Ana sayfa - Manşet - Psikanalitik Psikoterapiye Dair / Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar

Psikanalitik Psikoterapiye Dair / Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar

Direkt konuya girmek belki zor olacak ama Nesne İlişkileri epey geniş bir konu; içinde bağlanma var, bireyselleşme var, ayrışma var, nesne ilişkilerinin kendi özü var…
Nesne ilişkileri Freud’un ölümünden sonra birkaç dala ayrılmış; Fairbairn, Melanie Klein, Kernberg, Vamık Volkan, Winnicott, Masterson … hepsi nesne ilişkilerini ele alır.
Onların ayrım noktaları galiba, birincisi, ödipal-preödipal oluşumda, bir de klasifikasyonlarda farklı yaklaşımları var. Yaptığım mütevazı okumalarda dikkatimi çekti. O tip ayrımlar var. Ama özü yine temelde aynı. Değil mi?
Yaklaşım olarak benziyorlar birbirlerine ama kendi aralarında önemli farklılıklar var. Preödipal çatışmaları temel alırlar, yani 3 yaş öncesi. Aynı başlık altında bir araya geliyorlar, yani hepsine Nesne İlişkileri ekolü deniyor ama birbirlerinin söylediklerini tekrarlamıyorlar, yani önemli farklılıklar var.
İşin ta başında bu kendilik ile nesne ilişkileri ayrılarak başlıyordu konu, öyle değil mi?
Kendilik ile ego başlangıçta aynı manada kullanılıyordu. Freud ben (ego) diyor, sonra bakıyorsun kendilik diyor; ama aynı şeyden bahsediyor. Almancada “ich” ben demek. Bir de “selbst” diye bir kelime var; kendilik, kendi, kendin anlamına geliyor. İngilizcedeki “self” kelimesi. Bu ikisini laalettayin kullanıyor Freud yani, özel bir manaya tayin etmeden kullanıyor. Freud 1939’da öldü; 1950’de dediler ki: “Bu karışıklığa bir son verelim; bu iki kavramı birbirinden ayıralım.” Freud, özellikle 1923’ten sonra, ich yani ben kelimesini öyle bir hale getirmişti ki, çok mekanik bir anlama, yani bir aygıta dönüştürdü. “Psişik aparat” derdi zaten, yani “ruhsal aygıt”. O zamanlar çok havalı olan fizik bilimine yaklaşsın diye böyle yapıyordu. İşte 1950’de denildi ki, “ben” dediğim zaman hissettiğim bir öznellik var. Fakat terim olarak “ben” o hale geldi ki, bu öznelliği, bu subjektifliği artık ifade etmiyor; bir aparat manası kazandı bu kelime. Benim o öznel dünyamdan çok farklılaştı. “O yüzden, bu öznelliğe başka bir kelimeyi tahsis edelim.” dediler. “Zaten kendiliği (self) de ben (ego) anlamında kullanıyorduk. Şimdi ikisini birbirinden ayıralım. “Ben” dediğim zaman hissettiğim o duyguya, o içsel dünyaya, o öznel dünyaya, bana ait olan dünyaya işaret etmek üzere “kendilik” (self) diyelim; mekanizma gibi tasvir edilen, aparat gibi tanıtılan, makine gibi düşünülen kısmına “ben” (ego) demeye devam edelim; bu ikisinin birbirinden çok da farklı olmadığını söyleyelim, ama bunlara farklı açılardan isim verelim.” dediler. 1950’de ünlü Hartmann yaptı bu ayrımı. Önemli ölçüde kabul gördü. Tekrar edelim; ego (ben) deyince mekanik, nesnel, kendilik deyince öznel olan kast ediliyor artık. 70’lerde de Heinz Kohut, “ben (ego) değil de kendilik (self) kavramı üzerine psikolojiyi inşa edebilir miyiz” diye düşündü ve “Kendilik Psikolojisi” adıyla kendi psikoloji kuramını ortaya attı. Psikanalizin en önemli ismiydi Kohut. Ona “Mr. Psikanaliz” derlerdi. Anna Freud’un başkan adayıydı. Böylece klasik psikanalize en büyük darbeyi vurmuş oldu. Psikanalizdeki en geniş çatlağı oluşturdu diyebiliriz. Babasının mirasını devralmış olan Anna Freud’un Ego Psikolojisi’nin karşısına, Kendilik Psikolojisini koymuş oldu. Bu arada tabi ego nereden çıktı, ich (ben) varken? Freud’un külliyatı İngilizceye çevrilirken ich (ben) terimi “I” (ben) olarak çevrilmedi. Bu Freud’un tasarrufuyla oldu, çünkü Freud bu terimin bir aygıt gibi tasavvur edilmesini istiyordu. 1923’teki düşüncelerini “Yapısal Kuram” olarak isimlendirmiştir. “I” (ben) denirse, öznellik çağrışımları hemen hücum ederek mekanik anlamı boğacak. O yüzden İngilizceye çevrilirken, İngilizce “I” kelimesi yerine, Latincede “ben” anlamına gelen “ego” kelimesi kullanıldı. Yabancı bir kelime niçin kullanılır? Anadildeki kelimenin çağrışımlarını engellemek için. Anadildeki kelime “ben” anlamına gelen “I”. Bunun kişisel, öznel, özel çağrışımları var. Hâlbuki Freud “ben” terimini standardize etmek, nesnelleştirmek, araştırmaya uygun bir bilimsel nesne haline getirmek, fizik bilimine uygun bir mekanizmaya, bir aparata dönüştürmek istiyordu. Böylece “ben” ego olarak çevrildi; “ben”den çalınan o öznel, kişisel, özel çağrışımları ifade etmek için de kendilik kelimesinin uygun olduğu düşünüldü. Çünkü Freud kendilik (Almanca selbst) ve ben (Almanca ich) kelimelerini aynı manada, birbirinin yerine kullanıyordu.
Nesne ilişkileri nerede duruyor burada?
Freud’un ana çizgisi, yani klasik Freudyen ekol, ego psikolojisi olarak devam etti. Kızı Anna Freud bu mirasa sahip çıkmıştır. Fakat daha sağlığında, baba Freud’un temel ilkelerinden ayrılma eğilimi gösteren bir bakış açısı gelişmeye başlamıştı. İnsan psikolojisini dürtüler üzerine değil de ilişkiler üzerine inşa eden bu yaklaşıma Nesne İlişkileri Kuramı diyoruz. Bu kuram her ne kadar Freud’un temel varsayımlarını reddetse de yine de kendisine bir aidiyet atfeder. İçinde çok sayıda farklı görüş barındırır. Bu görüşlerden bazıları Freud ile irtibatın koparılmaması gerektiğini iddia ederek, bir sentez oluşturmaya çalışırlar. Yani babaya bütünüyle ihanet etmeyi göze alamazlar. Bunlar içinde en önemlisi Kernberg. Açıkça söylüyor. “Araştırmalar dürtü kuramını değil ilişkiyi esas alan yaklaşımı destekliyor. Bu durumda Dürtü Kuramı’nı, yani orijinal Freud’u ya çöpe atacağız, ya da değişiklik yaparak bir sentez yoluna gideceğiz, ben ikincisini tercih ediyorum.” diyor. Kohut’un kendilik kuramı ise Freud’un en temel varsayımlarını reddetmiştir. Freud’un Dürtü Kuramı’nın devamı niteliğinde olan Ego Psikolojisi ile zıtlaşarak ortaya çıkmıştır. Ego yerine kendiliği esas alır. Nesne İlişkileri ise, özellikle Kernberg, kendilik teriminin önemini reddedemez, Freud ile uzlaştırma yoluna gider. Her iki terimi de kullanır. Fakat Kernberg nihayetinde kendiliği egoya indirgemeye çalışır. Kendiliğin egonun kimliğinden veya içeriğinden başka bir şey olmadığını iddia ederler. Kendilik Psikolojisi yani Kohut ise tersine, egonun yaptığı işleri kendilik ile izah etmeye çalışır.
Kohut’un psikolojisinin ismi, yani patentli ismi Kendilik Psikolojisi’dir fakat kendilik terimini pek çok kuram kullanabilir. Nesne İlişkileri de kullanıyor. Ego psikolojisi ise kendiliği hiç telaffuz etmek istemez. Kendilik psikolojisi de ego’yu telaffuz etmez. Bu açıdan ikisi birbirine rakip. Nesne İlişkileri ise arada. Nesne İlişkileri, Ego Psikolojisi’ne göre daha popüler olduğu için şimdi rekabet Nesne İlişkileri ile, Kendilik Psikolojisi arasında yani Kernberg ile Kohut arasında. Çünkü Ego Psikolojisi ego’ya mekanik bir aparat gözüyle bakıyor, Freud’un varsayımlarından taviz vermiyor. Dolayısıyla giderek açıklama gücü zayıfladı. Nesne ilişkileri kendiliğe daha fazla referans veriyor.
Nesne ilişkilerinin içinde de o egonun olgunlaşmasına dayalı bir yapı var… Yani o egonun gelişim çizgisi giderek nesne ilişkilerinde de karşılık bulan bir şey, var olan bir şey, değil mi, bu kaçınılmaz bir şey?
Zaten ego olsun, kendilik olsun, bir gelişim çizgisi var. Yani doğduğumuz anda veya belli bir yaşta birden ortaya çıkmıyorlar; yaşadıkça, yaş aldıkça yavaş yavaş gelişiyorlar.
Peki, mesela insanın nörolojik gelişiminde, biraz da nöropsikiyatrik diyelim, epigenetik bir yapı var. Yani bu nesne ilişkilerinde ödipal-preödipal vs. gibi kendini gösterirken, aynı zamanda ego psikolojisiyle ilgilenen insanların da konuşmalarının içine tamamen sızmış bir şekilde bu insanın epigenetik açılımı. Bu açılım bir ana iskelet gibi düşünülüp, nesne ilişkilerini de yine aynı şekilde yoran-yordamlayan bir anlayış var, değil mi?
Epigenetik açılım henüz romantik bir söylem. Elbette insan psikolojisinin gelişiminde epigenetik açılımlar çok önemli fakat henüz psikolojik gelişmelerin hiçbiri genetik açılım üzerine inşa edilemiyor. Çünkü çok az şey biliyoruz epigenetik konusunda. Yani epigenetikteki teknik detaylar henüz psikoloji ile birleştirilemiyor. Deniliyor ki bunlar epigenetik açılımlarla oluyor. Doğrudur, öyle oluyor. Peki, nasıl oluyor? Bilmiyoruz. Neden? Çünkü henüz keşfedilmedi.
Peki, o zaman, nesne ilişkilerini daha çok patolojileri açıklamak için mi kullanıyoruz? Ama mesela “Şöyle olursa, bu normal gelişim çizgisidir” gibi genellemeler ve bazı muhkem cümleler de var.
Ağırlıklı olarak patolojik gelişim tabi. Çünkü gelişim kuramı, psikopatoloji kuramını destekleyen gözlem ayağı olarak düşünülüyordu. Bugün ortaya çıkan bir bozukluk geçmişte, gelişim esnasında ortaya çıkan bir hataya bağlanabilir mi? Bunun cevabının büyük önemi var. Gelişim kuramından öncelikle bu bekleniyor. Yapılan hataların yapılmaması da normal gelişime yönelik bir çıkarım yapmamızı sağlar. Fakat mesela Stern gibi en önemli gelişim kuramcıları patolojiye yani bozukluklara hiç atıfta bulunmadan, tamamen normal gelişimi incelemeyi amaçladılar. 70 yıldır gelişime dair gözlemsel bilgiler o kadar arttı ki, gelişim kuramı artık bağımsızlığını ilan etmiş durumda. Kimseyi desteklemek zorunda değil. Tersine diğerleri, onun verilerine uygunluk göstermek zorunda artık. Bu büyük bir dönüşüm ve psikoloji açısından çok umut verici. Çünkü kerameti kendinden menkul ve burnundan kıl aldırmayan kuramlara ayar vermek söz konusu bundan böyle. Elbette bazıları direnecektir, fakat onlar için büyük problem olacak böyle bir tutum. Gelişim kuramı ve nörobiyoloji artık hakem olacaklar kuramların üzerinde. Buna da o kadar çok ihtiyaç var ki! Çünkü 400-500 adet psikoterapi yaklaşımından bahsediliyor.
1950’lerden, 60’lardan itibaren gelişime dair gözlemler devam etti. Ama Freud’a aykırı düşmek istemeyenler, apaçık gözlem sonuçlarını görmek istemediler. Sadece Freud’u destekleyen verilerden ibaret bir çocuk modeli kurdular. Hatta uymayan yerleri zorla uydurdular. Örneğin Mahler’in ilk iki gelişim evresi böyledir. 18-24 ay arası çocuktaki “Yeniden Yakınlaşma Evresi”nde bir kriz olmak zorunda değildir. Hâlbuki gözünün önünde çocuk; neyse onu kabul et, değil mi? Bunlar kuramsal kör noktalar. Bazı kuramları mutlaka haklı çıkarmaya yönelik umutsuz bir çaba bu. Umutsuz, çünkü senden 10 yıl, 20 yıl sonra birisi illa gelecek ve senin hatanı gösterecek, bu kaçınılmaz. Bu çaba aslında hiç de ahlaklı değil, bakacak olursanız. Kuram bilim içindir, bilim kuram için değil. Fakat bilimin yeterince gelişmediği noktada kuramlar egemenliklerini suiistimal edebiliyorlar, bunları gördük. Fakat gelişim açısından tepe noktası aşıldı, durum tersine döndü gözüküyor. 2020’li yıllarda gelişim kuramlarını mutlaka takip etmek lazım. Muhtemelen enteresan gelişmelere şahit olacağız. Psikoterapi kavramı, gelişim kavramı etrafında temerküz edecek.
Bu kuramlar arasında yorum farkları da var.
Yorumu aşan çabalar da var. Gözlerinin önündeki çocuğu yontarak, Freud’un istediği çocuğa dönüştürdüler. Nasrettin Hoca’nın fıkrasındaki gibi. Nasrettin Hoca’nın bu meseli ne kadar da öğretici. Diyor ya, kuşun gagası fazla uzun, bacakları fazla uzun. Kesiyor onları, “hah, şimdi kuşa benzedin işte” diyor. Bugün de “oynaya oynaya, kuşa benzettin” der çıkışırız birilerine. Eski gelişim kuramcıları da öyle yapıyorlardı. Fakat onlardan sonra gelenler kendi gözlemlerini yapınca, deyim yerindeyse ofsaytta kaldılar. Mesela Freud’a göre, bebek doğduğu zaman bitki gibi bir şey. Sadece neşvünema var, yani bitki gibi büyüyor ve gelişiyor. Bir psikolojisi yok. Yani bir psişesi, bir animası, yani bir nefsi yok. Bu kabule göre bebeğin üzerinde sigara söndürsen, sadece biyolojik hasar olur, psikolojik zararı olmaz. Tabi onlar böyle söylemiyor elbette ama kuramdan da bu sonuç çıkıyor. Bugün bu bize çok çılgınca geliyor tabi, çünkü elimizde daha fazla veri var artık. Evvelkiler dâhî de olsalar, bizim elimizde daha fazla bilgi var. Bugün üniversitede fizik eğitimi alan bir öğrenci Newton’u cebinden çıkarır. Bunun gibi aynı. Felsefeden bilime geçince pozitif bilgi yekûnu daha önemli hale gelir. Otör hâkimiyeti ikinci planda kalır. Psikoloji bu safhayı aslında hala yaşıyor. Özellikle psikoterapi alanında daha yeni giriyor bu faza. O yüzden efsanevi otörler giderek daha az başvurulan, sadece minnet duyulan şahıslara dönecek. Şu anda henüz o dönüşümü yaşamadık. Freud’un 120 yıl önce yazdığı “Rüyaların Yorumu” kitabı hala çok satıyor. Hâlbuki bugün sadece bilim tarihi açısından bir öneme sahip o kadar. Bugün davranışçılığı öğrenmek için Pavlov’un yazdığı kitapları, Skinner’ın, Thorndike’ın yazdığı kitapları açıp okuyor muyuz?
Ego psikolojilerini işlerken, “id”den başlayarak bilinçdışı kavramına girmiştik. Bu bilinçdışı konusu nesne ilişkilerinde ego psikolojisinden farklı mı inceleniyor?
Bilinçdışı hepsinde ortak olan bir öğe. Yani kendilik psikolojisinde de var, nesne ilişkilerinde de var, ego psikolojisinde de var, Freud’un klasik çatışma kuramında da var. Ama bu kuramların bilinçdışına bakış açıları farklı tabii. Bunların her biri farklı bir kuram.
Farklı kuram. Tedavide mesela bir Vamık Volkan hoca gibi insanlar nesne ilişkilerinden gidiyorlar; daha başarılı oldukları söylenebilir mi?
Borderline kişilik bozukluğunda nesne ilişkileri sanki daha başarılı. Ama narsisizm konusunda Kohut, yani Kendilik Psikolojisi daha başarılı. Zaten narsisizm denilince akla önce Kohut gelir. Borderline denilince de akla önce Kernberg geliyor. Yani insanlar narsisizmle ilgili bir şey öğrenmek istiyorsa kendilik psikolojisine başvuruyorlar önce; borderline’la ilgili ise nesne ilişkilerine. Masterson bunun sentezini yapan kişi. Masterson, narsisizmi kendilik psikolojisinden alıyor, borderline’ı da nesne ilişkilerinden alıyor. Bağlanma kuramı ve gelişimden de yararlanıp teorik bir entegrasyon yapıyor. Ama Masterson yamalı bohça gibi değildir, yani eklektik değildir. Masterson’un yaptığı başarılı bir entegrasyondur. Psikoterapi Enstitüsü’nün kitaplarında bunu güzel izah etmişler. Hem Kohut’u alıyor hem Kernberg’i alıyor; yani hem kendilik psikolojisini hem nesne ilişkilerini ve ikisinin de dezavantajlarını dışarıda bırakıyor. Kötü yaşantıların temsili yoktur mesela Kohut’ta. Bu durum kuramını zora sokuyor. Nesne ilişkilerinde de narsisizmin açıklaması yetersizdir, bölük pörçüktür. Masterson’da hem Kernberg’deki gibi bölme var, yani kötü yaşantıların zihinde temsili var hem de Kohut’un narsisistik füzyon kavramını kabul ediyor. İkisini birlikte alıyor. İki kuramın olumlu yönlerini alıyor, olumsuz yönlerini almıyor. Gayet akıllı bir iş yapmış yani.
Ego psikolojisinde işlediğimiz libidinal ve agresif konuları, burada nasıl değerlendiriliyor?
Libidinal ve agresif dürtüler, yani şehevi ve gazap dürtüleri, Freud’dan itibaren önemlidir; yani oraya dayanan bütün kuramlarda, ego psikolojisinde de, nesne ilişkilerinde de önemlidir. Fakat nesne ilişkileri önem verse de artık bu dürtülerin kurucu olduğunu kabul etmez. İnsan kişiliği bu dürtülerden değil, ilişkilerden müteşekkildir. Bu iki dürtüyü de reddetmez. Çünkü Freud’u reddetmiş olur. Fakat Kendilik Psikolojisi anayoldan tamamen ayrılmıştır. Bu iki dürtünün temel önemi tümüyle reddedilmiştir. İnsan psikolojisinin kuruluşunda hiçbir biçimde rol oynamazlar. Ancak bozukluk durumlarında önem kazanırlar. Binadan kopan parçalar gibidirler. Ancak böyle bir durumda birinin başına düşüp ciddi arıza çıkarabilirler. Halbuki klasik kuram libidinal ve agresif dürtüleri her şeyin başı sayar, ve her şeyi onlardan oluşturmaya çalışırdı. Bundan beyhude bir uğraş olduğu ortaya çıktı.
Peki, okura biz nesne ilişkilerini niye anlatacağız? Yani bu konuştuğumuz libidinal, agresif ünit konuları, ayrışma, bireyselleşme, o nesne ilişkilerinin temel öğretileri sonuçta neye yarıyor diyerek anlamlandıracağız? Hastalıklara göre değişen bir tarzı var bunların; kimisi narsisizmi iyi açıklıyor, kimisi borderline’ı iyi açıklıyor dediniz. Tedavide hangi büyük ayrım, o büyük temyiz kabiliyeti… Hangi vakada neyi nasıl ön plana çıkartacağını bir terapist öngörüsüyle mi belirliyor bunu?
Nereden eğitim alıyorsanız o gözlükle bakarsınız. Yani bütüncül olarak bakamazsınız. Dünyada terapistler ya nesne ilişkileri eğitimi almıştır, ya kendilik psikolojisi, ya ego psikolojisi eğitimi almıştır; ancak o gözle bakabilirler. Yani şöyle düşünmez; bu hastaya ben hangisini kullanayım, hangisine uygundur bu hasta diye düşünmez.
Çoğunda yapılan tedavi yaklaşımı travma tedavisi gibi görünüyor. Genel bir şey gibi bu travma yaklaşımı, ama…
Travma tedavisi başka bir şeydir, o ayrı bir kategori. Kişilik bozukluğu tedavisi travma tedavisinden farklıdır. İki farklı sahadır bunlar. Eğitimleri farklı, tedavileri farklı, kuramları farklı iki saha. Bir kişide ikisi de varsa, genellikle önce “kişilik bozukluğu” ele alınır, travmaya sonra geçilir. Çünkü travmayı çalışmak için güçlü bir kişilik gerekir. Kişilik bozukluğu ise kişiliğin gelişmesini önler, egoyu zayıf bırakır.
Çok iç içe değil mi bunlar yani gelişirken; yani çocuk ödipal dönemde mi maruz kaldı, preödipalde mi bunları yaşadı, oral, anal, fallik dönemin izleri mi var…
Preödipaldeki travmayı nereden bileceğiz?!
Bilmiyorsun. Tamamıyla kişilik bozukluğuna mı aktarıyorsun onu?
Tabii. 2 yaşındaki bir travmayı nasıl çalışabiliriz? Travma, üzerinde konuşularak tedavi edilir. Üzerinde nasıl konuşacaksın? Çocuğun en azından 5-6 yaşında olması lazım travma esnasında; üzerinde konuşabilmek için travma en azından o yaşlarda olmalı. O yaşlardaki travmalar çok farklı bir hastalık kategorisi olan disosiyatif bozukluklara sebep olurlar. Şu anda o konu bahsimizin dışında.
Ama çoğu şeyde sanki yaşanan travmayı böyle kritize ederek yol alan bir yaklaşım var. Hani danışandaki karşılığı bu travmanın ağırlığı, hiddeti, şiddeti ne olabilir gibi belki çok özet yaklaşımlar olabilir; ama hep travma üzerinden gidilmiyor mu?
Yok hayır. Kişilik bozukluğu; travma değil. Travma tedavisi başka, kişilik bozukluğu tedavisi başka. Hatta şöyle olabilir: Kişilik bozukluğunu tedavi ederken karşına bir travma çıkar, dersin ki “Sen bu travmayla ilgili falanca terapistle çalış.” Yani iki ayrı terapistle çalışılır. Travmayı başka bir terapistle çalışır, kişilik bozukluğunu bir başka terapistle çalışır. Çünkü bu iki tedavi birbiri ile çelişir. Aynı terapist, aynı kişiye bu ikisini aynı anda uygulayamaz.
Bilişsel ve davranışçı terapiler burada nerede duruyor? Travma mı, değil mi vs.?
Davranışçı-bilişsel terapiler yüzeysel terapilerdir. Kısa sürelidir. Hem tedavi kısa sürelidir hem etkisi kısa sürelidir.
Mesela hangilerinde, hangi hastalıklarda?
Her hastalıkta kullanılıyor; ama dediğim gibi, etkisi 6 ay sürer, 1 sene sürer. Yani çok derin problemleri çözemez onlar.
Daha derin sondaj yapma ihtiyacı nerede başlıyor, yani “bilişsel davranışçı terapi buna yetmez kardeşim” dediğimiz yer neresi?
En basitinden, mesela, anne normal değil; obsesif, kaygılı, narsisist, şizoid, yani problemleri büyük. Belli ki burada problem daha derin; çekirdekte yani sorun. Böyle bir annenin çocuğundan bahsediyoruz. Davranışçı-bilişsel terapistler o derinliğe ulaşamazlar, çekirdeğe ulaşamazlar, kabukta operasyon yaparlar ancak. Yani yüzeysel, dış katmandaki sorunları çözebilirler. Eğer sorun zaten kabukta ise çok güzel. Ne gerek var derinlere inmeye. Dünya kadar zaman, dünya kadar vakit harcamak yerine kısa süreli bir tedavi hastanın işini görür.
Bir bakıma akli kodlamalarla yol aldıran bir yaklaşım o, değil mi?
Tabii, tabii. Şimdi şöyle düşün; çocuk 1 yaşında; konuşuyor mu? Hayır. Peki, dünyayı nasıl algılıyor? Hiç mi kafası çalışmıyor o çocuğun? Çalışıyor, öğreniyor, deneyimliyor, ders alıyor, her geçen gün daha fazla gelişiyor ve olgunlaşıyor. Nasıl algılıyor, yorumluyor, işlemliyor peki bu zihin? Duyularıyla algılıyor, duygularıyla yorumluyor, işlemliyor ve kodluyor dünyayı. Beynindeki organizasyon nasıl peki? Bilgiye göre mi organize ediyor çocuk dünyayı? Hayır. Neye göre organize ediyor peki? Duygularıyla organize edecek. 1 yaşında çocuk, 2 yaşında çocuk, 3 yaşında çocuk hep böyle. 2-3 yaşında gak guk diyor, ama papağan gibidir o konuşma. Hâlâ bir hikâye anlatamıyor. Yani dünyayı henüz sözel olarak anlamlandıramıyor. Dünyanın sözel inşası daha tamamlanmamış; inşa halinde.
24 aylık bir çocuğun gelişim seviyesini düşünelim. Nereden nereye gelmiş çocuk değil mi? Aslında doğduğu hale göre çok büyük bir gelişim göstermiş. Çocuğun zihni o kadar gelişti, psikolojisi o kadar olgunlaştı, değil mi; 3 günlük bir bebek ile 24 aylık bir bebek bir mi?! 24 aylık bir bebek ele avuca sığmıyor, her şeyi kurcalıyor, sorguluyor, her şeyi çok hızlı bir biçimde öğreniyor, her şeye karşı ne kadar meraklı… Büyük bir gelişim kaydetmiş aslında; psikolojisinde büyük bir gelişme var. Ama bu gelişim sözel değil, nonverbal, sözel olmayan bir gelişim. Demek ki bizim kendiliğimizin çekirdeği sözsüz bir organizasyon. Bilişselci terapist bu sözsüz çekirdeğe nasıl girecek, buradaki süreçlere nasıl müdahale edecek. Sözel olmayan bu alanda nasıl araştırma yapabilir. Elinde öyle bir enstrüman yok, çünkü bilişi kullanıyor.
O zaman, duygu terapistleri ön plana çıkmıyor mu, hangi aşamada olursa olsun?
Tabii. Zaten nesne ilişkileri büyük oranda duygu odaklıdır, kendilik psikolojisi de öyle. Özellikle de çağdaş versiyonları. Terapistler seanslarda çok şey konuşurlar, seansın güzel geçtiğini düşünürler; ama süpervizör mesela der ki: “Siz burada bilişsel kalmışsınız. Aslında gevezelik yapmışsınız. Yani aşağıya inememişsiniz, kognitif katmanda kalmışsınız.” Kognitif katman da 3 yaşından sonra gelişiyor. Yani çocuğun dünyayı sözel olarak organize etmesi 3-3,5 yaşından sonra başlıyor. Ancak ondan sonra sana bir hikâye anlatıyor, dünyayı artık hikâye etmeye başlıyor. Bu ne demek? Sözel bir organizasyon ortaya çıkmış demek. Ama ne kadar zaman sonra? 3-3,5 yaşından sonra. Bundan öncesinde tamamen afektif, yani duygulanımsal bir organizasyon var zihinde. Şimdi yeni gelişen sözel katman, bir alternatif olarak belirecek. Önceki katman ile kah rekabet edecek, kah onu pekiştirecek. İnsan zihnindeki bu iki katman, yani kognitif ve afektif (bilişsel ve duygulanımsal) katman birbiriyle uyum içinde olmalı. Yoksa sorunlar ortaya çıkar. Bilişsel terapi işte 3-3,5 yaşından sonra gelişen bu katmanla ilgilenir. Ama nesne ilişkileri ve kendilik psikolojisi 3-3,5 yaşından öncesiyle de ilgilenir. Zaten ödipal, preödipal dediğimiz şey budur. 3 yaş öncesine preödipal diyoruz. Ödipal çatışma ile artık fazla ilgilenmiyoruz ama adı kaldı yadigar diyelim.
Nesne ilişkileri…
Nesne ilişkileri 3-3,5 yaş öncesiyle ilgilenir, yani preödipal dönem ile. Sonrasına da ödipal dönem denir. Artık sadece yaşa göredir o sınıflama. Dolayısıyla, bilişsel terapi preödipal vakaları tedavi edemez. Sen sözel olarak dünyayı organize etmemiş bir katmana erişmek istiyorsun. Bunu neyle yapıyorsun? Sözlerle, bilişsel müdahalelerle… Yani bilişsel terapi uyguluyorsun. Ama orada biliş yok ki. Düzeltmeye çalıştığın yerde biliş yok. Ne var orada; duygulanım var. O yüzden, ancak kabuktaki sorunları tedavi edebilir bilişsel terapi. Ama bizim kendiliğimizin çekirdeği nonverbaldir yani sözel değildir. Sözel olmadığı için anılar da yok zaten. Burada farklı bir metot gerekir. İşte psikanalitik psikoterapiler veya duygu odaklı psikoterapi v.s. bu noktada gerekli. Bilişselciler duygu odaklı psikoterapiyi de, bilişsel terapi başlığı altına almak istiyorlar, fakat bu sadece kurnazlık. Duygu odaklı psikoterapi, bilişsel bir terapi değildir. Onlar anladılar aslında insanı hasta eden şeyin düşünceler olmadığını. İnsanı bağlamından kopmuş duygular hasta eder. Burada bilişsel stratejiler işe yaramaz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.