Ana sayfa - Manşet - Psikoterapi Günlüğü Psikoterapi Ve Kavramlar “Psikoterapi Ve Kendilik” / Psikoterapist Ahmet Emin Acar

Psikoterapi Günlüğü Psikoterapi Ve Kavramlar “Psikoterapi Ve Kendilik” / Psikoterapist Ahmet Emin Acar

Kendi olmak nedir? Kendilik psikolojisi nedir?

Kendi olmaktan başlayalım ama öncelikle bir düzeltme yapalım. “Kendilik Psikolojisi” deyince insanlar “kendiliği esas alan tüm psikolojilere kendilik psikolojisi denir” zannediyorlar ama “Kendilik Psikolojisi” özel bir okulun ismidir. Heinz Kohut’un Chicago’da kurduğu klinik psikoloji okuludur. Bu okulun dışında kendiliği esas alan çok sayıda ekol var. Onların da farklı isimleri var. Kendiliği esas alan ekollerin bir kısmı “Nesne İlişkileri” adı altında toplanırlar.

“Kendilik Psikolojisi” klasik psikanalizden kopan bir gruptur. Kendilerini hâlâ psikanaliz içinde değerlendirseler de, klasik psikanaliz bu okuldan hiç haz etmez. Çünkü hem Freud’un bazı temel varsayımlarına karşı çıkmıştır hem de psikanaliz içindeki en derin yarığı oluşturarak klasik psikanalizin büyük güç kaybetmesine sebep olmuştur.

İkisi de kendiliği esas almasına rağmen “Kendilik Psikolojisi” ile “Nesne İlişkileri” de rakip ekollerdir. Bir ekol kendiliği esas almazsa “benliği” yani “ego”yu esas alır. “Ego Psikolojisi” kendiliği değil benliği esas alıyor. Ego psikolojisinin kurucusu, Freud’un kızı, Anna Freud’tur. Kohut’un Kendilik Psikolojisi, Ego Psikolojisine bir tepki olarak ortaya çıkıyor.

Psikoterapi ve Psikiyatri birbirinden farklı mıdır?

Psikiyatri, 100 yıldan fazla psikoterapiyle savaştı, onu akademinin kapısından içeriye sokmadı. O yüzdendir ki bugün “psikoterapist” diye resmi bir unvan yok. Herhangi bir üniversiteden alınmış resmi bir psikoterapi unvanı, diploması yok. Psikoterapi söze dayanır. Psikiyatri ise bunu büyücülük olarak gördü, çünkü tarihte psikiyatri ancak kimyasal maddelerle insan zihnine etki edilebileceğini iddia etti. İnsanın konuşarak değişemeyeceğini iddia etti çok uzun bir süre; artık öyle söylemiyor. Son 10-15 yıldır ise ilginç bir biçimde “psikoterapi bizim işimiz” demeye başladılar.

Her hastalığın nörolojik bir temeli olduğu düşüncesinde psikiyatristler haklı olabilirler mi?

Nöroloji, patolojik bir sebep bulamadığı zaman psikiyatriye gönderir hastayı. Psikiyatride hastalıkların biyokimyasal temeli ve mekanizmaları genellikle bilinmez, ama hep iddialar, hipotezler vardır ve denir ki “biz bunu keşfedeceğiz” ama bugüne kadar psikiyatrinin mekanizmasını açıkça bildiği hiçbir hastalık yok. Posttravmatik stres bozukluğu bile böyledir. Bir sebep var gibi görünüyor ama kim niçin hastalanıyor belli değil. Yatkınlık mı asıl belirleyici, travma mı? Bu nedenle psikiyatrik tablolara, sebebi bilinmediği için, “hastalık” denmez, “bozukluk” denir. Nörolojide böyle bir sorun yok. O yüzden psikiyatri hâlâ emekleme çağında diyebiliriz.

Bu ayrımla, insanda organik temeli tam açıklanamayan konular bir bakıma psikiyatrinin sahasına atılmış mı oldu?

Evet… Tabi zihinsel bir tablo olmak kaydıyla.

Peki, şu an Psikiyatri ile Psikoterapiyi ayıran şey, temelde nedir? Psikiyatri biraz daha pozitivist mi yaklaşıyor olaya?

Dediğim gibi, Psikiyatri, insan zihnini salt biyokimyasal bir organizma olarak görür ve onu ancak, kimyasal bir maddenin değiştirebileceğini söyler. Psikoterapi ise insanın konuşmalarla değişebileceğini söyler. Eskiden psikiyatri “Sen büyücü müsün ki sözle iyileştirdiğini iddia ediyorsun?” derdi. Şimdi öyle demiyor. Çünkü psikoterapinin insan beyninde değişiklik yapabildiğini modern görüntüleme cihazları gösterdiler, fonksiyonel manyetik rezonans vb. önceden böyle bir imkân yoktu. Hastaya psikoterapi yapıyorsun, kimyasal madde vermiyorsun, iki sene sonra fonksiyonel MR çekiyorsun, beyindeki değişiklikleri görüyorsun. Bunu gösterince psikiyatri susmak zorunda kaldı. Ve insanın sadece kimyasal yollarla değil, psikoterapiyle de dönüştürülebileceğini yani iyileştirilebileceğini kabul etti. Ondan sonra da “Psikoterapi benim işimdir.” dedi. İyi de, sen bunun ne eğitimini verdin ne eğitimini aldın, müfredatında böyle bir şey yok. Şu an “Psikoterapist” diye resmi bir unvan olmaması psikiyatrinin yaptığı mücadele sebebiyledir. Psikolojinin diploması var. Psikoloji akademik bir branş… Psikiyatrinin diploması var, Psikiyatri de akademik bir branş… Ama ne psikiyatrist ne de psikolog, lisans düzeyinde psikoterapist olmak üzere yetiştiriliyor. Psikoterapi, ayrı bir kavram. Bu büyük boşluğu doldurmak üzere, üniversitelerin dışındaki özel kurumlar, kuruluşlar, vakıflar bunun eğitimini ve sertifikasını veriyorlar. Fakat geçerliliği olan, devletin kabul ettiği bir şey değil bu sertifika; özel yani…

Psikiyatri müfredatı tümüyle farmakoterapiye dayanır. Bir asistan eğitime başladığı zaman farmakoterapinin yeterli olmadığını bilip, ancak özel gayretleriyle kendisini psikoterapi alanında yetiştirmeye çalışabilir. Bulundukları yerde yükseldikleri zaman, kendi inisiyatifleriyle psikoterapiye değer vermeye, eğitimini vermeye başladılar. Oysaki klasik psikiyatri müfredatında psikoterapi yoktur. Çünkü paradigma farklı…

Kendi özel gayretleriyle, üniversite dışındaki özel kurumlardan eğitimlerle kendisini psikoterapist olarak eğiten bir psikiyatrist, üniversitede kalırsa, hoca olursa, kendi inisiyatifiyle o eğitimi kürsüsünde verebilir. Bunlar kişisel inisiyatifler… Sonuç olarak Psikoterapi ayrı bir sahadır. Akademi, Klinik Psikoloji masterlarıyla bu boşluğu kapatmaya çalışıyor fakat psikoterapi öğrenmenin yolunun bu olmadığını herkes bilir.

Psikoterapi sadece hastalıklarla mı uğraşır?

Psikoterapide amaç, hastalıklarla uğraşmaktır. İyi insan vs. olmak gibi bir amaç tayin etmemiştir. Bir psikoterapi ekolünün bir psikopatoloji yaklaşımı vardır. Bu psikopatoloji anlayışına göre hastanın nasıl tedavi edilebileceğini düşünerek, kendisine tedavi protokolleri geliştirir. Psikoterapi süreci içinde insan, elbette kendisine dair çok şey öğrenir. Bilişsel terapilerde de öğrenir, varoluşçu terapilerde de çok şey öğrenir, psikanalitik terapilerde de çok şey öğrenir. Bu onun olgunlaşmasına yararlı olur. Fakat olgunlaşma diye bir amaç yok.

Bu ekoller her şeyi açıklayan görüşler değildir, öyle mi?

Hayır, psikanaliz bunu yapmayı denedi. Terapi odasından çıkarak bütün insan hakikatine dair iddialarda bulundu. Bugün bu görüşlere artık itibar edilmiyor. Terapi formu olarak bile, klasik psikanaliz bir hayli marjinalleşmiş bir psikoterapi türüdür.

Psikoterapi dünyasında hem hastalık ve tanım açısından hem de tedavi ekolleri açısından birbirine zıt düşünceler var. Çünkü 400’den fazla psikoterapi şekli var.

Peki, insanın kendine ait benlik algısı, ne tür bir kaygıyla söylenmiştir? Kendine ait benlik algısı nedir?

Benlik algısına “kendilik” diyoruz. Diyeceksiniz ki “benlik nedir?” öyleyse… Benlik, bir çeşit aparat gibi algılanıyor, fonksiyonları olan bir şey gibi. O yüzden “Kendilik Psikolojisi”nin ortaya çıkması, buna bir tepkidir. Psikanaliz öyle evrildi ki, benlik yani ego deyince, “savunma mekanizmaları” ve diğer işlevleri olan bir “aparat” gibi takdim edildi. İşte bazı terapistler “Ben dediğim zaman hissettiğim bir şey var ve ben bunu psikolojinin içine sokmak istiyorum.” dediler. “Ben” dediğimiz zaman ortaya çıkan anlamı tam kapsamıyor artık “benlik” (ego). Çünkü neredeyse bir makine oldu çıktı. “Ben” dediğimiz zaman kastettiğimiz öznelliğin tekrar psikoterapiye alınması gerekti.

O yüzden dediler ki, “Ben dediğimiz zaman hissettiğimiz şeyi, ayrı bir şekilde tanımlamamız lazım” ve buna “kendilik” dediler. Kendilik “self”, benlik de “ego”… Bu ayrımı ilk kez Hartman yaptı, 1950’de. Almancada “Ich” hem ben hem de kendi (Selbst) anlamına gelir. Freud bunlar arasında anlam farkı olmadan kullandı. Bir yerde “das Ich” (benlik), başka bir yerde “Selbst” (kendilik) aynı manada kullandı. Kernberg bu konudaki kafa karışıklığının Freud’dan kaynaklandığını söyler. Freud, eserleri İngilizce’ye çevirirken “das Ich” teriminin ego olarak çevrilmesini onayladı. Hatta belki mütercime öneren de odur. Ego Latince’de “ben” anlamına gelir ve herhangi bir dildeki “ben” kelimesinin çağrışımlarına sahip değil. Böylece dünyada benlik anlamında kullanılan “ego” dışında, kişinin kendisi hakkındaki hissini anlatan bir terime ihtiyaç giderek büyüdü ve Hartman gerekeni yaptı. Klasik psikanalistler Hartman’ı pek sevmezler. İngilizce “self”, bugün Almanca “Selbst” karşılığı olarak kullanılıyor. Biz de “kendilik” diyoruz. Hartman bunu netleştirince Kohut’un işi kolaylaşmış oldu ve psikolojisini ego (benlik) üzerine değil, kendilik (self) üzerine inşa etti. Böylece klasik “id, ego, süperego” kavramsallaştırmasına bir alternatif ortaya çıkmış oldu: “Ego Psikolojisi”nin karşısında “Kendilik Psikolojisi”.

Klasik Psikanaliz’e asıl büyük darbe Nesne İlişkileri’nden gelmiştir. Bu iki darbeden sonra Klasik Psikanaliz bir hayli marjinalleşmişti. Freud her şeyi dürtü üzerine inşa ediyordu. Freud’a göre, iki tane temel dürtü var. Gazap ve şehvet… Yani saldırganlık ve libido… Kişiliği bunların üzerine inşa ediyordu. Libido, sen doğduğunda ağzın civarında dolaşıyor, ne olduğu belli değil. Freud libidoyu bir enerji olarak tarif ediyor. Bunun kaç volt olduğunu bilim çözecek diyor. Ama aradan 130 yıl geçti çözülemediği gibi, bundan sonra da çözülebileceği pek düşünülmüyor. Çünkü bilimsel değil. Bilimsel materyalizmin devlet ideolojisi olduğu Sovyetler Birliği’nde psikanaliz “bilimsel olmadığı” gerekçesiyle yasaklandı. Freud’un kitaplarını okumak 70 yıl boyunca suçtu. Çantanızda yakalanırsa başınız ciddi derde giriyordu.

Freud göre, bu ne olduğu belirsiz enerji, ağız çevresinde dolaştığında, ağzın fonksiyonları bizim kişiliğimizi şekillendiriyor. Libido nerde dolaşırsa o organ hassas hale geliyor. O organın işlevleri, o evrede kişiliğimiz üzerinde silinmez izler bırakıyor. Bu yaklaşım Hipokrat’a ait olan “histeri” kavramını hatırlatıyor. Hipokrat’a göre rahim (uterus) vücutta dolaşır, hangi organa yaklaşırsa, o organa ilişkin semptom üretirmiş. O yüzden o semptomlarla karakterli hastalığa histeri denirdi. Freud da kendi kuramını histeriyi açıklamak için ortaya atıyor zaten.

Freud üç safha belirliyor; oral, anal, fallik… Oral evrede libido ağız çevresinde. Bu organ hassaslaşıyor. O yüzden Freud’a göre bebeğin emmesi bir cinsel ilişki biçimidir. Cinsel hazzın ilk farklılaşmamış halidir. Bu yaklaşım ne bugüne kadar bilimsel olarak gösterilebildi ne de bu şekilde düşünmenin klinik olarak bize bir faydası var. Freud’un bu düşüncelerini devam ettirmekle elimize bir şey geçmiyor. Bugün psikanaliz camiasının kahir ekseriyeti Freud’un düşüncelerini devam ettirmiyor zaten. Kısaca özetliyelim Libido ağız civarında dolaşıyor. Ağız hassas ve zevk veren (erojen) bir bölge haline geliyor. Bunun kişilikle ilgisi şu; zihinsel olarak konsantre olduğu şey burası olduğu için, buranın işlevlerinin kişilik üzerinde etkisi oluyor. Yani o dönemde oluşan kişilik her şeyi “hamm” yapmaya çalışan bir kişiliktir. “Her şey benim” dersin ve bunu en doğal hakkın olarak görürsün… Her şeyi emmek, sömürmek istersin… En doğal hakkın gibi düşünmen, sana o dönemden kalan bir mirastır. Bu kişiliğin üzerine bir şey ekleyemezsen bu şekilde kalırsın. Her şeyi sömürmeye, adeta emmeye çalışan biri olursun. Bir şey ekleyemezsen o dönemde takılmış kalmış oluyorsun. Demek o dönemde bir problem var. Şimdi aradan şu hayali libidoyu ve kanıtlanamamış cinselliği çıkarsak, bu metaforu kullanabiliriz. Mesela deriz ki, “Şu bizim Kazım her şeyi ele geçirmek, sömürmek istiyor. Bir bebekten farkı yok. Sanki kocaman bir ağızdan ibaret, ne versen yutacak, tüketecek. Tıpkı bir bebek gibi sınırsız. Haddini bilmiyor. Her şeyi hakkıymış gibi hissediyor.” Bu dönem ilk 18 aydır.

Peki, o evrede takılmadan gelişmeye devam ederse çocuk ne olur? Diğer evrelerden kalan özellikler de kişiliğine eklenir. Bir sonraki evre olan anal dönemde ise çocuk anal yoldan cinsellik yaşar diyor. Nasıl? Dışkıyı tutar, katılaştırır. Katılaşmış, sertleşmiş dışkı dışarı çıkarken haz alır diyor. Şimdi bunu yeni gelişmiş yöntemlerle pekâlâ gösterebilirlerdi. Fakat bu da yüz küsur senedir kanıtlanamayan bir iddia. Neresi çok haz alırsa, dikkat ve konsantrasyon oraya gider ve oranın işlevleri kişiliğe yansır diyor. Bu dönemin de yansımaları olacak. Fakat bu dönemler önemlidir elbette. Libido denen şeyi bir kenara bırakalım. Emme dönemi elbette önemlidir. Tuvalet eğitimi de önemlidir. Çocuğa ilk defa bir görev yüklüyorsunuz. Dolayısıyla çocuk dikkatini oraya veriyor. Kakasını vermeyerek ebeveynle oynamak hoşuna gidebilir. Kızgınlığını bu şekilde ifade edebilir. Çünkü anne veya baba gözünün içine bakıyor “versin de işime gücüme bakayım” diye. Veya çocuk bu görevi üstlenmeyi uzun süre reddedebilir. Uzun süre başaramayabilir de. Bunların kişilik üzerinde elbette etkisi olur. Libido diye bir şey varsaymak olayı komplike hale getirmekten başka bir işe yaramıyor. Açıklama gücü düşük. Çözdüğünden daha fazla sorun üretiyor.

Peki, bu dönemden kişiliğe kalacak miras nedir? Bir şeyi tutmak, bırakmamak… Kasıntı biri olmak, kontrol delisi, gevşeyemeyen, kendisini rahat bırakmayan, müşkülpesent, obsesif biri olmak. Bu dönemde dışkısını tutan, bırakmayan çocukların ilerde de kendisini kasan, bırakmayan, cimri kasıntılı tipler olacağı iddiası incelenebilir. Fakat bunların bilimsel olarak gösterilmesi gerekir. Klasik Psikanaliz’in en büyük zaafı budur. O size göstermez, daha başından kendisine iman etmenizi ister.

Freud öldükten sonra, 1940’lardan itibaren önemli psikanalistler “Böyle dürtü üzerine kişilik inşa etmek çok sakil geliyor, tutturamayız.” dediler. “Freud’un hatırına bir şey söylemedik ama kişiliği başka şey üzerine inşa etmek lazım.” dediler ve kişiliği bu libidinal dürtü üzerine inşa etmek istemediler. “Karşısındaki kişi ile girdiği ilişki üzerine kişilik inşa edelim.” dediler. “Bebek o kişi ile nasıl ilişki kurarsa, bu ilişki tarzı, erişkinlikteki ilişkiler için bir kalıp olur, prototip olur.” dediler. Bunu “Dürtü, nesneyi gösteren yol tabelasıdır sadece, aslolan ilişkidir.” diye ifade ettiler. Psikanaliz camiasının kahir ekseriyeti bu görüşü kabul etti. Bu yaklaşım “Nesne İlişkileri” adını aldı. Kendimiz dâhil olmak üzere dış dünyadaki kişilerin zihnimizdeki temsilcilerine “içsel nesne” adı verilir. Kuram içerideki bu nesnelerin aralarındaki ilişkileri modellemeye çalışır. Bu yaklaşımın çok öncüsü var, fakat kuram haline getiren kişi Fairbairn’dir.

Bu yaklaşıma göre dürtü ne işe yarıyor; nesneye işaret ediyor… Çocuk aç, karnını doyurmak istiyor; kime gidiyor? Anneye. Yani dürtü onu anneye itiyor, dürtünün görevi anneye itmek, onu anneyle ilişkiye sokmak… Anneyle girdiği bu ilişkinin türü “kişiliği” belirleyecek ve o ilişki erişkinlikteki ilişkilerin kalıbını oluşturacak. Çok mantıklı. Fakat psikanalistler durur mu? Libido, ödipal vs. gibi Klasik Psikanalizin bütün muhayyel kavramlarını bu yaklaşıma da enjekte ettiler.

Nesne ile olan ilişkileri dürtünün yerine koyduğu için bu yaklaşıma “nesne ilişkileri kuramı” diyoruz… Dürtüyü esas alan eski kurama “Klasik Psikanaliz” veya “Dürtü-Çatışma Kuramı” diyoruz.

Freud’un kızı Anna, babasının izinden giderek nesne ilişkileri yaklaşımı ile çok mücadele etti. Fakat engel olamadı. Kendisi dürtü modeli üzerinden psikanalizi geliştirmek istedi. Bu yaklaşıma da “ego psikolojisi” denir. Böyle denmesinin sebebi, eski psikanalistler gibi “id”i değil, ”ego”yu merkeze almalarındandır.

Nesne ilişkileri yine Freud tabanlı diyebilir miyiz?

Evet, fakat Freud’da kalmış, gelişememiş, daha doğrusu gelişmeyi büyümeyi reddetmiş olan tutucu yaklaşıma “Klasik Psikanaliz” diyoruz. Burada önemli olan, dürtüyü mü temel alıyorsun, nesne ilişkilerini mi? Nesne ilişkileri kuramı da temelde Freud’dan geliyor ama bu yaklaşım içinde Freud’un hiçbir varsayımını kabul etmeyenler de var. Bazıları libidoyu duymak bile istemez. “Nesne ilişkileri” bir şemsiye terim… Bu ismin altında farklı yaklaşımlar, farklı kuramlar var. Gelişmeye açık.

“Psikolojik kendiliğindenlik” kavramsal olarak nedir? Konumuzla alakası var mı?

İnsan “kendiliğinden” olmalı. Psikolojik sağlığın şartlarından biridir, erişilmesi gereken şeylerden biridir. Spontanlık nedir veya onun tersi nedir? Kendiliğinden harekete geçmezsen, seni bir başkası itiyor demektir. Sen kendiliğinden harekete geçemiyorsun demektir. O yüzden, kendin değilsin, hep başkasına bakıyorsun… İnisiyatif hep başkasında, kim daha fazla gaz verirse, o daha çok haklı. Senin bir omurgan yok demektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.