Ana sayfa - Manşet - Osmanlı’nın Nasıl Bir Diplomasi Anlayışı Vardı? / Prof. Dr. Selim Hilmi Özkan

Osmanlı’nın Nasıl Bir Diplomasi Anlayışı Vardı? / Prof. Dr. Selim Hilmi Özkan

Osmanlı diplomasisinin kendisine has özelliklerinden bahseder misiniz?
Tarih ilmi, hakikate sorgulayarak ulaşır. Bunun için de Osmanlı tarihi üzerine çalışan tarihçiler, Osmanlı Devleti ile ilgili karanlık gördükleri yerleri sorgulayarak aydınlığa çıkarmaya çalışmalıdırlar. Osmanlı tarihi üzerine çalışan yerli ve yabancı bilim adamlarının sorguladıkları ve cevabını aradıkları en önemli sorulardan birisi; bu devletin birçok alanda başarıyı nasıl yakaladığı ve bu başarıyı uzun yıllar nasıl devam ettirdiği sorusudur. Moğolların Ön Asya’ya barbarca girmelerinin aksine, Osmanlıların Balkanlar’a ve Avrupa’ya girmeleri tedrici bir sızma ve yerleşme şeklinde oldu. Yerleşmiş oldukları topraklarda uzun süre kalmalarında bu durumun büyük etkisi vardır. Ayrıca Haçlı dünyasının kendi içerisindeki problemler ile uğraşması bu durumu biraz daha kolaylaştırdı. Fakat Osmanlı başarısını sadece buna bağlamak doğru değildir. Bu durum sadece genişlemenin önündeki engelleri kaldırmıştır.
Osmanlı Devleti, beylik olarak ortaya çıkışından sonra bir taraftan siyasal anlamda güçlenirken, diğer taraftan da kurumsal anlamda müesseselerini olgunlaştırmaya başladı. Mesela Orhan Bey döneminde kurulan “vezirlik” kurumu ile “divan” müessesesi bu alanda atılan önemli bir adımdır. Divan’ın kurulması ile devlet işleri burada görüşülmeye başlandı. Nitekim fetih bölgesinde kurulan bir devletin en önemli önceliği genişlemek ve bu genişleme karşısında oluşabilecek direnci kırmaktı. Bundan dolayı da Osmanlı Devleti, kuruluş döneminde diplomasiyi etkin bir şekilde kullandı. Çünkü Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Batı’ya ve Anadolu Beyliklerine karşı daha etkin hareket edebilmek için çevre beylikler ve devletler ile işbirliği yapması gerekliydi. Bunun için kuruluş döneminde diplomasi anlayışının olmadığını söylemek sadece Osmanlı’nın kuruluş felsefesini ve kurulduğu bölgenin siyasi gelişmelerini kavrayamamanın ötesinde tam bir tarih bilmezliktir. Çünkü Osmanlı Devleti’nin sürekli temsil anlayışını geç benimsemesi onun diplomasiyi kullanmadığı anlamına gelmemektedir. Dahası Osmanlılar Akdeniz’deki siyasi, askeri ve ekonomik varlıklarıyla İtalya’da ortaya çıkan ve Avrupa’ya yayılan yeni diplomasi anlayışının şekillenmesinde birebir belirleyici olmuştur.
Osmanlı diplomasisinde ön plana çıkan hangi isimler var? Kimleri söyleyebiliriz?
Bu konuda şu kimse var demek doğru değildir. Her dönemin kendine özgü isimleri var. Mesela Karlofça görüşmelerinde iyi bir performans gösteren Rami Mehmet Paşa (ö. 1706) bu anlamda sayılabilir. Yine Koca Ragıp Paşa (ö. 1763) önemli bir devlet adamı olduğu kadar diplomattır. Ama bundan önceki dönem için Osmanlı Devleti karşılıklı diplomasi uygulamadığı için daha çok kendine özgü bir diplomatik anlayış sergilemiştir.
Osmanlı Devleti Avrupa’ya karşı üstünlüğünü kaybettiği dönemde diplomaside ne gibi değişiklikler olmuştur? Batı tarzı diplomasiye ne zaman geçildi?
Buna Batı tarzı diplomasi demeyelim de, Osmanlı Avrupa’ya karşı üstünlüğünü kaybedince buna uzun süre alışamadı. Mesela Osmanlı 1606’da siyasi üstünlüğünü 1699’da askeri üstünlüğünü kaybetti. Ama 1606’da siyasi üstünlüğünü kaybetse de bunu hiç kabul etmedi. Uzun süre yazışmalarda eski alışkanlıklarını kullandı. Yine aynı şekilde 1699 Karlofça Antlaşması ile kaybettiği askeri üstünlüğünü yine kabullenmek istemedi. Ne zamana kadar, 1774 Küçük Kaynarca antlaşmasına kadar. Her iki dönem de yaklaşık 100’er yıl sürdü. İşte 1774’ten sonra meydana gelen gelişmeler ve Avrupa’yı yakından takip etmek istemesi, Avrupa başkentlerinde neler oluyor bunlardan haberdar olmak istemesi gibi nedenlerle tek taraflı (ad hoc) diplomasiden karşılıklı diplomasiye geçti ve ilk elçiliğini Londra’da 1793 yılında açtı. Aslında ilk elçiliği Fransa’da açmak istemiştir. Ama tam bu arada Fransız ihtilali çıktığı için buna tarafmış gibi olmamak için buraya değil de Londra’ya açmıştır. Fransa da buna çok darılmıştır.
İslam dünyasında liderliğin devralındığı süreçle ilgili neler söylemek istersiniz?
Osmanlı Devleti kurulduğu coğrafya itibariyle, kuruluş dönemi ve İstanbul’un fethine kadar, çağdaşı olan İslam devletleri ile sıcak bir temasa girmedi. Bu dönemde İslam coğrafyası ve Doğu’daki İslam devletleriyle ilişkileri daha çok karşılıklı mektuplaşmalar ve İslam devletlerinin, Osmanlı’nın batı sınırında kazandığı başarıları tebrikleri şeklindedir. Osmanlı Devleti’nin bu başarıları İslam devletleri arasında büyük takdir de topladı. Mesela Memlûk Sultanı Berkuk, Sultan I. Murad’a gönderdiği mektubunda onu Sultânü’l-guzat ve’l-mücahidin olarak nitelendirmektedir. Açıkçası Osmanlı Devleti kuruluş ve gelişme döneminde yönünü daha çok Batı’ya çevirerek, gerek siyasi olaylarda gerekse askeri olaylarda, Ön Asya’daki mücadelelerden uzak durmasını bilmiştir. Bu da Osmanlı Devleti’ne büyük bir itibar ve güç kazandırmıştır. Fakat Yıldırım Bâyezid’in İzmir hariç tüm Ege bölgesine hâkim olması, Anadolu Beyliklerinin topraklarını yeni devletin sınırlarına katıp Akdeniz’e dayanması Ön Asya’daki dengeleri alt üst etti. Batı ile mücadelede önemli başarılara imza atan bu yeni devlet, bir anda kendisini iki cephenin ortasında buluverdi. Bu zor ve sıkışık durumdan kurtulan Yıldırım Bâyezid yeniden Avrupa’ya ayak bastı. Fakat tam bu sırada Cengiz Han’ın mirasının peşinde koşan Timur Anadolu’ya girdi. Timur, Yıldırım Bâyezid ile antlaşma yolunu seçmişse de buna genç devletin güçlü hükümdarı yanaşmadı.
Anadolu’da dirlik düzenin sağlanması ve Anadolu Beyliklerinin birer birer Osmanlı siyasi yapısı altına girmeleri başta Memlûk Devleti olmak üzere Doğu’daki İslam devletleri üzerinde yeni bir endişenin doğmasına neden oldu. Osmanlı aynı zamanda bunlarla sınır komşusu da olmuştu. Bu durum iki dost devletin karşılıklı hoşgörü ve diplomasi anlayışlarında da değişikliğe gitmelerine neden oldu. Bilhassa Fatih’in İstanbul’u feth etmesi onun İslam dünyasında itibarının bir anda inanılmaz derecede yükselmesine neden oldu. Fakat bu yükselme ile birlikte başta Memlûk olmak üzere İslam devletlerinin idareci kesimi arasında bazı endişeleri de beraberinde getirdi. Osmanlı-Memlûk ilişkileri bir anda gerginleşti. Çünkü İslam dünyasının mutlak egemeni konumunda olan Memlûk Devleti, bu egemenliğini yakın bir gelecekte kaybedecektir. Adeta bir eksen kayması yaşanmaktaydı. Bu da Memlûk Devleti tarafından kabul edilebilir bir durum değildir. Fatih’in “padişah-ı İslam”, “hazret-i hilâfet penah” unvanlarını da kullanmaya başlaması Memlûklerin endişesini hat safhaya çıkarmıştır.
Osmanlı Devleti’nin haber kaynakları nelerdir?
Osmanlı Devleti kuruluştan itibaren birçok haber alma tekniği kullanmıştır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:
Gönüllü Casuslar: Osmanlı Devleti gönüllü casuslardan kuruluş döneminde etkin bir şekilde yararlanmıştır. Gönüllü casuslar yeni kurulan beyliğin genişlemesinde önemli görevler üstlenmişlerdir. Yeni fethedilen bölgelerden bilgiler bu casuslar aracılığı ile alınıyordu.
Ücretli Casuslar: Bu casuslara devlet, yaptıkları iş karşılığı belli bir ücret ödemiştir. Bilhassa XVI. yüzyılın ortalarından itibaren bu ücretli casusların varlığından bahsedebiliriz.
Martoloslar: Asli görevleri askerlik olan bu teşkilatın yaptığı işler konusunda tam bir mutabakat olmamakla birlikte casusluk faaliyetinde bulunmuşlardır. Martolosların Osmanlı devlet yapısı içerisindeki muhtevası tarihi literatür içerisinde değişiklik göstermektedir. Öyle ki Martoloslar, kuruluş devresinde haberci ve casus olarak hizmette bulunurken, XV. yüzyılda yapılan değişiklerle akıncı, kale muhafızı, derbentçi ve maden bekçisi gibi askeri görevleri bulunan bir teşkilat olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu grup yapmış oldukları hizmet karşılığında bazı vergilerden ve rüsum-ı raiyyetten muaf tutulmuşlardır.
Voynuklar: Asli görevi casusluk olmayan Voynuklar savaş dışındaki zamanlarda casus olarak da kullanılmıştır. Bilhassa bunlar birden fazla dil bilmeleri sebebiyle, bu iş için daha çok tercih edilmişlerdir.
Esirler-Dil Alma: Savaşlarda esir düşen kişilerden bilgi alma geleneği ilk kurulan devletlerden beri var olan bir yöntemdir. Osmanlı Devleti de bu yöntemi her zaman kullanmıştır. Dil alma yöntemi, düşman hakkında bilgi almak açısından yakalanan esirlerden elde edilen bilgilere verilen addır. Sefer sırasında dil almakta yardımcı olanlara tımarlar verilmiştir.
Din Adamları, Asilzadeler ve Diğer Gruplar: Osmanlı Devleti Balkanlardaki din adamları ve asilzadelerden zaman zaman bilgi alma yoluna gitmiştir. Bilhassa yükseliş döneminde Osmanlılar, kendi ülkelerine kırgın bazı din adamları ve asilzadelerden casus olarak faydalanmıştır. Fatih Sultan Mehmed’in, sarayına getirttiği İtalyan sanatçılardan ülkeleri hakkında bilgi edindiği bilinmektedir.
Tüccarlar ve Seyyahlar: Tüccarlar tüm dönemlerin en çok bilgi kaynağını oluşturan zümresidir. Tüccar kervanları iyi bir istihbarat kaynağı olduğu gibi mükemmel bir kültür taşıyıcılığı görevini de yerine getirmekteydiler. Tarih boyunca yollar, yolcular ve kervanlar hep önemini korumuştur. Hatta kervanlar kültürlerarası iletişimin en önemli aktörlerinden birisi olmuşlardır.
Sınır Beyleri ve Akıncılar: Akıncıların en önemli görevleri bilhassa Balkanlardaki devletlerin ahvalini Osmanlı merkez teşkilatına aktarmaktı. Osmanlı devleti casusluk faaliyetlerinde sınır boylarında oturan ve devamlı komşu ülkelerle diplomatik ve siyasi ilişkilerde bulunan beylerden de istihbarat alanında istifade etmiştir.
II. Abdülhamid Han diploması dehası diye kabul ediliyor. II. Abdülhamid’in diplomasi anlayışına dair neler söylemek istersiniz?
Bu doğrudur. Osmanlı sultanları içerisinde diplomasiyi en iyi şekilde kullanan sultanların başında II. Abdülhamid gelir. Bunu dost ve düşmanları hep takdir etmiştir.
Sultan II. Abdülhamid, emperyalist güçlerin her türlü faaliyetlerini çok iyi tahlil etmiş ve her attıkları adımları yakından takip etmiştir. Mesela Osmanlı kaynaklarında el-Cezire olarak adlandırılan Kuzey Irak ve çevresi tarih boyunca sürekli önemli bir yerdi. El-Cezire’nin bir parçası olan Musul, Telafer ve Kerkük çok verimli toprakların yanı sıra stratejik ulaşım yollarının ve kervan güzergâhının merkezinde yer almaktaydı. Bu özellikleri ile dikkat çeken bölge ile, batılı sömürgeci devletler XVIII. yüzyılın başından itibaren yakından ilgilenmeye başlamışlardır. Bu derece önemli bir ticaret yolu ile birlikte verimli topraklar üzerinde bulunan bölgeye İngilizlerin ve sömürgeci devletlerin ilgisi II. Abdülhamid dönemine doğru biraz daha arttı. Bunun nedenlerinden birisi bölgenin zengin petrol yataklarına sahip olması, diğeri ise Hindistan sömürge yolu üzerinde olması idi. Sultan II. Abdülhamid büyük bir ileri görüşlülük ile bölge topraklarının bir kısmını 1890 yılında “Emlâk-ı Şahâne” haline getirdi. Fakat İttihat ve Terakki yönetimi bu toprakları yeniden eski haline dönüştürdü. Bu durum ise işgalci devletlerin emeline hizmetten başka bir yarar sağlamadı.
Sultan II. Abdülhamid Çin, Japonya, Hindistan, Açe, Cambi, Cava, Singapur, Endonezya, Sumatra gibi Osmanlı coğrafyası dışında yaşayan Müslümanlarla da yakından ilgilenmiştir. Siyasi ilişkilerinin yanı sıra kültürel faaliyetlere ağırlık vermiş, imparatorluk dâhilinde yeni eğitim kurumları gibi, Çin’de bir okul açılması için çalışmıştır. Abdülhamid’in buralara ilgisi şehzadeliği döneminde başlamıştır. Tahta oturduktan kısa bir süre sonra da İttihad-ı İslâm siyasetini hayata geçirmek amacı ile Hindistan’a ve dış Müslümanlara ilgisi biraz daha yoğunlaşmıştır. Bunda İngiltere’nin yayılmacı politikası ve buna karşı Müslümanlar arasında bir bilinç oluşturma arzusu da etkili olmuştur. Abdülhamid Hindistan uleması ile temasa geçmesinin yanı sıra basın yayın organları, Osmanlı şehbenderleri, tarikat ileri gelenleri, nüfuzlu kimseler başta olmak üzere birçok yöntemle Osmanlı toprakları dışında yaşayan Müslümanlar üzerinde etkili olmak için çalışmıştır.
Osmanlı diplomasisinde İslam’ın belirleyiciliğine dair neler söylenebilir?
Elbette İslam, aile hayatından devlet hukukuna, toplumsal ilişkilerden milletler arası ilişkilere kadar birçok alanda belirleyici olmuştur. Osmanlı Devleti de bir İslam devleti olduğuna göre diplomasi alanında da İslam’ın kurallarına riayet etmiştir.
Diplomasi ve dış ilişkilerin düzenlenmesinde de dini prensiplerin çok önemli bir yerinin olduğu aşikârdır. Ulemanın ve dini kurumların başı olarak şeyhülislam devlet işleyişine zaman zaman doğrudan müdahale ederdi. Hatta devlet işleyişi ile ilgili önemli birçok konuda padişahın en başta danıştığı kimselerin başında şeyhülislam gelirdi.
Kuruluştan itibaren devletlerarası ilişkilerin, “darü’l-harb” ve “darü’l-İslam” kavramı içinde ele alınması, Batı’dan gelen temsilcilerin eman telakkisine göre muamele edilmesi, dinin Osmanlı dış ilişkileri ve diplomasi anlayışı üzerinde tesirini göstermesi açısından önemlidir. Gayrimüslim bir kişi ister dinin eman anlayışı gereği ister zimmî statüsünde olsun Osmanlı sınırları içerisinde devlet koruması altında sayılırdı.
Osmanlı’yı güçlü yapan unsurlar arasında diplomasiyi nereye konumlandırabiliriz?
Osmanlı, diplomatik kuralları en başından beri bilmekle birlikte güçlü olduğu dönemlerde kendine özgü bir diplomasi geliştirmiştir. Mesela Sokullu Mehmet Paşa “Ahidnameler birer cansız varlıklardır. Bunlara ruh veren devletlerin güçleridir.” diyerek diplomasi kurallarının devletin gücü ile orantılı olduğunu en iyi şekilde ifade etmiştir.
Osmanlı Devleti, kuruluştan başlayarak 18. yüzyılın sonlarına kadar hatta 19. yüzyıla kadar geçici diplomasi geleneğini sürdürmüştür. Bunun temel nedeni, Osmanlı Devleti’nin kendisini Batı devletlerinden üstün görmesidir. Bilhassa yükselme döneminden Karlofça Antlaşması’nın imzalanmasına kadar geçen dönemde, Osmanlı Devleti’nin Batı’yı yakından tanıma gibi bir endişesi olmamıştır. Hatta Batı başkentlerinde temsil edilmeyi onur kırıcı olarak kabul etmiştir. Bunun yanı sıra başka ülke nezdinde temsil edilmeyi, o ülkeyi tanıma anlamına geleceği için başka ülkelerde sürekli elçilik açmayı diplomasi anlayışına aykırı görmüştür. Karlofça Barış Antlaşması’na kadar Osmanlı Devleti’nin uyguladığı tek taraflı diplomasi, Avrupa devletleri üzerinde psikolojik bir baskı da oluşturmuştur. İstanbul’a gelen elçileri de Osmanlı Devleti’ne duyulan saygı veya korkunun bir tezahürü olarak kabul etmiştir. Bunun sonucu olarak da gelen elçilerin tüm masrafları Osmanlı hazinesince karşılanmıştır. Özetle Osmanlı Devleti’nin diplomatik kurallar ve diplomasiden anlamadığına yönelik düşünceler mesnetsiz ve taraflı yaklaşımlardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.