Ana sayfa - Manşet - Peru’dan Türkiye’ye Uzanan Bir Hidayet Öyküsü

Peru’dan Türkiye’ye Uzanan Bir Hidayet Öyküsü

Neşe Kutlutaş’ın yazdığı Companero Rosita isimli kitap, Rosa Hanım’ın her tarafından hidayet akan, duygu dolu hayatını gayet edebi ve sade bir şekilde anlatıyor. Bu hayatı birkaç paragrafa sığdırmak ve hakkıyla anlatabilmek gerçekten çok zor… Kitabın her satırı mana yüklü… Onun için, bu muhteşem hayatı anlamak adına kitabın okunmasını tavsiye ediyoruz… Sırlarla dolu hayatını ve Rosa Hanım’la yaptığımız röportajı okuyucularımızın istifadesine sunmak istedik…
Rosita’nın hikâyesi Peru’da başlıyor. Hristiyan bir ailede büyüyor. Kendisini sevgi ve iyilik üzere yetiştirmeye çalışan bir ailede… Öyle bir aile ki; annesiyle beraber Hristiyanlara ait uzun bir duayı okurken yorulunca, annesine sitem ediyor. Annesi gülümsüyor ve “Melekler de yoruldu kızım ama sabırla bizim duamızın bitmesini bekliyorlar.” diyor.
Rosa yetişmesi, yaşadıkları, gördükleri, ruhu, karakteri ve ahlakıyla beraber oldukça güçlü, cesur, mücadeleci, empati duygusu gelişmiş ve inançlı bir insan… Bütün bu değerlere sahip olup da arayış içinde olmamak mümkün mü? Hayatı aramakla geçiyor Rosa’nın. Aradığının da kendisini aradığını bilmeden…
Daha çocukken ailesi fakirliğe gömülüyor. Sofraları değişiyor, yatakları değişiyor; ama yürekleri değişmiyor. Örneğin Rosa’nın yatağı yok pahasına satıldığında annesi “Hey Rositam! Bundan sonra hep benimle yatacaksın, ne güzel değil mi?” diyor.
Müslümanlarla ilk tanışması da bu günlerde oluyor. Yoksul çocukları eğlendirmek için yapılan Noel kutlamasına katıldığı günde, başörtülü genç bir kızın bir budistin yanına gittiğini görüyor. Kız ve budist genç tartışıyorlar. Rosa ilk defa bir Müslüman’la karşılaşıyor. Anlayamıyor ama yine de istemsizce o kıza ısınıyor…
Bir süre sonra, bir arkadaşı onu, kendisinden de fakir insanların yaşadığı bir bölgeye götürüyor. Çıplak ayaklı çocukları gördüğünde, ilk defa, eski bir ayakkabısı olduğu için değil, bir ayakkabısı olduğu için utanıyor Rosa. Naylon çadırda kalan aile, o çadırın permeperişan hali içine oturuyor ve mücadele etmeye başlıyor. Artık tek derdi yardımcı olmak oluyor “kendisinden daha fakirlere”.
Hatta üniversitedeyken, Martin isimli zengin bir arkadaşı, kendisini beraber eğlenmeye davet ediyor. Kabul ediyor Rosita. Martin’in zannettiğinin aksine, eğlenmeye değil, o fakirlerin yanına gidiyorlar. Oradaki bir çocuk simsiyah ellerini uzattığında, çocuğun eline tiksintiyle bakan Martin’in de bütün dünyası alt üst oluyor. Çadırdaki eski ve pis minderlere oturtuyor Rosa onu. Rosa bilmese de, o günden sonra Martin bambaşka biri oluyor. Öyle güzel bir yürek Rosa’nınki…
Sonra, komünist bir gruba katılıyor Rosa, safiyane niyetlerle. Komünist iken dahi inancını kaybetmiyor, o zamanlar “Tanrı” dediği varlığa karşı… İçinde inanç köklü bir şekilde yer etmişti ve onu oradan kimse alamazdı ona göre… İnsanları fakir bırakanın yine aynı insanlar olduğunu biliyor çünkü…
Örgütleniyorlar, fakirlere yardımcı oluyorlar, kendilerini geliştirmeye çalışıyorlar. Bu fakirliğe, diktatörlüğe karşı bir protesto düzenliyorlar. Bu protesto sırasında, ansızın rejim güçleri tarafından ateş açılıyor. Her taraftan kurşun yağıyor. Adeta zaman duruyor… Arkadaşlarının ölümünü görüyor Rosa. Kendisi de bacağından vuruluyor. Hengâme sona erdiğinde kendisini bir araca bindirip gözlerini bağlıyorlar. Hapishaneye götürüyorlar. Bir hücreye atılıyor. Orada o soğuk taşların arasından, başını uzatmış yabani bir ota takılıyor gözü. Bu taşların arasında ot nasıl biter? Bu ot umudun simgesi oluyor artık onun için. Onu oraya Tanrı’nın koyduğunu düşünüyor. Ne kadar zorluk yaşasa da Allah’ın hep onunla beraber olduğunu içten içe biliyor…
İşkence ediliyor Rosa’ya. Ellerini arkadan bağlayıp tavana astıklarında kafasının bedeninden ayrıldığını zannediyor. İki yıl seksen dört gün o hücrede kaldıktan sonra, koğuş hayatı başlıyor Rosa’nın. Denize yalnızca iki dakikalık mesafede olduklarını koğuşta öğreniyor. Tek suçları mahkûmlara yemek vermek olan 70-80 yaşlarındaki ihtiyarların kurşuna dizilişini dahi görüyor. Yine de hayata tutunmaya devam ediyor.
Bir gün, durup dururken bir şeyler çizmeye başlıyor Rosa. Çizdiği yerin neresi olduğunu kendisi de bilmiyor. Pencereler, kapılar… Çok şaşırıyor bu duruma. Ama bir ipucu bulması uzun sürmüyor ve bir olağanüstü olay daha yaşıyor: Hapisteyken, ağzından tek kelime duyulmamış bir mahkûmun tahliye olacağı gün, dolabındaki fotoğrafları görüyor Rosa. Çizdiği resmin aynısı! Rosa bu resimdeki yerin neresi olduğunu sorsa da, dilsiz kız yine cevap vermiyor. Gülümsüyor ve fotoğrafları Rosa’ya uzatıyor. Fotoğraflar mahkûmların elinde şaşkınlıkla gezinirken, içlerinden birinden bu resimlerin Müslümanların eserlerine ait olduğunu duyuyor. Zihninde anlamlandıramadığı bu Müslümanlar da kim? Artık Rosa, aradığı cevabın ipucunun Müslümanlar olduğunu biliyor.
Gün geliyor, hapisten çıkıyor. Evleniyor ve bir kızı oluyor. Bir gün kardeşinin konuşmaları arasından, “Müslümanlar” kelimesini seçiyor. “Az önce ne dedin sen?” diye soruyor. Müslümanların yeni bir mescit açtıklarını öğreniyor. Ertesi gün telaşla tarif edilen mescide gidiyor. Kapıyı tıklatıyor. Genç bir kadın açıyor kapıyı. Genç kadınla biraz muhabbet ediyorlar. Genç kadının kocası geliyor. Odada dolaşırken, kitapların yanında duran iki kartpostalı gördüğünde şok oluyor. Yine o resim çıkıyor karşısına… O resimlerin Cordoba Camii’ne ve el-Hamra Sarayı’na ait olduğunu öğreniyor… Sonra o resimleri hiç bilmeden nasıl çizdiğini, bütün hayatını anlatıyor. Bir de hapisteyken gördüğü bir rüyayı hatırlıyor. Rüyasında hiç tanımadığı, dillerini bilmediği bir kalabalığı görüyor ve bu kalabalığın içinde kendini çok güvende hissediyor. Bu sırada bir “müzik” duyuyor. Müzikle beraber herkes işini gücünü bırakıp arka arkaya yürümeye başlıyor. Rosa da arkalarından yürüyor. Onların gittiği yere gitmek istiyor ve ne olduğunu anlayamadan uyanıyor. Bu rüyasını mescittekilere anlatmasının ardından, ezan okunduğunda, kendisini oraya getirenin aslında o rüyasındaki “şarkı” olduğunu anlatmaya çalışıyor… Genç kadın ona kendisine Müslüman olacağının müjdesinin yıllar öncesinden verildiğini söylüyor. Şehadet teklifi geldiğindeyse, hemen şehadet getiriyor ve yıllardır süren tüm fırtınaları diniyor. Arayışı, belki nihayete ermese de vuslat diyarına adım atıyor.
Daha sonra ülkesinden ayrılmak zorunda kalıyor ve çocuğuyla beraber Türkiye’ye geliyor. Hatta daha kendisi yeni Müslüman olmuşken, annesi Angelika’nın hidayetine de vesile oluyor. Sekerat halindeki annesiyle görüntülü olarak konuşurken, annesine şehadet getirmesini söylüyor tekrar tekrar. Şehadet telkin etmesi için Şeyh Ömer’i çağırıyor eve. O sırada bunu duyan komşularının, annesinin Hristiyanca ölmesi için çağırdığı rahibeler eve giremiyor. Kapı bir türlü açılmıyor. Şeyh Ömer, “İslam’ı kabul ediyor musun?” diye sorduğunda, üç gündür yerinden kıpırdayamayan kadın bir anda doğruluyor ve kuvvetle “Evet.” diyor. Şehadet getiriyor. Ardından gülümseyerek ruhunu teslim ediyor. Tam o anda rahibeler içeri giriyor ama geç kalıyorlar. Torun Favita, üç gündür anneannesinin yatağının yanında dolaşan beyaz sakallı bir amcanın rahibelerin içeri girmesine izin vermediğini söylüyor…
Hidayet, sırlarla bezeli işte. Rosa Hanım’a duygularını sorduk, kendisi de bizi kırmayarak cevap verdi. Kendisine teşekkür ediyoruz…
Rosita Hanım, yaşamış olduğunuz hayat gerçekten de Allah’ın hidayet sanatına muhteşem bir örnek. Çocukken içinde bulunduğunuz ortam, Peru, haksızlıklara karşı çıkışınız, hapishanede yaşadıklarınız, hayatınızdaki her parçanın birbiriyle ilginç birleşimi… Bu uzun ve hikmet dolu süreci okuyucularımızla da paylaşabilir misiniz?
Kitapta anlatılan şeylere dair etraflıca konuşmak istemem. Romanı okuduğunuzda göreceksiniz ki, öğrenmek istediğiniz şeylerin hemen hepsi Compañero Rosita’da var.
Bunları yıllar öncesinde yeni öğrenmeye ve konuşmaya başladığım bir dilde Neşe Hanım’a anlatırken her şeyi yeni baştan yaşıyor gibiydim ve bu durum epeyce zordu benim için. Kitabın bitmiş halini de ilk okuyan bendim ve o gece sabaha kadar uyuyamadım. Bunu tekrar kelimelere dökerek hatırlamak hiç kolay değil. Gerçek, onunla baş başa kaldığınızda ne yaptığınızla alâkalı bir şey. Bu o kadar kolayca boş verilebilecek veya üstesinden gelinebilecek bir husus değil. Ama insan olmak bütün bunları unutmaya değilse bile arkada bırakmaya imkân veren bir şey.
Peru, dünyada hiç kimsenin, orada yaşayanlardan yani Perululardan bir kötülük beklemediği ülkelerden biri. Bunu, ülkemden ayrıldıktan sonra tanıştığım farklı insanlar vasıtasıyla biliyorum. Yoksul ve eğitimli bir halkız. Dünyanın en ilginç medeniyetlerinden İnka’nın idari merkezi Peru’ydu. İnka kralları, yetkileri gelenek ve iyi niyetle sınırlanmış insanlardı. İyi insanların ve onların geleneğinin hem kıymetini hem işlevini göstermesi bakımından bunun bilinmesi gerekir. İspanyol işgalcilerin ve sonraki zamanlarda onların takipçisi olan yöneticilerin yaptıkları şeylere rağmen her durumda iyi olmayı başarabilmiş insanlarız biz. Bu, çoğu zaman doğru olmayan şeylerle mücadele etmeyi gerekli ve mümkün kılan bir süreçle gerçekleşti. Doğru ve iyi olmayan şeylerin hayatımıza egemen olmasını kabul edemiyoruz. Bunu örgütlü bir mücadelenin planlanmış aşamaları olarak değil, hayatı yaşama becerisi veya bilinci olarak düşünün. Her türlü tabii afetin yaşandığı bir ülkenin insanlarıyız. Yanardağlar, depremler, seller ve toprak kaymaları; doğum ve ölüm kadar iç içe olduğumuz hadiseler. Bunların üstesinden nasıl gelebilirsiniz? Birbirinize yardım ederek ve bu sizi iyi insan yapar.
Atalarımızın ve halen Peru’da yaşayanların en fazla uğraştığı geçim yolu tarım. Toprak, bir yerde deprem ve kaymalarla hayatınıza kast ederken başka bir yerde size ikram eder. Bakır, kalay, kurşun ve altın gibi kıymetli madenlerin yanı sıra sadece oradaki ormanlarda yaşayan onlarca hayvan çeşitliliğine ev sahipliği yapar. Hayat, dünyaya ilk kez bırakıldığımız zamanki gibi zor ve tabiatla uyum içerisinde, onu dinleyerek ve anlayarak öğrenip yaşadığımız bir şeydir bizim. Yoksulluk, kötü muameleye güç yetirememektir, eşyasızlık değil.
Daima kötülükten uzak durmayı öğütleyen bir annenin çocuğu olarak büyüdüm. Allah (Azze ve Celle) ona rahmet etsin. Onun hidayeti için ettiğim duaları kabul buyurduğu için Allah’a (Azze ve Celle) hamd ederim. İslam’da helal ve haram olduğunu öğrendiğim birçok şeyin çocukken bizim de riayet ettiğimiz hususlar olduğunu gördüm. Haksızlıkla elde edilenin doğru bir kazanç olmadığını öğrettiler bize. Toprağa ve onun üzerindekilere, altında sakladıklarına hürmet etmeyi ve anlamayı bir bilgi olarak söyleyen, gösteren büyüklerimiz vardı.
Peru’ya baktığınızda gördüğünüz bütün o mücadelelerin arka planı, orada yaşamayı hak etmek için uğraşmakla alâkalı olduğunu görürsünüz. İçerisinde bulunulan şartlar bakımından bunun en gerçekçi yolunu ortaya koyanlarla birlikte olmak ve o süreçte yaşananları/yaşanacakları göze almak kaçınılmaz bir durum olarak karşınıza çıkar. Bu, bir mücadeleye katılmak veya bir mücadele başlatmak değil. Yaşamanın bildiğimiz tek yöntemiydi. Halkımıza, toprağımıza, o muhteşem ormanlara, zorluklara karşı koymak için güç yetiremeyenlere teşekkür etmenin ve bize verdikleri şeylere bir şekilde mukabelede bulunmanın yoluydu. O hayat, en kaba ama romanda anlatılanların haricinde bilinmesi gereken yönleriyle böyle bir zemin üzerinde yaşandı.
Kitapta adı geçen Martin’in çok ilginç bir değişimine vesile olmuşsunuz. Bunu bir de sizden dinleyelim…
Bu değişimin benim vesilemle olduğuna dair bir iddiam yok aslında; şunu biliyoruz ki, İslam’da tesadüf diye bir olgu yok, tevafuk var. Martin’le karşılaşmam, ona söylediklerim hep hayatın olağan akışı içinde olan şeylerdi. Ama geriye dönüp baktığınızda ne yaptığınızı, niye yaptığınızı düşünüyor ve asıl önemli olanın herhangi bir olay karşısında yaptığınız seçimler olduğunu görüyorsunuz. Martin’e bir kitap vermeyi seçmemiş olsaydım, onunla dürüstçe konuşmayı seçmemiş olsaydım, belki hâlâ “serseri” Martin’den bahsediyor olacaktık. “Kelebek etkisi” böyle bir şey sanırım, yaptığınız seçimler neticesinde dalga dalga yayılan ve aslında “kader” olarak ortaya çıkan şey. Ben de Martin de derin düşünce ve seçimlerimiz sonunda bulunduğumuz yerdeyiz. Bu, her gün güneşin doğması gibi açık bir gerçek.
Şu anki duygularınız neler? Müslüman olduktan sonra iç dünyanızda ve çevrenizde neler değişti?
Müslüman olmamı, hakikat arayışımın sonucunda Allah’ın bir lütfu olarak görüyorum. Ben hâlâ eskiden olduğu gibi adalet arayışı içinde ve mücadeleci insanım, değişen tek şey Kur’ân-ı Kerîm’le muhatap olmam ve hayatımı Allah’ın rehberliğinde devam ettirmem. Başladığım bu yeni hayat yine meşakkatleri olan, yine sıkıntıları olan ve dünyada milyonlarca insanın başına gelen ya da gelecek olan musibetleri yaşadığım bir hayat. Ama İslam, bu sıkıntı ve musibetler olurken onlara nasıl bakmam gerektiğini bana öğretiyor, her gün sabır ve her gün şükür aydınlığa çıkmamın anahtarı oldu artık. Bunun için Allah’a ne kadar şükretsem az.
Güney Amerika ülkelerinin bugününü ve yarınını nasıl tanımlıyorsunuz?
Güney Amerika ülkeleri… Kaç tane farklı dil, halk, ülke, acı… Bu üç kelimeye sığdırılıyor bir bilseniz. Zalimler hariç her şeyin başka renklerde olduğu ve yaşandığı yerler orası. Aslında yeryüzünün tamamı öyle değil mi? Mazlumun duasıyla kabulü arasında bir mani olmadığı gibi içerisinde bulunduğu durumlar arasında da farklılık yok. Orada belki biraz daha gündelik hayatın içerisinde yanı başınızda yaşanıyor her şey. Karşınızdaki düşman değil de yanı başınızdaki biriymiş gibi. Hem tanıdık hem her an hiçbir şey söylemeden sizi öyle yüz üstü bırakıp çekip gidecekmiş gibi. Suç örgütlerinin yaygın şiddeti, halkın genelinin yolunda gitmeyen şeylerin asıl müsebbibini görmesine mani oluyor. Veya tam öyle değil de güç yetirilmez bir yapı görüyorlar karşılarında. Ancak, zalimlerle gönüllü bir şekilde iş birliği yapmamış olan herkesin yüreğinde güzel ve iyi günler için umut her zaman vardır. Bölgedeki siyasi gruplar, benzer mücadele içerisinde olan lakin farklı fikir dünyasına mensup olanlarla daha olumlu ilişki içerisindeler dünyanın diğer yerlerine göre. ABD’nin tesirinden kurtulabilmiş ülkelerin, hareketlerin tesiri bütün canlılığı ile kendini hissettiriyor. En genel ifade ile bölgenin sahip olduğu ekonomik değer azalmadıkça veya ona yönelen arzular yok edilmedikçe karışıklığın bitmesinin mümkün olamayacağını söylemek gerekir. Her yerde aynı şey olmuyor mu zaten. Bu bölgede yaşananlar orada olanlardan çok farklı değil.
Bir de annenizin çok ilginç şehadeti var…
Annemin kelime-i şehadet getirdikten hemen sonra vefat etmesi hem ona hem de bana büyük bir armağandı. Kitapta olmayan bir durumu da sizinle paylaşmak isterim ki bunun yazılmasını istememiştim önce, ama şimdi baktığımda okuyucular için ne kadar önemli olabileceğini idrak ediyorum. O da annemin başucunda bekleyen kız kardeşimin de hemen aynı dakikalarda kelime-i şehadet getirerek Müslüman olmasıydı ki bu başlı başına ayrı bir roman konusu. Ancak annemin hidayeti ve hemen vefat etmesinden sonra kardeşimin Müslüman olmasının, Allah’ın bana teskin ve teselli için gönderdiği büyük bir lütfu olduğunu düşünüyorum.
Yıllardır annemden ayrıydım. Hasret içimi yakıyordu ama ben bir mucizeye tanıklık ediyordum o an, Allah’ın duaları nasıl kabul ettiğine tanıklık ediyordum… Duanızın Allah Azze ve Celle tarafından kabul edildiğini görmek, bunu bizzat yaşamak ne demek bilirsiniz. Neşe Hanım mucizeye tanıklık edenlerden biriydi ve beni de çok etkileyen bir dille yazmaya çalıştı. Yine de bu hiçbir zaman tam manasıyla anlatılamaz, inanın bana. Her şeyin sahibi olan Allah Azze ve Celle sizin dualarınıza cevap veriyor. Bunun üzerine nasıl konuşulur ki kardeşim…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.