Ana sayfa - Manşet - Rölatif Dünyada Hakikati Aramak / Dr. Mehmet Öztürk

Rölatif Dünyada Hakikati Aramak / Dr. Mehmet Öztürk

Mutlaklığı olmayan, varlığı kendinden başka bir şeyin varlığına bağlı bulunan, göreli, izafi, nispi, göreceli vs. anlamlara gelen “rölatif” kelimesi; günümüz dünyasının gerçeklik, araştırma ve sorgulamalarının en sık karşılaşılan kavramları arasında yer alır. Tanımdan da anlaşılacağı üzere rölativitenin zıddı olan kavram ise “mutlak” kelimesidir. Hakikat ise; bir işin aslı, doğrusu, gerçeği, esası, özü, arkhesi gibi anlamlara gelmektedir.

Zihinsel yapısı ve yaratılışı itibariyle insanoğlu hakikati aramaya müzahir bir formatta dizayn edilmiştir. Merak ise insanoğlunun en gizemli ve soylu karakteridir. Merak sayesindedir ki uygarlıklar inşa edilmiş, dünyamız bilimsel ve teknolojik gelişmelere sahne olmuştur. İnsanoğlunun merak sahasına fizik yahut metafizik her olgu girmiştir.

Nereden geldim, nereye gidiyorum? Neden doğdum, neden ölüyorum? Evren niçin var? Öldükten sonra ne oluyor, bizleri neler bekliyor?.. türü ontolojik sorular “eşyanın hakikati” olgusunu ortaya çıkarmıştır.

Eşyanın hakikati analiz edilirken “algı” ile “olgu” kavramları üzerinde durmak da kaçınılmaz olacaktır. Olgular esas itibariyle objektif, yalın ve çıplak gerçekliği ifade ederken, algılar; subjektif, izafi, rölatif bir karakter taşırlar.

Efendimiz’in (s.a.v.): “Ya Rabbi, eşyanın hakikatini bana olduğu gibi göster.” diye dua buyurmuş olmaları; gerçekliği bizlerin olduğu gibi bilemediğimiz gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Demek oluyor ki algılarla olgular birbirine karışmaktadır. Çoğu zaman algılar olguların önüne geçmektedir.

Çeşitli vesilelerle izah etmeye çalıştığımız üzere üç tür bilgi ya da “gerçeklik”ten söz edilir: Objektif gerçek, Subjektif gerçek ve Mutlak gerçek.

“Objektif bilgi ya da gerçek”: Objenin, nesnenin ya da bir başka ifade ile maddenin bilgisini ifade eder. Bilimsel bilgi olarak da adlandırmak mümkündür ki bu gerçeklikte deney vardır, gözlem vardır. Determinist ve üniversal bir karakter taşır. Bilimsel bilgi aynı zamanda “yanlışlanabilen bilgi” olarak da tanımlanmaktadır. Einstein’in “rölativite (izafiyet) teorisi” ve özellikle son yıllardaki bilimsel çalışmalar ışığında büyük gelişmeler kaydeden “kuantum fiziği ve mekaniği”, bilimsel bilginin tartışmasız her zaman ve mekânda yürürlüğü olan mutlak bir gerçeklik olmadığını, tüm delil ve argümanlarıyla ortaya koymuştur. “Nasıl?” sorusuna cevap verir, “Neden?” sorusu ile ilgili değildir. Neden sorusuna verilecek cevaplar objektif ve bilimsel bilginin kapsama alanı dışındadır.

“Subjektif bilgi ya da gerçek”: Sujenin, öznenin ya da tam karşılığı ile “kişinin öznel bilgisi”ni ifade eder. Değişkendir. Kişiden kişiye, toplumdan topluma farklı anlamlar taşır. Özünde izafiyeti barındıran “şahsi değerlendirme ve mülahazalar” dünyasıdır. Özellikle “değer yargıları” dediğimiz olgularla karşılaşılan bir gerçeklik türüdür. “Bana göre”, “sana göre” biçiminde yapılan tanımlamalar çok sık görülür. “Güzellik, çirkinlik, iyilik, kötülük, estetik ve sanatsal yaklaşımlar…” subjektif bilgi ve gerçeklikler olarak değerlendirilebilir. Kapsam ve muhtevasından da kolaylıkla anlaşılacağı üzere tercihlere dayalı olup herhangi bir bağlayıcılıkları da söz konusu değildir.” Rölativiteyi ifade eder. Dolayısıyla her soruya cevap bulabileceğiniz epistemolojik değerleri yoktur.

“Mutlak bilgi ya da gerçek”: Zaman ve mekân kaydına bağlı olmaksızın, her zaman ve mekânda geçerliliği olan değişmeyen, eskimeyen, yanlışlanması mümkün olmayan “İlahî Bilgi” demektir. Allah’ın varlığı, birliği türü konular bu kapsam dahilindedir. Allah’ın varlığı, birliği, Kur’ân’ın Allah kelamı olduğu… gibi hususlar sayısız delillerle kanıtlanmış mutlak bir bilgi ve gerçekliktir. Yazımızın başlığında da vurguladığımız üzere günümüzün kaotik rölatif dünyasında savrulup boğulmadan insanı aydınlığa erdirecek hakikat bilgisi bu bilgi türünü kapsamaktadır. Sözünü ettiğimiz bu hakikatin; ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn gibi boyutları da söz konusu olmakla beraber bugün için konumuz bu değildir. Bu doğrultuda yazılmış çok sayıda yazılı bilgi, belge ve doküman olduğunu belirtmek isteriz. Ayrıca kütüphaneler bu alanda yazılmış kitaplarla doludur. Hele “iletişim ve bilişim çağı” olarak adlandırılan günümüz “internet” dünyasında Allah’ın varlığı, birliği, Kur’ân’ın Hakk kelamı olduğuna dair belge, kanıt ve argümanlara kısa bir sürede ulaşmak artık çok basit ve kolay hale gelmiştir. Şunu da ifade edelim ki hem doğru olan hem gerçek olan hakikat bu bilgidir. Dolayısıyla ontolojik anlamdaki “neden?” sorularına verilecek cevapları da bu kapsamda bulabilmek mümkün olacaktır.

Bugün itibariyle dünyamızda ortalama yedi milyar civarında insan yaşamaktadır. Rölativiteyi, izafiyeti, sübjektiviteyi ifade eden kavramları anlamak istiyorsanız; bana göre, sana göre, ona göre, bize göre, size göre, onlara göre… şeklinde başlayan cümlelere bakabilirsiniz. Milyarlarca insan olduğuna göre milyarlarca subjektif gerçeklik var demektir. Böylesi bir kaotik ortamda hakikati nasıl bulacaksınız?

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi kelimenin literal olarak tam anlamıyla; hakikat arayışında isek bu hakikat ancak “mutlak hakikat” olabilir. Çünkü rölatif bilgi değişkendir. Aynı şekilde objektif ve bilimsel bilgi de mutlaklığı ifade edemez. Yer çekimi dünya üzerinde etkili iken atmosferin dışında geçerliliğini yitirir. Dünyada altmış kilo iseniz ayda altı kilo, evrenin derinliklerinde çok farklı kilolarda olabilirsiniz. Öyle bir hakikat olmalı ki zamana ve mekâna göre değişmemeli, her zaman ve mekânda geçerli olmalıdır.

İnsanın doğası, fıtratı ya da günümüz teknik ifadesiyle fabrika ayarları mutlak hakikati arama modunda dizayn edilmiştir. Diğer tüm arayışlar insanı doyurmak ve tatminden uzaktır.

Konumuz rölatif dünyada hakikat arayışı olunca gizem ve meraktan da söz etmek gerekir. “Gizem ve merak”, albenisi çok yüksek kavramlardır. İnsanlık her zaman bilinmeyenin arkasına düşmüş, derinlik ve enginlik çağrıştıran her türlü meçhule karşı yoğun bir alaka duymuştur. Batınî konular, her çağda popülaritesini korumuştur ve korumaya da devam etmektedir. Tarih boyunca gerek doğu gerekse batıda mistik ve ezoterik ekol ve akımlar insanı, olayları ve evreni açıklamaya yönelik çok değişik tez, fikir, düşünce, teori ve iddialar ileri sürmüşlerdir.

Yahudi inanışının “kabala”sından hristiyanlıktaki ruhbanlık ve “mistisizm”e, hint “nirvana”sından günümüz “new age” akımlarına varıncaya değin çok değişik ekol ve akımlar, insan gizem arayış ve avcılığının bir sonucu olarak tezahür etmişlerdir.

Bütün bu arayışlar “hakikati bulma ve yakalama” arzusundan kaynaklanmaktadır. İlginç bir tezahürdür ki “hakikatler” de genellikle açık ya da bedihi değil örtülü, gizli ve gaybi olmaktadır. Şifreli, kodlu ve sanki kriptoludurlar. Herkesin kolayca ulaşıp elde edebileceği türden olgular değildirler. Mutlaka bir uğraş, gayret ve araştırma gerektirir. Hakikatin “ancak kendisine yönelene, arayana kendisini açan” gizemli bir karakteri söz konusudur.

Âlemlerin yaratılış nedeni Allah’ı bilmektir. O’nu bilmenin yolu da Allah’ın varlık aynasına yansımış esma ve sıfat tecellilerini anlamaktan geçer.

Tasavvuf terminolojisinde “kesret”, “vahdet” kavramları vardır. Kesret çokluğu, vahdet tekliği ifade eder. Milyarlarca insanın yaşadığı, sayısız olayların vuku bulduğu, sayısız felsefi düşünce, ideoloji, dini inanç, değer yargısının hüküm sürdüğü, bilimsel gelişmelerin yer aldığı günümüz dünyası tam bir kesret denizidir. Söz konusu bu kesret ya da çokluk deryasında insan mutlak hakikati nasıl bulabilecektir?

Epistemolojide ve ontolojik sorgulamalarda “varlığın özü”, “eşyanın hakikati” problemi, cevabı araştırılan en temel konular arasında yer alır. Son bilimsel gelişme ve çalışmalar; evrenin aslının kuantsal yapıdan oluşan ve holografik nitelik ve özellik taşıyan bir bütünsellik olduğunu ortaya koyuyor. Atomaltı parçacıklar birbirleriyle ilişki içerisindedirler. Yani varlığın tümünde olan özellik varlığın her zerresinde de mevcut bulunmaktadır. Her şeyin her şeye bağlılığı ya da başka ifadeyle; “Bir’in her’de, her’in bir’de” olması, evrenin tümüyle parçaları arasında bir “birliğin” varlığını ortaya koyuyor. Kuantum fiziğinin bugün bizi getirdiği nokta; İslam’ın varlık tasavvuru ve tevhit anlayışının bilimsel izahından başka bir şey değil aslında, fakat konumuz şu an için bu makalenin konusu değildir.

Bilimsel gelişmeler baş döndürücü bir hızla devam etmektedir ve elde edilen veriler din bilim çatışmasını ortadan kaldıracak doğrultuda ivme göstermekte olup aynı zamanda da inanç bağlamında çok önemli sonuçların ortaya çıkmasını sağlamaktadır.

Bu bağlamda örnek verilmek istenirse yarım yüzyıldan fazla süredir, ateizmin önde gelen savunuculuğunu yapan İngiliz felsefe profesörü Antony Flew’un ateizmden vazgeçerek inancı seçtiğini vurgulamak yerinde olacaktır. Yayınlanan bir söyleşisinde, artık büyük ölçüde bilimsel kanıtlara dayanarak Tanrı’ya inandığını söylemiştir.

Flew: “Elbette insanları etkiledim, bu yüzden vermiş olabileceğim büyük zararı gidermek istiyorum ve bunun için çaba göstereceğim. Beni esas hayretler içerisinde bırakan, yaşam mimarisidir. Sistem, son derece kompleks, sanki dizayn edilmiş, orada büyük bir akıl var.” diyor.

Flew yaşadığı inanç serüvenini kısaca kitabından şöyle özetliyor: “…Şimdi kartlarımı, yani kendi görüşlerimi ve bunları destekleyecek nedenlerimi masaya dizme sıram geldi. Artık evrenin sonsuz bir zekâ tarafından var edildiğine inanıyorum. Bu evrenin karmaşık kanunlarının bilim adamlarının Tanrı’nın zihni dedikleri şeyi ortaya koyduğuna inanıyorum. Hayatın ve çoğalmanın ilahi bir kaynaktan başladığına inanıyorum. Yarım yüzyıldan fazla bir süre boyunca ateizmi açıklayıp savunduktan sonra neden buna inanıyorum? Buna kısaca şöyle cevap verebilirim: Bilim, doğanın Tanrı’ya işaret eden üç boyutuna ışık tutuyor. Bunlardan ilki doğanın kanunlara uyduğu gerçeği. İkincisi, hayat boyutu; maddeden kaynaklanan ve zekice organize edilip amaca yönelik hareket eden varlık boyutu. Üçüncüsü ise doğanın varlığı. Ancak bana rehberlik eden sadece bilim olmadı. Klasik felsefi iddiaların yeniden incelenmesi de bana yardımcı oldu.”

Dünyaca ünlü astronom ve matematikçi Fred Hoyle de: “Dünya üzerinde yaşamın kendiliğinden başlayabilmesinin, bir hurdalığın altını üstüne getirecek şiddetteki bir kasırganın rastlantı eseri bir Boeing 747′nin parçalarını birleştirebilmesinden çok daha imkânsız.” olduğunu söylemiştir.

Ayrıca yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de de işaret edilen Big Bang (Büyük Patlama) teorisiyle; varlığın bir başlangıcı olduğu gerçeği de artık kanıtlanmıştır. Rölatif dünyada hakikat konusunu işlediğimiz bu yazımızda bu hususta yer darlığı nedeniyle detaylara girmeyeceğiz, ancak şunu da ifade etmeden geçmeyelim: Evrende her şey determinist bir vaziyette zincirleme reaksiyon şeklinde birbirine bağlı durumdadır. Bu bir kozalite prensibidir. O halde domino taşları benzetme ya da analojisini de hatırlatırsak ortaya çıkan sonuç şudur; bir maddenin hareket nedeni bir önceki madde, onun nedeni bir önceki, ondan bir öncekinin de hareket nedeni daha önceki bir madde olacak demektir. Bu mantık silsilesiyle zincirleme olarak ilk maddeye gittiğinizi düşünün. İlk maddeye geldiğinizde bilim yasa ve kurallarını altüst eden bir gerçekle karşılaşırsınız; “İlk maddeyi harekete geçirecek önceki bir madde yoktur.” Fizik yasalara göre “Bir cisme bir kuvvet etki etmedikçe o cisim kendi kendine harekete geçemez.” Böyle bir durumda determinist bilim yasaları çökmekte iflas etmektedir. Çünkü bu ilk maddeyi harekete geçirecek öncesinde başka bir madde bulunmamaktadır. Oysa biz biliyoruz ki bir cisme bir kuvvet etkimedikçe o cisim de harekete geçemeyecektir. O halde nasıl olmuştur da bu ilk madde harekete geçebilmiştir?

İşte bu yakıcı soru, kaçınılmaz bir zorunlulukla bilimi Yaratıcı kudrete götürmektedir: İlk maddeyi harekete geçirecek başka bir madde olmadığından, o ilk maddenin harekete geçebilmesi için kuvvet uygulayacak canlı bir varlığa ihtiyaç duyulacaktır. İşte o canlı varlık, kaçınılmaz olarak Allah’tır. Bu noktada Allah’ın varlığı bilimsel bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Böylelikle tüm evrenleri harekete geçiren o muazzam güç ve kudret sahibinin hiç şüphesiz Yüce Yaratıcı olduğu, ayrıca “ilk kuvvet”, “ilk neden” ya da “ilk hareket”in de Allah’ın “ol” emri olduğu açık ve çarpıcı bir biçimde kanıtlanmış olmaktadır…

Hakikat arayışındaki insan bu gelişmelere kayıtsız ve bigâne kalamaz. Mutlak bilginin ya da mutlak hakikatin bir özelliği de hem objektif yani bilimsel bilgi hem de subjektif bilgi tarafından da destekleniyor olmasıdır. Mutlak hakikat ilahî bilgidir. Aynı zamanda evrenseldir. Her zamanda ve mekânda geçerliliği söz konusudur. Bu nitelik ve özellikleri taşıyan yegâne gerçeklik ise ‘vahiy’dir, o da yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’dir. 1400 yıl öncesinin bilim ve teknolojik verileriyle bilinmesi imkânsız birtakım bilimsel bilgilerin Kur’ân’da bildiriliyor olması, yüce kitabımızın Allah kelamı olduğunun da en açık kanıtıdır. Asrımızın en büyük sorunu inanç buhranıdır. Söz konusu bu olağanüstülükleriyle de Kur’ân, inançsızlık problemini tedavide en büyük burhan (delil) olmaktadır. Kısacası çağımızın rölatif dünyasında hakikatin tek adresi Kur’ân’dır, İslam’dır… Başka yönelişler ise sadece savrulmadır, beyhude arayışlardır.

Yazımızı konumuzla ilgili bir ayet mealiyle sonlandıralım: “Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur’ân’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbin’in, her şeye şâhit olması yetmez mi?” (Fussilet 41/53)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.