Oyuncu Ümit Erdim’le Söyleşi

Son filminiz “Kan Kardeşler”in çekimleri tamamlandı. Filmin çekim süreci, sizin rolünüz ve vizyon tarihiyle ilgili bilgiler verir misiniz?

Filmin senaryosu aslında 2 yıllık. Biz, Can Tertip diye bir film çekmiştik. O filmden sonra yine aynı senaristlerin yazdığı bir hikâyeye dayanıyor. Onlar da sağolsunlar, bizi çok sevmişler, yine başka bir film yazdılar. Benzer bir hikâye; yani o tatta, o kıvamda bir hikâye. O yüzden de biraz aşina olduğumuz ama bir taraftan da yine çok eğlendiğimiz, insanları da eğlendirmeye çalıştığımız bir film oldu. Burada şöyle bir şey var: Film direkt televizyonda özel bir televizyon kanalında yayınlanacak. Vizyonda, sinemada yayınlanmadan uzun metraj televizyon filmi olarak çekildi. O yüzden de seti daha kısa sürdü. Filmi 12 günde, yoğun bir tempoda çektik. Ama iyi iş çıkacağını düşünüyorum.

Artık yeni dijital platformlar çıktığı için, şu anda bu platformlara film çekme furyası başladı. Dizi de çekiliyor ama diziden ziyade uzun metraj furyası var. Şubat ayında da “Beceriksiz Katil” isimli böyle bir film çektim. O da şimdi yayınlanmaya başladı. Ücretli, üyelik sistemi olan platformlar da biraz ekmeğini yiyip, birkaç ay sonra muhtemelen o da televizyonda gösterime girecek. İş biraz bu tarafa döndü.

Sinemada gösterilmesi veya böyle bir özel platformda gösterilmesi sizin için getiri açısından bir şey ifade ediyor mu?

Sinemada işin içine gişe girdiği için, orada anlaşmalar değişiyor; mesela gişeden pay meselesi oluyor. O, tamamen sizin şirketle anlaşmanıza bağlı. Böyle anlaşmaya yanaşmayan şirket de var, direkt böyle anlaşan şirket de var. O artık tamamen kişisel bir durum. Ama sinema işin içinde olunca öyle bir madde daha ekleniyor tabii. Ama onun dışında, siz normal oyunculuk ücretinizi, karşılıklı pazarlıktan sonra kim, neyi onaylarsa ona göre işinizi yapıyorsunuz.

Son dönemde çok filmde rol aldığınızı gördük. Gördüğümüz kadarıyla bunların bazılarının gişeleri düşük, bazıları ise yüksek. Siz inanarak giriyorsunuz bütün projelere tabii ki.
Burada gişeyi etkileyen veya başarıyı getiren veya seyirciyi çeken ne oluyor sizce?

Bir kere, gişe yapmak istiyorsak kesinlikle para yatırmak gerekir.

Mesela, 4N1K; çok da meşhur olmayan oyuncularla güzel bir başarı yakalamışsınız.

Orada hikâye çok önemli bir faktör. Bir kitaptan yola çıkılarak yazıldığı için, kitabın hazır bir kitlesi vardı zaten. Gençler o yazarı da çok seviyorlardı. Aslında bekledikleri ve istedikleri bir şeydi. Orada öyle hazır bir seyirci kitlesi vardı zaten. Fakat diğer filmler için konuşacak olursak, tabii ki, reklam yatırımı diye bir şey var, reklam maliyeti diye bir şey var. Genelde yapımcıların bazıları filmi çekmeye odaklanıp, parayı oraya yatırıp, sonrasındaki tanıtım kısmına az para harcayarak kapatmak istiyorlar bazen dosyayı; çünkü yorgun oluyorlar, zaten filmi çekmek için bir sürü para harcamış oluyorlar. O tarafa harcayacakları parayı bazen orada psikolojik olarak kısıyorlar, onun da dönüşü biraz acımasız oluyor maalesef. Reklam denilen şey para zaten. Neredeyse filmi çektiğiniz maliyet kadar reklama da para harcamanız gerekiyor ki gişe getirsin.

Tabii, sadece para odaklı bir şey de değil; ne işler çok fazla ön plana çıkarıldı ama olmadı. Milyonlar harcandı reklamına, gişesi kaldı 200-300 binde. Öyle filmler de var. Onun da sebebi, seyirciyi yakalamak; ama samimiyetle, ama çok komik bir hikâyeyle, ama bir tane karakterle, ama bir tane filmin sahnesiyle, ama filmin müzikleriyle. Yani bu değişebilir.
Önemli olan, bir yerden bir boşluk yakalamak. Kimi film müziğiyle başarıyı yakalıyor. Onun için burada, “Para harcarsan olur” demenin de manası yok, yani işin gerçekleri de var.
Kimi iş de çok kaliteli; ama niyeyse, sinema seyircisiyle buluşamıyor. Mesela, bizim “Can Tertip” öyle oldu. Bir kopya çıktı, hemen geri toplatıldı. Şirketin de başka problemleri vardı, neredeyse vizyona çıkmadı. Filmler 300-400 kopyayla çıkıyor, bizim filmin 23 kopyası vardı. Kim, nerede izlesin; o mümkün değil zaten. Zaten bir hafta içinde yok oldu film. Dolayısıyla gişen yok, hiçbir şey izlenmedi; ama sonra televizyonda kendini akladı. Televizyona çıktığı zaman inanılmaz bir kitle yakalayıp 7 kere yayınlandı, en kötü reytinginde 14. oldu; yani televizyonda iş kendini kanıtladı. Demek ki başka sorunlar varmış.

Ülkenin o zamandaki hâli, öğrencilerin durumu ya da onların tatili vesaire o kadar çok liste var ki, o şartların hepsi bir araya gelecek de milyon izleneceksin. Meşhur olmak da işe yaramıyor aslında. Ünlü kişilerin filmleri de istenilen gişeyi yakalayamayabiliyor. Çok meşhur oyuncuların afişlerine bakıp, filmin 2 milyon gişesi var diye tahminde bulunuyorum, 300 binde kalıyor. Bu, benimle ya da senaryoyla da ilgili değil. O sinema işinin bir sihri var muhtemelen, böyle dönemsel atışlar oluyor, kim otobüse binerse gibi bir durum oluyor. Benim bugüne kadarki tecrübemle bunu anladım. Çünkü hiçbir şeyin garantisi olmadığını onlarca örnekle gördük. Kimisi oyuncusuna güvendi, kimisi senaryosuna güvendi, herkes bir şeye güvendi, iş yaptı, baktın, demek ki öyle değilmiş. Başka bir faktör tutabilir. 4N1K çok iyi örnektir ona. Ki, ben orada konuk oyuncuydum, üç sahnem vardı. Oradaki çocukların filmidir o, ama ortalık yıkıldı.

Çok net, matematiksel bir formülü yok diyebilir miyiz?

Hakikaten yok diyebilirim; çünkü bir sürü örnek var. Ben bir şey desem, siz beni başka bir tezle çürütebilirsiniz, “Ama şu filmde şöyle oldu” diyebilirsiniz, yani hakikaten matematiksel bir formülü yok.

Televizyonda da sizi görmeye aşinayız. Sinema filmi bitti, çekimleri tamamlandı. Önünüzde ne gibi projeler var, ne gibi teklifler var, siz neler istiyorsunuz?

4N1K’nın dizisi yapılacak. Orada yine ben öğretmen rolünde olacağım. Bu sefer değişiklik yapacağız biraz, beden eğitimi öğretmeni olacağım dizide.

Onun dışında, bir tane de yarışma programı, daha doğrusu 15 tane kadar format var elimizde şu an, tamamen yerli üretim. Muhtemelen onlardan birini bu sene yaparız.
Kendimize ait formatlar. Bizim kendi tanıdıklarımızın ürettiği, yarışma formatları var ve bunların da bütün kullanım hakları bende, hepsi tescilli, hepsi de yurtdışında global format onaylama şirketlerinden de onaylı. 15 tanesi onaylı, 20 tanesi onay sürecinde. Toplamda 41 format var ve hepsi özgün, hepsi yüzde yüz yerli. Onlardan birini muhtemelen bu kış yayınlarız.

Nasıl karar verdiniz tiyatroya, sanata veya hayatınızı böyle devam ettirmeye?

Benim başka meslek seçme fırsatım olmadı. Ben, 13 yaşında İzmit Şehir Tiyatrosu’nun Tiyatro Okuluna girdim, çünkü okulda çok kötü bir öğrenciydim ama okulun piyeslerine katılıyordum. Benim annem ilkokul öğretmenidir, babam işçidir. Türkçe öğretmenim annemi çağırdı, “Hoca hanım; sizin çocukla yapamıyoruz, derste durmuyor, hiçbir yerde durmuyor ama bir şey sahneleyeceğimiz zaman, Ümit orada en önde ve bunu yapıyor. Hazır bu durum varken, bari tiyatroya verin de bu çocuk kurtulsun; çünkü olmayacak.” dedi. Tam olarak öyleydi. Açık açık konuşma buydu. Tabii, hem bir anne için hem bir öğretmen anne için bu kötü bir konuşma aslında, üzücü ama biz okuldan güle oynaya çıktık. Anneme de şaşırdım, eve gidince kıyamet kopacak herhâlde dedim. Ama durum öyle değilmiş. Annem kendi öğrencilik yıllarında tiyatro yapmak istemiş, ama olmamış.
Annem de beni Şehir Tiyatrosunun sınavına götürdü. Çok ciddi bir sınav değil de daha eğilip bükülebilecek çocukları ayıkladıkları bir sınavdı. Böyle bir sınava tâbi tutulduk, sınavı kazandım. Oyunculuk serüveni bu şekilde başlamış oldu. Sonra 99’da deprem girdi araya, ara verdik bir buçuk sene ve 2000’lerin başında tekrar Tiyatro Okuluna devam edince başka bir bölüm seçemedim zaten. Sonra konservatuarı da kazandım. Oyunculukta artık 14 sene bitiyor, Ocak’ta 15 sene olacak. Zaten başka şansım yoktu, yapamazdım başka bir meslekte; yani hiç hayal bile kurmadım.

Oynamak istediğiniz bir rol olabilir veya gerçekleştirmek istediğiniz bir program olabilir; sanat hayatında bundan sonrasıyla ilgili hayalleriniz neler?

Günün birinde iyi bir otomobil programı yapmak istiyorum gerçekten, çünkü hiç iyisi yapılmadı. İyi bir otomobil programı yapacağım inşallah ve çok az konuşan, yüzde 90 bakmasıyla kendini ifade edebilen engelli birini canlandıracağım bir film projesinde yer almak istiyorum. Bununla ilgili hikâye çalışmalarım da var. Bir iki sene içinde başaracağım, inşallah. Yani ne yaparsam yapayım, böyle bir projenin hayatımda olmasını, kalmasını istiyorum.

Otomobil yarışlarını da çok sevdiğinizi biliyoruz. Hatta birinciliğiniz de var.

En son yarışta birinci oldum.

Otomobil yarışlarına nasıl başladınız?

Aslında, her erkek çocuğu gibi halının kenarında arabaları yarıştırarak başladı ve sonra büyüyerek gelişti o istek. İzmit’te oturmanın avantajı da oldu. Meşhur Kocaeli Rallisi oturduğumuz yere yakın yapılıyordu. 30 yıldır her sene şampiyonanın bir ayağı İzmit’te yapılırdı. Ergenlik yıllarımda tiyatro devam ediyor; fakat o yarış zamanı da, benim orada ağabeylerim vardı, bizi götürürlerdi ve organizasyonda gönüllü olarak çalışırdık, yardım ederdik. Yol kapatılacak, o kazıkları biz çakardık, getir götür işi yapardık. Orada maksat, arabalara yakın olmaktı. Tek amacımız yarış arabasını yakından görmek, yarış arabasının sesini duymaktı. Bu şekilde gelişti otomobil yarışları sevdası. Tabii, böyle çok yakın olunca, büyüyor o hayal. Düşünsenize, çocuğun oyuncağa baktığı gibi, 16-17 yaşında gerçeğine bakıp onu koklamak, onun sesini duymak bir tutkuya dönüştü. Otomobil yarışları çok para işi tabii. Vaktim varken param yoktu, param varken vaktim yoktu. Çok ciddi bir mesai olduğunu başladıktan sonra anladım, yani başlı başına bir iş. Ve çok emek gerekiyor.

Otomobil yarışlarına 2013’ün sonunda başladım. Ama yurtiçinde ve yurtdışında çok eğitim aldım, buna emek verdim, para harcadım, kendimi geliştirdim ve bu işin dipsiz bir kuyu olduğunu gördüm. Çok zor bir işmiş gerçekten. Yani basit bir araba kullanma meselesi değil oradaki. O yüzden de, bilinçlendikçe, kendimi bu konuda geliştirdikçe, trafikte daha fazla korkar oldum. Çünkü eğitimlerin sonucunda fizik kurallarını da öğreniyorsun, çarpma şiddeti vs. bir sürü bilgi de öğreniyorsun. Bu sefer trafikte şunun farkına varıyorsun; bütün İstanbul trafiğini Allah koruyor. Kesinlikle Allah’ın trafikteki insanları koruduğuna inanıyorum. Yani gerçekten trafiğimiz o seviyede, şuursuz bir trafiğimiz var.

Oyunculuk çok popüler, ilgi de çok fazla, oyunculara gösterilen rağbet de çok fazla. Oyuncu olmak isteyen çok genç var; ne tavsiye edersiniz?

Yapabilen herkes oyunculuğa talip olsun. Ben şöyle düşünmüyorum; illa okulunu okuyup oyunculuğa başlasınlar. Yeteneği varsa başlasın. Ben kimseyle karşılıklı oynamaktan gocunmam ama yeteneğin yoksa, var olduğunu iddia ederek bir yola çıkamazsın. Bu şekilde yapan çok var. Beni bile yolda çevirip “Ağabey, bizim yeğen çok yetenekli, evde bizi güldürüyor” diyor. “Acayip ya çocuk, bir taklitler yapıyor, al bunu dizilere.” Terazisi bu şekilde olan kişilerle karşılaşıyorum. Dışarıdan baktığında eğlenceli, renkli ama maalesef, iş öyle bir iş değil. Ben pek çok kişiyi gördüm, kameranın karşısına geçip adını bile söyleyemiyor, kameramana döndüğü zaman işi mahvediyor. O başka bir durum. Onun için, olaya daha makul, biraz daha mütevazı yaklaşmak lazım. Biz onu yapamıyoruz; herkes kendi içinde çok iddialı yaşadığı için. Şimdi sorsan diyecek ki mesela: “Sen şanslısın, sen çıktın oraya.” Keşke öyle olsa her şey, o zaman ben Türkiye şampiyonu olurdum rallide. Eğer sadece arabayı kullanmayı bilmek yetseydi, ben şu anda beşinci şampiyonluğumu yapardım. Ama hayat öyle değil; bazı şeylerin çilesini çekmeden öğrenemiyorsun. Yarışlarda, gerilerde çok kaldım, çok fark yedim, çok kaza yaptım, herkes bir sürü haber yaptı, “Ümit araba kullanmayı beceremiyor vs.” dediler; ama kimse sabretmedi, benim kadar kimse sabretmedi. Yani yorum yapmaya bile sabretselerdi, olmayacaktı bu; ama sabretmediler.

Tanınıyor olmanın etkisi de var herhâlde?

Maalesef öyle ama en azından yeni yeni biraz sonuçları düzgün olmaya başladı. Yani sonuç alamasam bile insanlar oradaki mücadelemi ve o işe verdiğim emeği, saygıyı gördüler. Bu bile yeterli. Önemli değil, eve kupa dizmene gerek yok; nasıl yaptığını ve yapmak istediğini göstermek bile bir kriter.

Yorum bırakın