sadece birkaç gün içinde steril, duygusuz ve bir deri bir kemik olur. Doğum yapabilen hayvanlar annelik içgüdülerini kaybeder ve anneler yavrularını yer hale gelir.’’

Kronik, süregelen, devam eden stres insanın da aynı hayvanlarda olduğu gibi fizyoloji itibariyle, yapı ve sistem itibariyle mücadele edebileceği bir şey değil. Ne oluyor? Türlü hastalıklar, türlü şikâyetler, türlü problemler ortaya çıkmaya başlıyor. Kanser yayılıyor, sebebi stres diyorlar; şeker hastalığı yayılıyor, sebebi stres diyorlar. Başka hastalıklar söz konusu oluyor, sebebi stres diyorlar. Peki, ne olacak? Rutinin bizim işimizi, hayatımızı kolaylaştırmada en önemli etkilerinden biri bu kronik stresi ciddi anlamda azaltmasıdır.

İnsanın alışkanlık adında otomatik bir sistemi var. Beyin sürekli yapılan bir davranışı direkt alışkanlık haline getiriyor. Ne için alışkanlık haline getiriyor? Çünkü beyin enerjiden tasarruf etmek için durmaksızın yeni yollar arıyor. Beyin kendi haline bırakıldığında tekrar eden her davranışı alışkanlığa çevirmeye çalışacak. Çünkü alışkanlıklar zihnimizin daha az efor harcamasını mümkün kılıyor. Günlük işlere daha az efor harcayınca ne oluyor? Daha kolay öğrenebilir, daha çok algılar, daha çok analiz- sentez yapabilir, daha çok düşünebilir, daha çok çözümler getirebilir hale geliyor. Dolayısıyla rutin bir hayat yaşayan insan, doğru bir şekilde rutinini belirlerse, rutinin içini doğru bir şekilde doldurursa esasında rutin yaratıcılığı öldürmez, yaratıcılığı tetikler, güçlendirir, kolaylaştırır. Rutin, insanın yeni bir şeyler bulmasına mâni olmaz bilakis yeni bir şeyler bulmasının önünü açabilir.

Başka bir noktaya geçelim rutin ile ilgili. İyi başlanmış ancak kötü bitirilmiş bir resim düşünelim. Bu eseri ortaya koyan kişi kabiliyetsiz midir? Asla değil, çünkü harikulade başlamış, kabiliyet görünüyor. Sorun nerede peki? Çalışmasını bir rutine sokmadığından, harikulade başladığı bir şeyi devam ettirmeyip son ana bıraktığı için alalede olarak bitirmek zorunda kalmış. Böyle olmaması için, kendi yeteneğimize layık, kendi emeğimizi gösterir işler çıkarabilmek için rutin şarttır. Öbür türlü ne kadar yeteneğimiz olursa olsun, bir rutin içerisinde çalışıp o yeteneği gösterir bir eser ortaya koyamadığımız için nihayetinde hayal kırıklığı ile biter.

Sıklıkla görüyorsunuzdur haberlerde, kitaplarda vs.: Başarılı insanların yedi alışkanlığı, başarılı insanların on rutini, başarılı insanların her sabah yaptığı beş şey, başarılı insanların asla vazgeçmediği 3 davranış… Ben bu konuda biraz araştırma yaptım. İnanılmaz listeler var. Ve başarılı insanları hakikaten didik didik incelemişler. Sabah ne yapmış, akşam ne yapmış, yatarken ne yapmış, kalkınca ne yapmış, gündüz ne yapmış? Bununla alakalı bir sürü liste var ama temelde hepsinin söylediği ortak bir şey var: Başarılı insanların bir sırrı varsa o da hepsinin rutininin olmasıdır.

Peki, bunca kelamdan sonra anladık artık rutin önemli ama rutini hayatımıza nasıl koyacağız? Kolay bir şey değil şüphesiz. Ne yapmalı, nereden başlamalı? İlk başta aşk lazım. Alışkanlıkların Gücü kitabında bahsedildiği üzere işaret ve ödüllerin işe yaraması ve alışkanlık döngüsünün harekete geçmesi için şiddetli bir arzu gerekiyor. Bir davranışın, rutinle beraber alışkanlık haline gelmesinin üç basamağı var. Bir tanesi o davranışı harekete geçirecek işaretleri gerçek hayatta görmüş olmak. İkincisi o davranışla alakalı mutlu olacağı, kendi içinde ödül olacak bir şey tanımlamak. Üçüncüsü ise alışkanlık döngüsünün başlamış olması. İşareti gördü, ödülü gördü, davranışa dönüştü. O döngü başladı. Devam edince bir noktada alışkanlık haline geliyor ama bunun olabilmesi, başlaması ve devam edebilmesi için neye ihtiyacımız var? Şiddetli bir arzuya. Ya da başka bir ifadeyle âşık olması insanın bir şeye. Bir şeye âşık olacağız, bir davranışa âşık olacağız, bir işe, bir mesleğe, bir sanata aşık olacağız. Aşk olmadan olmuyor. Bütün kalbimizi verebileceğimiz bir işimiz, bir mesleğimiz, bir meşgalemiz, bir hobimiz olacak.

Bu noktada şu soruyu soralım. Çabucak uykuya dalmak ve kendini iyi hissederek uyanmak mı istiyorsun? Evet hepimiz isteriz bunu. Bu dönemde özellikle büyük sıkıntılarımızdan birisi yattığımızda kolay uyuyamamak ve kalktığımızda genelde kendimizi aman aman çok iyi hissetmemek. “Harikulade bir gün” diyerek enerji ile çoğu zaman kalkamıyoruz. Böyle devam etmesin istiyorsak bir sır var. “Gece yatarken ve sabah kalktığın zaman, otomatik olarak neler yaptığına dikkat et” diyorlar. Gece yatmadan önce neler yapıyorsun, neler düşünüyorsun, neler var aklında? Ve kalktığında otomatik olarak neler geliyor aklına, neler yapıyorsun, hangi davranışları gösteriyorsun? Biraz daha ilerletelim meseleyi. Pozitif psikolojinin kurucularından Mihaly Csikszentmihalyi şöyle diyor bir tanesi söylüyor: “Şayet sabahları yapmayı dört gözle beklediğin bir şey için uyanırsan sağlamsın, güçlüsün, mutlusun.” Ama sabahları yapmayı dört gözle beklediğin bir şey yoksa orada sıkıntı. İşte rutin böyle olursa sorun oluyor. Bir tane karikatürde görmüştüm. Adam sabah kalkıyor, pencereden bakıyor. “Bu ne be dünün aynısı.” diyor. Böyle olursa sıkıntı. Ama rutin sistemimizin içerisinde yaptığımız her ne ise onu yapmayı dört gözle bekliyorsak, heyecanla keyifle güne başlıyorsak, yaptığımız şeye âşık olduysak o zaman hiç sıkıntımız yok. Devam eden bir rutinle çok güzel başarılar elde edebiliriz. Ama bunun için ilk başta bu sevgiyi, bu aşkı kalbimize koymamız lazım. Ne olacak peki bu sevgiyi, aşkı kalbimize koyduğumuz zaman? Sanatkâr olacağız. Yaşam ustası olacağız. Diyor ki: “Hangi işi yapıyorsan yap, dünyanın en büyük, en saygın, en güzel işi bile olsa sadece bedeninle yapıyorsan işçisin.” Akademisyen de olsan, profesör de olsan, bilim adamı da olsan bu aynı. Sadece bedeninle yaptığın bir iş ise, hiçbir şey hissetmeden, düşünmeden yapıyorsan sadece işçisin. İşin içine aklını katıyorsan, nasıl geliştirebilirim, nasıl ilerletebilirim nasıl daha güzel anlatabilirim düşüncesi varsa o zaman ustasın. Ama kalbin de varsa devrede; seviyorsan, keyif alıyorsan, haz duyuyorsan o zaman sanatkâr olmaya başladın demektir. Yaptığın işten harikulade eserler ortaya çıkabilir.

Diderot’un çok güzel bir sözü var: “Tekrar ve ritim sayesinde elin ve aklın uyumu sağlanır. Öyle bir uyum olur ki, kâinatla bütünleşmeye başlarsınız” Rutinle ritim birbirine benzer kelimeler. Ve bazen birbirinin yerine de kullanılabilir kelimeler. Dünyanın bir rutini var ya da dünyanın bir ritmi var desem aynı şeyi kast ediyorum. Her gün güneş doğuyor, her gün güneş batıyor, ne zaman doğacağı belli, ne zaman batacağı belli. Bir ritmi var, bir rutini var. Doğanın, dünyanın, sistemin bir rutini, bir ritmi var. Bizim de bir ritmimizin, bir rutinimizin olması lazım. Esasında var, bulmamız lazım. O ritim, o rutin ne kadar içselleşirse biz de o kadar kendi içimizdeki dengeyi ve dünya ile bütünleşmeyi yakalamış olacağız.

Rutin yaratıcılığı öldürmüyor mu? Öldürüyor. Ne zaman öldürüyor? “Endüstriyel rutin” ya da başka bir adıyla “Fordizm” olursa öldürüyor. Yaratıcılığı öldürmenin ötesinde insanın karakterinin bütün derinliğini yok etme tehlikesini de barındırıyor. Nedir “Fordizm”? Bir malzemenin mümkün olduğu kadar küçük parçalara ayrılması ve her bir insanın o küçücük parçadan sorumlu olması. Her bir insanın o küçücük parçayı elinden geldiğince hızlı bir şekilde devreye sokması ve bütüne katması. Ama “Fordizm”de genelde büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor insanlar. Bugün rutinle alakalı bütün önyargıların en büyük sebeplerinden bir tanesi bu Fordizm denilen sistemdir. Kocaman bir şeyin küçücük bir parçası haline getiriyor insanı ve makine gibi çalışmasını bekliyor. Makina gibi çalışıp bütünü göremiyor insan. Sadece arabanın farını takan insan oluyor, sabahtan akşama kadar arabanın farını takıyor. Hiçbir motivasyon yok, hiçbir sevgi saygı yok yapılan işe, çünkü hiçbir manevi tatmin yok. Bütüne kıymetli bir katkısı olduğunu hissetmeden, kendini ve yaptığı işi küçük görerek yıllarını harcıyor insan. Ne oluyor o zaman peki? İnsanın karakteri ölüyor, ruhu ölüyor, mesleğinden aldığı haz bitiyor. Bu sefer haz almak için başka şeylere yönelmeye başlıyor. Çoğu zaman da bağımlılıklar geliştiriyor. Başka ne oluyor? Ruhunu öldürüyor. Ruhunu öldürdüğü zaman ne yapıyor? Sabahtan akşama kadar otomatik hareketler yapan makine gibi oluyor insan. Akşam olunca da otomatik bir şekilde ekranın karşısına geçiyor, TV’nin ya da bilgisayarının başında başka insanların hayatlarını seyrederek, başka insanların sevinçleri ve üzüntüleriyle ömür tüketiyor. Benim üzerinde durup bize lazım olduğuna inandığım rutin bu değil. Rutinimiz olsun ama o rutinin içini anlamlı işlerle doldurmamız lazım.

Julia Child, Amerikan televizyonlarında ilk yemek programlarını başlatan kadın. İlk yemek kitabını Amerika’da yazan kadın. Nasıl olmuş? Bu hanımefendi Paris’teki Amerikan Büyükelçiliği’nde çalışan Amerikalı bir bürokratın eşi. Fransa’ya tayinleri çıkınca ne yapacağını bilemiyor, bir sürü kursa gidiyor. Ama keyif almıyor, Fransız yemeklerinin cazibesiyle yemek yapmak istiyor. Yemek kursuna gidiyor. Gittiği kurslar “Yumurta nasıl kırılır?”ı anlatıyorlar. “Bu değil” diyor, “Ben gerçekten Fransız mutfağında büyük bir usta olmak istiyorum”. Bunun için dünya çapında ünlü bir okul var, oraya gitmesi lazım. Fakat okulun iki şartı var: Yüklü miktarda bir ücret ve erkek olmak. “Kadınlar yapamaz bu işi” diyorlar. Bir sürü yol denese de almıyorlar. En sonunda kocası büyükelçilikte çalıştığı için, bir resepsiyonda Fransız başbakanın yanına gidiyor. Başbakana hususen ricada bulunuyor. Böylece başbakanın talimatı ile o kursun tarihinde ilk defa tek kadın olarak onu alıyorlar. Kurs boyunca bırakıp vazgeçsin diye tahammül edilemeyecek eziyetler ediyorlar. Onlarca kilo soğan soyduruyor, patates doğrattırıyorlar. Neticede bütün eziyetleri çekiyor, sabırla mücadele ediyor. Sonrasında hakkını teslim edip uğraşmayı da bırakıyorlar ve Julia harikulade bir aşçı oluyor. Amerika’ya döndüklerinde de Amerika’nın ilk yemek kitabını yazıyor, TV’de ilk yemek programını yapıyor, herkesin tanıdığı, bildiği, Amerikan tarihine geçen bir insan oluyor. Bu hikâye 2004 yılında çağrı merkezinde çalışan Julie isimli bir kadına ilham oluyor. İşinden hiç mutlu değil. Çağrı merkezinde hep sinirli, sorunlu insanlarla konuşuyor ve hak etmediği dünya kadar söz işitiyor. Bütün arkadaşları almış yürümüş, bir Julie kalmış çağrı merkezinde çalışan. Julia Child’a hayran, onun gibi olmak istiyor. Ne yapsın, ne etsin? Öyle bir kursa gidecek para ve imkânı da yok. Ne kadar sevmese de işini bırakamaz, çalışması lazım. Bir proje yapıyor kendi üzerinde, bir hedef koyuyor kendine. Diyor ki: “Ben bir yıl boyunca Julia Child’ın kitabında bulunan beş yüz küsur yemek tarifinin her gün bir tanesini yapacağım” Ve başlıyor yapmaya. Her gün bir buçuk yemek yapması lazım bir yılda kitaptaki bütün tarifleri yapmış olması için. Gündüz işte çalışıyor. Tarifleri yapabilmek için sabah beşte kalkıyor, iş vaktine kadar o yemeği yapıyor, işe gidiyor, yorgun argın dönüyor. Akşamları da yemek yapıyor. O sırada bloglardan haberi oluyor. Julie de kendine bir blog açıyor ve yaptığı yemekler ile ilgili tecrübelerini her gün bloğuna yazmaya başlıyor. 2004-2005 yıllarında bloglar çok yaygın değil, yeni başlamış. Çok kimse bilmiyor, çok kimse girmiyor. Projenin birinci günü yemeği yapıyor, yemekle ilgili tecrübelerini anlatıyor. Ve bakıyor kim okumuş, kimse okumamış. İki, üç, dört, beş derken on üçüncü gün bir mesaj geliyor. Heyecanla açıyor. Annesi çıkıyor. “Kızım kendini rezil ediyorsun. Bir an önce kapat şunu.” diyor. Yılmıyor, yazmaya devam ediyor. Kocasına “Ben çok saçma bir şey mi yapıyorum?” diyor, kocası “Evet, devam et.” diyor. Devam ediyor bir yıl boyunca. İlerledikçe bilinmeye tanınmaya takip edilmeye başlıyor. TV programlarına davet ediyorlar, tavsiye listelerinde yer alıyor vs. En nihayetinde Julie çağrı merkezindeki işini bırakıp 2009 yılında New York’ta ilk restoranını açıyor. Hakkında bir film çekiliyor. Ve şu anda, New York’un en popüler restoranlarından bir tanesinin sahibi olarak sevdiği, istediği işi yapıyor. Julie ne kadar zamanda bu noktaya geldi? Bir yılda. Ama bu bir yıl içinde kendini tamamen bu işe verdi. Her şeyden çok onu sevdi, kalbine koydu, yaptığına sevgi saygı duydu, ritmini yakaladı. Hem kalbiyle hem aklıyla yaptı. Bahsettiğimiz her şeyi, bütün sırayı takip etti. Kısa zamanda meyvesini gördü.

O yüzden rahatlıkla diyorum ki olacak, eninde sonunda olacak. Siz yeter ki yola girin. Çok şeyi aynı anda isteyip parça parça yapıyoruz, olmaz. Bir şeyi isteyip bütün varlığınızla ona yoğunlaştığınız zaman, çok uzun zaman kaybetmeden kısa zamanda bir noktaya gelebilirsiniz. Ama o vakit dolu dolu; otururken, kalkarken, yürürken, dururken hep onunla geçecek.

Ne zaman? Ne zaman? Ne zaman? Çok güzel bir söz var Jacob Riis’in bununla alakalı: “Çaresiz kaldığım zamanlarda gider, bir taş ustası bulur, onu seyrederim. Adam belki yüz kere vurur taşa; ama değil kırmak, küçücük bir çatlak bile oluşturamaz onda. Sonra birden, yüz birinci vuruşta taş ‘çat’ diye ikiye ayrılır. İşte o zaman anlarım ki taşı ikiye bölen o son vuruş değil, ondan öncekilerdir.” Uğraşırsınız, didinirsiniz, didinirsiniz, çalışırsınız gayret edersiniz; bir şey değişmez gözükür ama bir dem gelir bakarsınız ki olmuş ne olmasını istiyorsanız en güzel şekliyle.

Rutinle varınızı yoğunuzu bir yeteneğe, bir kabiliyete, sevdiğiniz-aşık olduğunuz bir şeye verdiğinizde bir yere geleceksiniz. Ve yaşadığınız iç huzur, aldığınız tatmin şiirde geçen ifadeleri mümkün kılacak. Ama bu olmadığı zaman, işte o nefret ettiğimiz, o gri gördüğümüz, bizi depresif yapan rutinden nefret ettiren Fordizm sistemine gireceğiz. Hâlbuki böyle olmasın için gereken bir rutin ve biraz emek, biraz fedakârlık. Hepsi bu.

*Makale “İyi Gidiyorsun-Aşina Yayınları” isimli eserden alınmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.