Oyun Kurucu Deha Padişah II. Abdülhamid Han / Talha Uğurluel

Size göre Sultan II. Abdülhamid Han’ı diğer Osmanlı sultanlarından ayırt eden en önemli nokta nedir?

Ben mesela çok gezen biriyim, dünyanın neresine gitsem Abdülhamid Han benim karşıma çıkıyor ve bu anlamda beni çok etkiliyor. Yıllardır bu manzarayı görmek, tabii, Abdülhamid Han’ın şahsında, benim zihnimde onun ön plana çıkmasına sebep oldu. Aslında bu kitabı hazırlarken, Abdülhamid Han’ın dünyaya saçılmış izlerinden de bir buket sunmayı çok arzu ettim ama hepsi bir kitaba sığmadı, ikinci Abdülhamid Han kitabında inşallah.

Tarihe bakarken, çok yer fetheden, savaşlar kazanan şahıslar ve dönemler önemseniyor. Hâlbuki oyun kurmak, yeni bir düzen getirmek, bunlar çok daha önemli. Bu açıdan Fatih’i çok severim; oyun kurucudur çünkü. Abdülhamid Han da döneminde oyun kurucu bir insan.

Abdülhamid Han döneminde Almanya ile yakınlaşıldı ve harika manevralar yapıldı. Kayzer Wilheim buraya geldi, hatta Kudüs’e kadar gitti. Niye yakınlaştı ve nasıl manevralar oldu?

Olaya şuradan bir giriş yapayım: Abdülhamid Han, çiçeği burnunda, tahta geçiyor; geçer geçmez, daha ipleri eline alamadan, korkunç bir savaşın içinde buluyor kendisini: 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, yani halk arasında 93 Harbi olarak meşhur olan savaş. Zaten toprak kayıplarının çoğu 93 Harbiyle alakalıydı. Bu savaşın günahının, suçunun biletini Abdülhamid Han’a kesemeyiz.

Abdülhamid Han, kendisini korkunç bir savaşın içinde buluyor ve savaşın neticesinde korkunç bir antlaşma imzalanıyor: Ayastefanos Antlaşması. Fakat çok ilginçtir, bu antlaşma kısa bir süre içerisinde iptal ediliyor, Berlin Antlaşması imzalanıyor. Berlin, adı üzerinde, Almanya’nın başkentinde. İşte bu olay, daha çiçeği burnunda bir padişahın ilk icraatlarından bir tanesidir. Abdülhamid Han’ı kötü görenler, kötü duyanlar, Ayastefanos ile Berlin antlaşmalarının maddelerini yan yana getirsinler, bir baksınlar. Evet, Berlin de çok çok iyi değildir, ama Ayastefanos’a göre daha iyidir. Ayastefanos’ta biz devletin tapusunu resmen Rusya’nın eline vermiştik ve burnumuzun dibinde, Yeşilköy’e, Atatürk Havalimanının olduğu yere Ayastefanos anıtı yaptılar. Oraya anıt yaptılar ve o kadar zor durumdayken Berlin Antlaşması imzalandı. Bu ne demek? Abdülhamid Han, o savaşa engel olamadı, zaten haberi yoktu savaşa girildiğinden. Savaşın cereyan döneminde Rusya topraklarındaki gücümüz sınırlıydı ve hızla tükendik. Bir tarafta Ahmet Muhtar Paşa, öbür tarafta Gazi Osman Paşa, çırpındılar… Gerçekten çırpındılar; ama gücümüz sınırlıydı, yetmedi bu kahramanlıklar, en sonunda bu ağır antlaşma imzalandı. Abdülhamid Han devreye dostlarını soktu. Almanya ile birtakım temaslarımız vardı, Abdülhamid Han’ın yakınlaşma politikaları vardı ve Almanya’nın da bastırmasıyla beraber Berlin’de ikinci antlaşma imzalandı. Yani bu bile Abdülhamid Han’ın -daha çiçeği burnunda bir padişah- ortaya koyduğu o devlet yönetme gücünü gösterir aslında.

İlk aşamada Almanlara yakın olmak durumundaydık ama şunu ayıralım lütfen: Bir Alman dostluğu var, bir de Alman hayranlığı var. Abdülhamid Han, Alman hayranı değildi. Yeri geldiğinde Almanya’nın önüne kırmızı çizgiyi çekebiliyordu.

Kayzer Wilheim’in Ortadoğu seyahatindeki amaçları nelerdi?

Wilheim de az değil. Öyle bir plan kurmuş ki… Bir Ortadoğu seyahati planlıyor; “Ben bu seyahatte hem Avrupa-Hıristiyan dünyanın sevgisini kazanayım, arkama bunları alayım hem Müslümanların sevgisini kazanayım.” Bir taşla iki kuş vurmayı hedefliyor. Kuşun bir tanesi Afrika tropik ormanlarında bir kuş olacak, biri Rus steplerinde bir Sibirya kuşu… Nasıl olacak bu iş; biri Müslüman, biri Hıristiyan, bir seyahatle ikisini kazanmak? Sinsi bir adam. Demek ki sağlam bir ekiple çalışıyor. Kurgu da çok güzel. Müslümanların sevgisini nasıl kazanacak? Tabii, yolculuğa Almanya’dan, Berlin’den çıkacak. Trenle yapılacak bir yolculuk. O Berlin-Bağdat demiryolu hattı kullanılacak, sonra Hicaz demiryolu hattına bağlantıyla devam edecek. Bu yolda Şam’a uğruyor. Şam’da Selahattin-i Eyyubi’nin kabri var, oraya uğruyor; Emevi Camii’nin hemen yakınındadır, duvar dibindedir. Selahattin-i Eyyubi’nin kabrine uğradığında yanında bir hediye getiriyor. Çünkü o da çok iyi biliyor, İslam dünyasının en sevdiği isim Selahattin-i Eyyubi. Bugün iki isim diyoruz, İslam dünyasının çok sevdiği iki ortak isim; biri Selahattin-i Eyyubi, biri Abdülhamid Han. Neden? Biri Kudüs’ü aldı, öbürü de vermedi.

Abdülhamid Han, Selahattin-i Eyyubi için böyle bir hazırlık yaptığını biliyor Wilheim’in. Ne yapıyor? Wilheim daha Avrupa’dayken, Almanya’dayken, trene binmeden bir sanduka hazırlatmış. Hem de çok İslami bir sandukadır o. Kitapta fotoğrafları mevcut. Wilheim, Selahattin-i Eyyubi’nin türbesine mermer işleme çok güzel bir sandukayı hediye ediyor. Fakat Abdülhamid Han, tabii, o sandukayı yerine orijinaliyle değiştirip koydurtmuyor; emir veriyor: “Türbenin içine koysun…” Bu bir kriz meselesi aslında, değil mi; koysa bir türlü, koymasa iki türlü. Türbeye koydurtmamak sıkıntı. “Türbeye koyun” diyor, “İzin verin ama orijinal kabrin üstüne koydurtmayın; yan tarafa, yandaki boşlukta dursun” diyor. Bugün hâlâ öyledir, ikisi beraber yan yana duruyor. Selahattin-i Eyyubi’nin türbe sandukasının orijinali ahşaptır, üstü yeşil puşudelerle kaplıdır; yan tarafındaysa Wilheim’in hediye getirmiş olduğu mermer sanduka durur.

Ama bence, Kayzer Wilheim’ın Yafa Kapısı’ndaki manevrası daha büyük. Müslümanlar bu kapıya “Babü’l-Halil” diyor. Çünkü bu kapıdan çıkıldığı zaman Hazreti İbrahim’in kabrinin olduğu şehre gidiliyor. Şehirlerin sur kapıları açıldıkları şehirlerle adlandırılır. İstanbul’da da öyledir; Edirne’ye açılan kapı Edirnekapı, Silivri’ye açılan Silivrikapı, Belgratkapı gibi. Bu da Yafa Kapısı. Gayrimüslimler bu kapıya “Yafa Kapısı” diyorlar ya da “Jafa Gate” diyorlar. Kayzer Wilheim, “Bu kapıdan gireceğim.” diyor. Almanya’dan yola çıkarken daha, gazetecilere demeç vermiş; “Ben Kudüs’e gittiğim zaman Yafa Kapısı’ndan, Babü’l-Halil’den at sırtında gireceğim.” Bir devlet başkanının başka bir devlete ait şehrin sur kapısından at sırtında girmesi o şehrin fatihi anlamına gelir. Kayzer Wilheim, gazetecilere diyor ki: “Atımı da getirdim, kapıdan gireceğim.”

Bunları Abdülhamid Han duymaz mı; Ne yapacak Abdülhamid Han şimdi? Adam trenle Kudüs Tren İstasyonuna geldi. Tren istasyonunda ne yapacak; arabaya binip, arabayla bu kapıya gelecek. Atlar hazır, altın ibrişimli koşumlar ve buradan atla girecek. Şimdi, Abdülhamid Han’ın emriyle, Kudüs mutasarrıfı/kaymakamı gitse, tam arabadan ata doğru davranan kralın atının yularını tutsa, “Sultanımızın izni yok.” dese ciddi bir siyasi kriz çıkar. Kim çıkarmış olur; biz çıkarmış oluruz.

Abdülhamid Han öyle bir oyun oynamalı ki adamın elini ayağını bağlamalı. Abdülhamid Han diyor ki mutasarrıfa: “Kapının devamındaki surla arasındaki duvarı yıkın ve şehre bir araba kapısı yapın.” O iki burcun arası yıkılıyor ve işte önümüzde gördüğümüz kapı. Kudüs’ün, yıl 2017, hâlâ ilk ve tek araba kapısı. Sultan Abdülhamid’in açtırdığı kapı.

Wilheim arabayla gelir, iner, tam ata doğru ilerleyecekken, yanaşır Mutasarrıf: “Sultanımız, siz yorulmayasınız diye sizin için bir araba kapısı yaptırdı, buradan buyurun…” der.

Mesela şimdi düşünüyorum, Wilheim “Yok, hayır; ben illa bu kapıdan atla gireceğim.” diye inat etse siyasi kriz yine çıkar. Ama bu kez Wilheim çıkarmış olur.

Sultan Abdülhamid Han’ın, büyük dedesi Yavuz Sultan Selim’e ayrı bir muhabbeti var. Hatta Wilheim’i de Yavuz Sultan Selim’in türbesine götürüyor…

Aslında günümüzde de var böyle şeyler. Birtakım devlet başkanlarının birbirlerine ziyaretlerinde, alıp birbirlerini kendi memleketlerine götürmeleri, gezdirmeleri meşhurdur. Abdülhamid Han da aynısını yapıyor. Wilheim geldiğinde, onu alıyor, Çarşamba sırtlarına, Yavuz Sultan Selim’in, yani kendi dedesinin camisine götürüyor, türbesine götürüyor, türbeyi ziyaret ediyorlar beraber, orada uzun uzun Yavuz Sultan Selim’i anlatıyor, dedesinin o Ortadoğu siyasetini uzun uzun anlatıyor. Wilheim de bundan etkileniyor. Almanya dönüşünde, hem de Abdülhamid Han’a bir jest olsun diye, Yavuz Sultan Selim’in meşhur şiir kitabını, divanını Almanya’da Almanca olarak bastırtıyor. Bugün Almanya’nın birtakım köklü üniversitelerinin kütüphanelerinde Wilheim baskılı Yavuz Sultan Selim’in Selimname’sini hâlâ görmek mümkün.

Bir de şunu görmek lazım: Wilheim’in toplamda Osmanlı coğrafyasına, İstanbul’a üç ziyareti var; ikisi Abdülhamid Han döneminde, sonuncusu Mehmet Reşat Han döneminde. Abdülhamid Han döneminde bir misafirdir ve Abdülhamid Han hiçbir zaman iade-i ziyarette bulunmamıştır. Yani diyor ki: “Wilheim bana muhtaç, ben ona muhtaç değilim.” Kalkıp Almanya’ya iade-i ziyarette bulunmuyor. Bu konuda çok güçlü kuvvetli bir yönü var, duruşu var.

Sultan Abdülhamid Han ve Yavuz Sultan Selim’in türbedarı arasında geçen bir hadise var, bahsedebilir misiniz?

II. Abdülhamid Han döneminde Yavuz Sultan Selim’in bir türbedarı var. Adamcağızın da karısı hamileymiş, bebek bekliyorlar. Kadıncağızın, o bebek bekleme döneminde canı türlü türlü turfanda şeyler istiyor ve tabii, kocasına da bu taleplerini iletiyor. Evli olan hepimiz biliriz bunu, bu aş erme durumları meşhurdur. Velhasıl, o kadıncağız da istediği şeyleri söylüyor. Adam, demek ki imkânları dar, akşam eve eli boş gelmiş, karısı da sağlam bir fırça atmış. Ertesi sabah gönderirken de fırçanın devam kısmı olmuş. Adam kafası dumanlı bir şekilde türbeye gelmiş, elinde de bir bastonu varmış. Bastonu sandukaya böyle iki dokundurmuş ve Yavuz Sultan Selim’e “Sana da evliya padişah derler; yıllardır başında beklerim, bir faydanı da göremedim.” demiş.

İnsan, elindeki bastonun ucunu bir yerlere dokundurur da, bu Yavuz Sultan Selim’in sandukası olmasın, çünkü Yavuz çok celalli bir padişahtır. Devletin bekası onun için her şeydir, hiç şakası yoktur. Zaten Osmanlı tarihinde iki tane çok celalli padişah var; biri Yıldırım Beyazıt, diğeri Yavuz Sultan Selim.

O gün bir şey olmaz, o gün geçer. Ertesi gün türbedar türbedeyken iki asker geliyor: “Düş önümüze” diyorlar. Tabii, türbedar şaşırıyor: “Nereden geliyorsunuz?” diyor. Yıldız Sarayı’ndan gelen iki asker. “Nereye gideceğiz?” “Yıldız’a gideceğiz; Sultanımız, Padişahımız seni istedi.” Yıldız da o günlerde biraz uzaktan sisli gözüküyor; şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım. Abdülhamid Han kapalı bir sistemle devleti yönetiyor. Mecbur, çünkü aldığı nefesten İngiliz’in, Fransız’ın, Rus’un haberi oluyor, İstanbul’da adamların casusları cirit atıyorlar. Mecburdu böyle bir politika gütmeye. Uzaktan da Yıldız farklı gözüküyor. “Ne işim olur benim Yıldız’da, Padişahın benimle ne işi olur?!” Adamın eli ayağına dolaşmış… “Biz bilmeyiz.” diyorlar. Ve adamı öyle ite kaka götürüyorlar.

Devamını Şeker Ahmet Paşa anlatıyor: Abdülhamid Han hususi odasına, huzuruna aldı türbedarı ve sordu: “Dün dedemle aranızda ne geçti?” “Efendim, hiçbir şey geçmedi.” diyor. “İyi düşün, geçmiş olması lazım.” diyor. “Vallahi bir şey geçmedi.” “Geçmiş olması lazım, iyi düşün.” “Efendim, her zaman yattığı yerde yatıyordu, vallahi bir şey olmadı.” En nihayetinde, artık Abdülhamid Han adamı nasıl sıkıştırdıysa anlatıyor, işte böyleyken böyle oldu… Abdülhamid Han -Şeker Ahmet Paşa’nın anlatımıyla anlatıyoruz- avucuna bir kese para sıkıştırmış ve demiş ki: “Maaşına da şu kadar zam yaptım. Bir daha bir müşkülün, sıkıntın olursa dedemi rahatsız etme; gel, bize bildir.”

Yorum bırakın