Ana sayfa - Manşet - Rabbinin Büyüklüğündendir / Dr. Metin Serimer

Rabbinin Büyüklüğündendir / Dr. Metin Serimer

Müstakil varlığımız, kendi gözümüzde, yaşadığımız mekânla mukayyed… Çünkü yiyoruz, içiyoruz, dokunuyoruz, hissediyoruz, duygulanıyoruz… Seviniyor, hüzünleniyoruz… Buradayız, dünyada… Ânı yaşıyoruz… Fakat gerilere, çok gerilere doğru, hatırlayamadığımız anılarımız da var. Şüphesiz, geçmişin devamı olan bir varlığız… Bu anıları, çok geriye hatta müsaadenizle ruhlar âlemine götürdüğümüzde, yani varlıkla ilk şereflendiğimiz zamana gittiğimizde, ruhumuzun o ilk zamanlara doğru çekildiğini hissederiz. Büyük bir heyecan bu… Bu, orada biraz durmak, şu anki kendi varlığımıza oradan yani ruhlar âleminden bakmak demek… Burada hissettiklerimizi, orada da hissetmeye çalışmak, varlığımızı orada da tefekkür etmek… Çok zevkli bir çaba olsa gerek… Düşünmek bile çok güzel… Düşünmek yeterli… Ama gerilere, ilk âna çekilmek, ruhumuzun oralarda gezmesi, gezme isteği, insanı zamanla, kendini orada hissederek dünya denen mekân hakkında düşünmeye itiyor… Hayali, ömre bedel… Çünkü elimizde sadece her ânını hissettiğimiz ömrümüz var… Ruhlar âlemine doğru çekilmek, geçmişe, bizim için olan ilk âna… Keyfiyetini bilmediğimiz bir hoşluk bu… Vatan hasreti içinde olmak, vuslatın ilk ânını hayal etmek, tasavvur etmek, düşünmek… Cüneyd-i Bağdadî’nin “O ses hâlâ kulaklarımda” dediği ilahî hitabı hissetmeye çalışmak… Ruhumuzun oralara çekilmesi… Bir söz vermişiz… “Ezelî ve ebedî olan, Mutlak Varlığa…” O ânı hissetmek… Sadece susmak düşüyor bize… İnsana… Eşref-i mahlûkata… Bir filozof, “Babamızın sulbündeydik, annemizin rahmine düştük, daha geniş bir yer… Sonra dünyaya geldik, daha geniş bir yer… Görünen o ki, bundan sonra daha geniş bir yere gideceğiz.” diyor. Kuru akıl dahi, ihtişamını böyle ortaya koyuyor… Biraz düşünüp, en doğruyu söyleyerek…
Ana karnındaki halimiz, çok büyük bir şuur ifadesi taşımıyor, hatırlamıyoruz dahi… Oysa o zamanı yaşadık… Ana karnındaydık ve vardık… Ellerimizle ayaklarımızla vardık… Gözlerimiz kulaklarımız yine vardı… Hepsi birbiriyle uyum içinde ve gelişimini tamamlamaya devam ederek, dünyaya teşrif edeceği vakti bekliyordu… Ana karnının şartlarıyla dünya denen mekânın şartları farklıydı ve ana karnındaki canlının bundan da haberi yoktu. Büyük bir merhamet eseri olarak yaratılmış, korunaklı bir mekânda yüzbinlerce biyokimyasal süreci hiç farkında olmadan yaşıyorduk… Bugün dahi, embriyoloji, histoloji, fizyoloji, ana karnındaki bu süreçleri incelemeye devam ediyor. Bugün bizler, bomba gibi bir haberle iliklerimize kadar sarsılıyoruz. Çünkü son Nebi, son Resul, son Elçi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.), ana karnındayken çıkan ilk kılların kaşlar olduğunu söylüyor. Bunu siyer kaynaklarına göre M.S. 20 Nisan 571’de doğan ümmî bir peygamber söylüyordu… İnsanlığın bu bilgiye ulaşması, ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında, ana karnındaki laparoskopik incelemelerle nasip oldu.
Ruhlar âlemi, ana karnı ve dünya… Varlığımızı baştan itibaren anlamaya çalışıyoruz. Tabi sadece geçmiş değil, sadece yaşadığımız an değil, gelecek zamanlarımız da var. Şu an, kendimiz için, büyük zaman aralıkları halinde zamanın içine girdik ve orada kendimizi arıyoruz. Yaşadıklarımıza bir anlam vermeye çalışıyoruz. Bize geçmişten gelen bu tecrübelerimizi değerlendirmemizi söyleseler, ne ruhlar âlemini hatırlarız ne anne karnındaki hayatı… Ama biliyoruz ki, gerçek… Büyüyünce bizzat başkalarında gördüğümüz ve gözlemlediğimiz bu serüvenden biz de geçtik, an be an, bir insan olarak… Herkes gibi… Ahiret hayatı hakkında da düşüncelerimiz var. Çünkü inanıyoruz. İman etmişiz…
Ana karnında bizlere, “El ve ayak, bunlar da ne!” deseler, bunun gelecekle bağını izah edemezdik. Huzurlu bir ortamda göbek kordonundan beslenen canlılardık… Doğum sonrasında o el ve ayaklarla yeryüzünde kros koşu ve yürüyüş yapacağımızı, ellerimizle frizbi oynayacağımızı bilemezdik çünkü… Bir yerden bir yere bacaklarla gideceğimizi, ellerimizle bir yerlere tutunacağımızı bilemezdik… Dünya denen şu mekân da anne karnından farklı değil… Ama anatomik ve fizyolojik bütünlüğümüze duygularımız da alabildiğine eşlik ediyor artık. Duygularımız var ve bunların alabildiğine farkındayız… Bu, ana karnında duygularımızın olmadığı anlamına gelmiyor. Ama dünyada, artık, soğuk sıcağı hissettiğimiz gibi, duygularımızın varlığının da açıkça farkındayız… Ana karnında el ve ayakların varlığını sorgulamıştık. Dünyada da duygularımızın varlığını sorgulama ihtiyacı içindeyiz. Duygularımız neden var? En önemlisi de doğumla ölümü birleştiren bir mekân dünya… Ama hiç kimse ölmek istemiyor, yaşamak, alabildiğine var olmak istiyor… Hem de “sonsuza” kadar… Bu duyguya “ebediyet” duygusu, ebediyet arzusu deniliyor. Yaratıcı, yani Allah (c.c.), vermek istemeseydi, istemeyi de vermezdi. İçimizdeki ebediyet duygusu, ruhsal yapımıza her an eşlik ediyor. Ana karnındaki el gibi, ayak gibi, göz ve kulak gibi… El ve ayakların varlığına doğunca anlam veren insan, ebediyet duygusuna da anlam vermek zorunda… Ebediyet duygusu da bizi yeni bir doğumun beklediğini gösteriyor. Ana rahminden geçer gibi, ölüm kapısından da geçecek ve o ebedi âleme dâhil olacağız… Boşa dememişler: “Kundak, bir gün öleceklerin sarıldığı kefen, kefen de yeniden doğacakların sarıldığı kundaktır.”
Varlığı ölümle, ölümü varlıkla açıklamak kadar güzel bir şey yok… Deneysel, tecrübi, alabildiğine duygulu, çok somut ve dinamik bir tecelli… Kaderin bu kısmı hiç değişmiyor… Bu da çok güzel, doğmaya engel olamadığın gibi, ölmeye de engel olamıyorsun…
Günümüze gelince; varlığı sorguluyoruz ve yukarıdaki kaçınılmaz hakikat çıkıyor karşımıza… İstisnası yok… Aksini iddia etmek, varlığını inkâr etmekle aynı…
Bir kâinat tasavvurumuz var. Yerler, gökler, sayısını bilemeyeceğimiz âlemler… Makro ve mikro kozmos… Kuantum dünyası… Eko sistem… Ve tüm bu güzellikler içinde canlılığın en aktif öznesi olan muhteşem insan… Büyük bir lütufla, her şeyiyle insana hizmet eden bir dünya… Bu gerçek değişmiyor… İnsana hizmet eden bir dünya, gözlemlere keşiflere açık bir kâinat var. Ne var ki, bunalımlarla dolu bir çağ, kafa ve gönül konforu bozulmuş hatta sağlığı bozulmuş insan yığınlarıyla malul bir dünyada yaşıyoruz. Masanın üzerinde geçmişin bütün sahte ideoloji ve felsefeleri, saçma sapan new age akımlar, insanı insanlığından uzaklaştırmak için adeta geçit töreni yapıyor. Haz ve hızla yaşamaya alışmış, pragmatizmi kendinden menkul insan da, hangisi işine gelirse, hangisi nefsinin hoşuna giderse allayıp pullayarak aptalca tercihlerle yol alıyor…
Bugün insanoğluna bir şeyler söylemek gerekiyor ve bu söylemler, insanda birebir karşılığı olan ama içinde yaşadığı çağdan da bağımsız olmayan tespitler olmalı. Hem ümit vermeli hem yol aldırmalı hem inşa etmeli… Hem de insanı Yaradanına bağlamalı, Yaradanı unutturmamalı. Aksi halde kuş sütüyle beslense, dünya kadar malı olsa, her türlü zevkle hemhal olsa yine de ona bir fayda getirmeyecek.
Evet, zihinlerin karışık, ölçülerin bozuk, paradigmaların çürük ve iflas etmiş, insan ilişkilerinin kokuşmuş olduğu şu çağda iç dünyanız saf ve temiz, ölçülerin sağlam, niyetin iyi, kendinden emin ve güvenilir isen bu ancak Rabbinin büyüklüğündendir.
Ülkelerin sıcak savaşlarla birbirine dalmaya, her yerde huzursuzluk ve iç çalkantıların patlamaya hazır bir bomba gibi sırasını beklediği bir dünyada dinî ve millî bir aidiyetin, misyon edindiğin bir davan varsa bu da Rabbinin büyüklüğündendir.
Kendini tanımak adına bir çaban var, insanı ve hayatı sorgulayan bir konsepte sahip ve doğru sorular sorup doğru cevaplar almak peşindeysen, bu da Rabbinin büyüklüğündendir.
Hatta ortalama insanın kendisi dahi neyi niye yaptığına ya da yapacağına karar veremez haldeyken, sen yapıp ettiklerinde kararlı ve muhasebe kültüründen kopmadan kendi gidişatını her daim sorgulayabiliyorsan, bu da Rabbinin büyüklüğündendir. Hepsi Rabbimizin lütuf ve ihsanıdır…
İletişimin internet ve sosyal medya vasıtasıyla tavan yaptığı bir çağda duyduğun gördüğün şeyler, bilgilendiğin alanlar, senin ahlakını duruşunu, tarz-ı telakkini bozmuyorsa, seni sahih kültüründen, güncel ve tarihi medeniyet algından koparıp almıyorsa Rabbinin büyüklüğündendir.
Ölçü bozukluğuyla malûl bir toplumda, kalp hayatını koruyor, kafan da karışmıyorsa, üstelik başkalarına el uzatacak bir merhamete sahipsen, Rabbinin büyüklüğündendir.
“Amentübillah ila muradilah” diyerek, Allah’a (c.c.), O’na O’nun inanılmasını emrettiği gibi inanıyor ve itikad besliyorsan Rabbinin büyüklüğündendir.
Bir şekilde, son Nebi Hz. Muhammed Mustafa’nın ilahî mesajından haberdar ve ölçü dünyanda bu kodları doğru okuyarak doğru anlayan ve hayatına rehber edinenlerden isen yine Rabbinin büyüklüğündendir.
İnsanların imanını düşünen köklü bir merhamet, engin bir sevgi, kalbinin derinliklerinde ve her yerini kuşatmışsa, bu da Rabbinin büyüklüğündendir.
En büyük dava olan İslam davasında, zahire hak ettiği kadar değer verip, insanları Hak bir davadan uzaklaştırmayacak, tam aksine onlara hakikati sevdirecek bir gönül dünyasına sahip, irfanî bir yerde duruyorsan Rabbinin büyüklüğündendir. Kalp kırmadan gönül yıkmadan, severek sevdirerek, samimi bir yol arkadaşlığın, merhametin, tevazu ve vakarın varsa bu da Rabbinin büyüklüğündendir…
Yeryüzünde kime nasıl ve niye değer vereceğini biliyor, tüm insanlığa da aynı şeyi tavsiye edecek kadar tanıyorsan, bu da Rabbinin büyüklüğündendir…
Kamil bir ahlak ile dünyaya söyleyecek sözü olan, iç ve dış dengeleri yerinde, bu uğurda layıkıyla çaba harcayan ve karşılığını sadece Allah’tan (c.c.) bekleyen bir yapın varsa, bu da Rabbinin büyüklüğündendir…
Sağlık, huzur ve muhabbet üzere kalınız…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.