Ana sayfa - Manşet - Ruhunu Satmak Ya Da İşgal Edilmiş Ruhlar… / Dr. Metin Serimer

Ruhunu Satmak Ya Da İşgal Edilmiş Ruhlar… / Dr. Metin Serimer

Çok yönlü bir kavram olan modernite, insana, fiilen, içinde pragmatizm olmayan bir alan bırakmadı. Karşılığında pragmatizm olmayan ya da olamayacak bir eylem de bırakmadı. Bazen iyi bazen kötüyü tercih eden insan, kendini pragmatik bir köleliğe kodlamakla, adeta kötülüğü kullanışlı bir hale, rutin bir eyleme dönüştürdü. Aklî kodlamaların saf dışı edildiği bir akılsızlık hali hâkim… Negatifliğe, kötülüğe “bile bile lades” cinsinden bir aymazlık var. İradenin kullanılamayıp aklın iptal olduğu bir dünya bu… Psikiyatrinin disiplinleri adına hiçbir fakültede iradeye yer yok…
Popüler kültür ise tam bir katalizör. Emr-i bi’l ma’ruf yapılmayan bir ortamda, çağın dilsiz dili size bir şeyler söylerken, bu sahipsizliğe insan ruhunun “dur!” demeye mecali kalmamış… Çağı okuyamayanlar, teslim olduklarını fark etmedikleri bir esaretin yayıcısı olmaktan öteye geçemiyor… Popüler kültürün süreç olarak gerçekleştirdiği bu değişikliğin bir ihtilal keskinliğinden farklı olduğunu kim söyleyebilir? Önüne geçemiyorsunuz, sizi etkilemeye devam ediyor, dediğini yaptırıyor… Modern kölelik adı altında bir “tarzı” da var… Gücünü sizden alıp, aklınızı, ruhunuzu, bedeninizi esir ediyor. Bir bağımlılık türü… Unutulan değerlerin üzerine inşa edilen “temelsiz” bir dünya bu… Silahlı tahakküm olmaksızın bir teslimiyet, modernizm tarafından “tulum çıkartılmış” bir galibiyet… Kim planlıyor, nasıl yapıyor, ne kadar süreye yayılıyor, hangi sektörler üzerinden dizayn ediliyor, görevlileri kim, hangi eğitimi alıyorlar, maşaları kimler, kim çanak tutuyor, kim teşne? Bütün bu çabaların bir hedefe yönelik olmadığını düşünmek, komik ötesi komik… İnsanların bu denli darmadağın hale gelmesinin bildiğimiz ya da bilmediğimiz bir kısım sebepleri olmalı…
Popüler kültürün alıp götürdüklerini dağdan çoban getirterek geri alabilir misiniz?
“Popüler kültürün süreç olarak gerçekleştirdiği bu değişikliğin bir ihtilal keskinliğinden farklı olduğunu kim söyleyebilir?” demiştik… Çekoslovakya bağımsızlığına kavuşurken, komünizmin ezici tesirleri pek çok yeri vurmuş ve insanlar kendi dillerini dahi doğru dürüst konuşamaz hale gelmişlerdi. Bağımsızlık sonrasında ise halka kendi dilini öğretmek için halka kendi öz dilini öğretmesi için dağlardan çoban toplarlar… Bugün öyle zannediyorum, popüler kültüre teşne olmamış, dağda çoban da kalmadı… Popüler kültürün vurduğu yerlerden eğitim, eğitmenler, ebeveynler, hepsi nasibini aldı ve adeta hiçbirinin hükmü kalmadı… Yakınlarınızla geçirdiğiniz zaman belli, onlara ne anlattığınız ya da ne anlatamadığınız da belli…
Popüler kültür, sürekli yenilenen, değişen, her gün şişen, genleşen bir olgu. Tatlı hülyasına kapılanların nezdinde ise her zaman hazır ve kendisine tâbi olunmayı bekleyen lakayt ve yılışık bir bütün. Hatta popülizm trenine hangi yılda bindiğinizin bile bir önemi yok… Hangi saçmalığa nerede uyum gösterseniz, onay verseniz, o bile bir cazibe, komik bir itibar alanı. Sizin açınızdan, hiçbir zaman asla kendiniz olamayacağınız bir toplum yapısını besliyor… Bu haliyle popüler kültür aslında, sadece, sürekli taklit edilebilir kendi orijinalini üretiyor. Yani popüler kültürün şakirtleri, mecburen teknoloji- tüketim ilişkisinin nesneleri, tarafları olan “modernler” olmak zorunda… O nedenle, bu büyük garabet hiç yadırganmıyor.
Bu arada insan ilişkilerinin şekli, sevgi sunum biçimleri, herhangi bir olaya gösterilecek öfkenin dozu, her şey ama her şey değişti. Hatta öyle ki, artık tavuk boğazlar gibi adam öldürülüyor. Yeryüzünün minik canlıları bebekler, eskiden “cami bahçesine” yani merhamet umulan bir yere bırakılırken, şimdi canlı canlı çöpe atılıyor. Öldürülen birisi, öldürülmekle kalmıyor, dildim dilim doğranıyor. Canlılar arasında öldürmemenin genetik sınırı olduğu düşünülen akrabalık, düşüncesizler nezdinde fonksiyonunu yitirmiş ve el altından akraba cinayetleri hiç acımasızca işleniyor. Evladın anne babasını, torunun babaannesini öldürdüğü bir dünyada yaşıyoruz artık. Bu sosyal patlamanın adını kim, nasıl koyacak?
Artık, ne zaman ne yapacağı belli olmayan canlıya, artık bir aslan terbiyecisi lazım diye düşünüyorum. “Allah’a rağmen…” oluşan tüm bu durumlar, kafadan kırık yeryüzü hakimlerinin, kendi şahıslarında parayı puta dönüştürdükleri bir pazar aynı zamanda. İnsan hırsıyla beslenen bir motivasyon alanı var. İrade alanına sosyal bilimlerin iltifat eylememesinin de bu anlamda bir sebebi olmalı…
Tüm bu biteviye durumların psikolojik sosyolojik tarihsel kökeni ne olursa olsun, “birey insan” açısından istisnasız, inşai bir karşılığı olmalı… İnsan kendisini nasıl tanımlıyor, ne olmak istiyor, ne olmalı, şu ana kadar neyi sorguladı? Yani hayatın anlamı, evrende kim ve neyim, varlığım ne ifade ediyor, ömür neye yarıyor, nasıl bir insan tasavvurum var, çevremdeki evrensel tasarım olgusunun bendeki karşılığı ne, ben niye dünya denilen mekandayım, tüm hayata kıyasla benim kıymetim nedir, gerçekten kıymetli miyim, bedenden ibaret miyim, kutsal diye bir olgu ya da görünenin ötesinde metafizik bir gerçek var mı, bedenimdeki ve evrendeki müthiş düzen ne anlama geliyor, mutluluk nedir, sevgi nedir, hüzün nedir?.. Sorular, sorular, sorular… Her birinin cevabında “hikmet” dolu dünyalar kurabileceğimiz sorular… Her biri, insanı insan kılan sorular… Neden bu sorular olmadan insan olunmuyor sorusunun cevabı asıl, bizi insan kılıyor… Organik beyni ve organik kalbi kıymetli kılan şey de bu… Etten kemikten farklı hale geliyorsunuz… Nebati ya da hayvani olmadığınızı farkediyorsunuz… İşte hayat, asıl orada başlıyor… Artık sevginin bir anlamı var, ahlak üzerine konuşabilirsiniz, bir hukuk kavramıyla yüzleşebilirsiniz, ölüm sonrasına dair düşünceleriniz olabilir… Çünkü insan olmakla başlayan bir hikâyenin en başat unsurusunuz… Bir şekilde varlık bulmuşsunuz ve varlığı sorgular hale gelmişsiniz… Anlamsızlık gemilerini yakmış, farklı bir denizde aklınız ve kalbiniz yani düşünceleriniz ve duygularınızla yol almaya başlamışsınız… Tabi bu arada en mühim sorular; “Ben nereden geldim, nereye gidiyorum, ne olacağım?” soruları olmak zorunda… Buraya kadar her şey açık ve net…
Söz Hakkı
Bazı soruları söz hakkı olan herkes, bilgisi varsa cevaplamalı. Hangi soruya kimin nasıl ve ne cevap verdiği de kuşkusuz yol aldırıcı… Verilen cevaplar ise hem akla hem kalbe giran gelmemeli. Birinin sıkıştığı yerde de diğeri imdada yetişmeli… Çünkü insanın maddi kompitür cephesi olduğu gibi manevi kompitür cephesi de var ve bu nedenle sonuca ulaştırıcı bütün aygıtlarımız seferber edilmeli… Hangi disiplin bize yol aldırıyorsa öyle yapmalıyız… Son yıllarda psikiyatri mahfillerinde sistemli bir biçimde duygu terapilerinin ön plana çıkarıldığı düşünülürse, insanın günümüzde, daha çok, duygularıyla başının dertte olduğu anlaşılıyor. Yoksa akılla yakalanacak gerçekler o kadar açık ve net ki… Profesöründen çobanına herkes kadim doğruların doğruluğundan nasiplenmiş durumda… İnsan-fıtrat ilişkisi, her doğrunun her insanda karşı konulmaz etkisi, bu durumu kaçınılmaz kılıyor. Ama duygular, ah o duygular; kendi bildiğin doğruyu sana binbir türlü farklı hissettirebiliyor… Çünkü insanoğlu, hasta…
Çoklu kişilik bozukluklarından borderline vakalarına, narsisistik kişilik yapılanmalarına, yetişme travmalarına, öfke kontrol bozukluklarına kadar her türlü psikiyatrik rahatsızlığın ayyuka çıktığı bir dünyadayız. Duygu durumlarımız iyi değil, panik ataklarımız ve kaygı bozukluklarımız da var. Böyle bir dünyada insana “zevkçi ol, bol bol tüket” diyen ve problemleriyle asla yüzleştirmeyen devasa bir istismar alanı var. “Dert nere, derman nere, hak getire…” Böyle sevgisizce imar edilmiş ve sevgisizliğin getirdiği problemlerle yüzleşmek zorunda olan bir dünya, gerçekten de yaşanılası bir dünya değil… Mağdurlarla mazlumlar, aynı arenada yaşam savaşı, ayakta kalma mücadelesi veriyor. Hele hele madde bağımlılığı konusuna hiç girmeyelim… Genç genç bedenlerin ve istismar edilmiş ruhların insanlık adına dip yaptığı bir yer… Psikoterapiyle ilgilenen bazı akil kafalar, bu konulardaki toplumsal ölçeklerde, önümüzdeki 30-40 yıl içinde ne tür bir değişimle ya da tablolarla karşılaşacağımız hususunda görüş ve düşüncelere sahipler… Bu konularda bir birikim var ama yönünü çaresizliğe dönmüş çok üzücü bir tablo da var. Aynı sistemli düşünce, insanın ruh haline dair geçmişin sondajıyla meşgulken, mevcut durumun geleceğe nasıl yansıyacağına dair de kara kara düşünüyor. Tabir yerindeyse, eldeki malzemeden ne çıkar konusu epey düşündürücü… İnsanın bir kıymeti varsa, sağlıklı olmak için ödediğimiz bir bedelin olması da kaçınılmaz. Ama doğru ellerde… İnsanoğlunun bu asırda çektiği çileye bakılırsa, önce tek tek -ki bu kaçınılmaz- sonra yaraları birlikte sararak, topluca ayağa kalkmanın bir yolu olmalı…
Tüm bu olanlar karşısında merhametliler merhametlisi Allah’a sığınıyoruz. Ya Rabbi, bizleri, ruhu tanımayan namertlere muhtaç etme, bizi insan türüyle iğrenç bir biçimde oynayan ve istismar edenlerin ellerine bırakma diyoruz. Asaletten, adaletten, merhametten fersah fersah uzak şu dünyada akıl sağlığını koruyan, duyguları manen gelişmiş insanlar olmamızı nasip eyle ya Rabbi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.