Ana sayfa - Manşet - Osmanlı’nın Korkusuz Süvarileri: Deliler / Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

Osmanlı’nın Korkusuz Süvarileri: Deliler / Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

Osmanlı askerlerini, kuruluş tarihinden itibaren ele aldığımızda, belki de o üç asır boyunca, Cenab-ı Hakk sanki “Bütün zaferler sizin” diye vermiş.

Herhalde yeryüzünde bu kadar savaşa girmiş ikinci bir ordu yoktur ve bu ordunun o kadar çok kolları var ki, Osmanlıların ordu kollarının, ordu mensuplarının onlarcasını sayabiliriz. Bunların en meşhurlarından bir tanesi de “Deliler”dir.

“Deliler”, Osmanlıların eyalet sınıfı askerlerindendir. Yani daha çok uçlarda bulunan beylerin emrinde olarak savaşa girerler. Enteresan bir kuvvettir. Zaten gözü pek olmaları, cesaretleri, yiğitlikleri, kahramanlıkları, ölümden asla korkmamaları sebebiyle onlara “Deliler” namını verdiler.

“Deliler”, Osmanlı askeri sınıfının bir ocağıydı ve bunların ocakları bayrak diye anılırdı. 50-60 kişiden meydana gelirdi bu bayrak ve bunların birkaç tanesi bir delibaşının emrine verilirdi. Öyle herkes bu ocağa giremezdi. Ocağa girmek için öncelikle Müslüman olmak şarttı. Türk olmak şart değildi; bu ocakta Türk, Hırvat, Sırp, Boşnak, Arnavut, her milletten insan bulunabilirdi.

Ocağa ilk girecek olanlara zobu denilirdi ve bu zobular ilk önce bir ocakbaşının emrine girerdi ve orada bir sınavdan geçerdi. Burada ölümden asla korkmadığı, din ve devlet uğruna her türlü hizmete severek katlanacağı; savaşın hangi anında olursa olsun, hangi görev verilirse verilsin asla geri durmayacağı ve ölümden kaçmayacağı üzerine kesinlikle söz verirdi. Tabii, elbette ki kendilerinde güç, kuvvet, dayanıklılık gibi birtakım fiziki hasletler aranırdı; ancak, bunlara söz vermesi esastı ve bu söze uymayan bir deli, başından kalpağı çıkartılır, en zelil bir hale düşürülür ve ocaktan kovulurdu. Yani öldürülme gibi cezai müeyyideyi gerektiren bir husus yoksa sözünden döndüğünde ona verilebilecek en ağır ceza ocaktan çıkarılmaktı.

“Deliler”in kıyafetleri çok enteresandı. Pars, leopar, arlan, sırtlan, kurt, benekli sırtlan; bunların postlarından yapılmış elbiseler giyerlerdi. Kalpakları, yine aynı şekilde, bu hayvan derilerinden yapılırdı. Onun için, “Deliler” hücuma geçtiği zaman, sanki aslanlar, kaplanlar, sırtlanlar, ayılar ordusu hücuma geçmiş gibi olurdu; in midir, cin midir, ne olduğu asla anlaşılamazdı.

“Deliler” Hazreti Ömer Efendimiz’e mensubiyetlerini ifade ederlerdi. Onlar, “Kalpaklarımız Hazreti Ömer Efendimiz’in çizmesinin koncuğundandır.” diye ifade ederlerdi. Koncuk ne demektir? Ayakkabının ayağın bileğinden üst kısmına konç, koncuk adı verilirdi. Ayakkabının üst kısmı. İşte, “Hazreti Ömer Efendimiz’in çizmesinin üst kısmından yapılmıştır bizim başlığımız ve mensubiyetimiz o müşarünileyhe dayanır.” diye, bunu övünerek ifade ederlerdi. Hazreti Ömer Efendimiz, adaletin, kahramanlığın, yiğitliğin timsalidir. Yeniçerilerin “Pirimiz, üstadımız Hacı Bektaş-ı Veli” diyerek, oradan Hazreti Ali’ye bağlanması gibi; pehlivanları Hazreti Hamza’yı pir kabul etmeleri gibi. Osmanlıların her birisi bu şekilde ocakları bir Sünniliğe bağlamakta ve onun da en üst kademesinde sahabe-i kiram efendilerimize kadar dayandırmaktaydılar.

“Deliler”, Osmanlı ordularının savaşlarında en önde giderlerdi, en önünde “Deliler” yer alırdı orduların ve düşmanla karşılaştıklarında ilk bunlar harbe girerdi. Düşmanın öncü birliklerini yarmada, dağıtmada, korkuya uğratmada müthiş başarı sağlarlardı. Mesela, Kanuni Sultan Süleyman Mohaç Savaşına girdiğinde, özellikle Bosna Beyi Gazi Hüsrev’in yanında, emrinde tam 10 bin kişilik bir “Deliler” kuvveti vardı ve bunlar savaşa girdiği zaman Macar birliklerini müthiş bir korkuya ve bozguna uğratmışlardı.

Savaşlarda en önde gittikleri için düşmanın öncü kuvvetlerini dağıtırlar veya düşmanın asıl kuvvetlerine göründükleri zaman müthiş bir korku salarlardı. Yine casusları ele geçirmede, düşmandan haberdar olmada bunlar büyük başarı sağlarlardı. O uç beylerinin emrinde bunlar çok büyük görevler ifa etmişlerdir. Mesela, Kanice Müdafii Tiryaki Hasan Paşa’nın düşmanı bozguna uğratmasında “Deliler” müthiş gayret göstermişlerdi. Keza Estergon’u alan Lala Mehmet Paşa’nın emrinde yine “Deliler”in büyük faydalarını görmekteyiz. Keza Uyvar’ın fethinde Fazıl Ahmet Paşa’nın emrinde “Deliler” büyük gayret göstermişlerdi. Hatta “Kale duvarları yıkıldığı zaman görülmemiş bir toprak tabya meydana çıkmıştı.” diye ifade edilir; 200 tane “Deli” birliği o toprak tabyaya tırmanmış, tırmana tırmana kale ucuna, üzerine korkunç humbaralar atılırken, tüfeklerle kurşunlar yağdırılırken, bunlar kale bedenlerine kadar çıkmış, iki saat vuruşup geri dönmüştü. Bu 200 “Deli” kuvvetinden ancak birkaç kişi şehit düşmüştü. Düşmana öyle bir korku salmışlardı ki; dediler ki, “Ya bunların diğer birlikleri de hücuma geçtiğinde biz nasıl dayanacağız?!” Uyvar işte o gün teslim olmaya karar vermişti.

“Deliler”, gerçekten, akıl almaz vuruşmaları, gayretleri, çatışmaları, korkusuzluklarıyla Osmanlı askeri gücü içerisinde düşmanı korkutmakta müthiş nam salmışlardı. Osmanlı’nın son dönemlerinde, 19. yüzyılda dahi “Deliler”in atılganlıklarının ve savaşçılıklarının aynen devam ettiğini görmekteyiz. Mesela 1828-29 Osmanlı-Rus Savaşını anlatan İngiliz Sir Adolphus, gözlemlerinde o kadar ince noktalara değiniyor ki bunlarla ilgili. Şöyle anlatıyor bu savaşı: “Kelefçe Meydan Muharebesinde Türk süvarisini gördüm. ‘Deli’ denilen Türk akıncı süvarileri ‘Allah Allah!’ diyerek, bağırarak, atlarını Rusların üzerine doğru sürdüler. Kale düzeni halini almış Rus birlikleri bu taarruza tahammül edemeyip dağıldı. İki saat süren bu taarruzda Türk süvarisi adeta spor yapıyor gibiydi; Türk süvarisi Rus piyade birliklerinin acziyle eğleniyor, Türk piyadeleri ise muharebeye karışmayıp adeta seyrediyorlardı.”

“Deliler” atlarına çok hâkimdiler. Günlerinin çoğu at üzerinde geçerdi. Eğitimleri sert ve çok disiplinliydi. Atlarını daima muharebe sahasının şartlarına göre terbiye ederler; eğitimde atlarını alevlere bürünmüş fıçılara, silah ateşine, domuz ayaklarına doğru sürer ve yüz duvardan aşırırlar. Onun için bunların atları muharebe meydanına girince ürkmez.

“Deliler” atlarını sürmedeki maharetleri kadar dörtnala giderken nişan almaları ve vurmalarıyla da meşhurdurlar. Çok keskin nişancıdırlar. Cirit atmada üzerlerine yoktur. Hiçbir süvari bunlarla teke tek dövüşemez; onun için tek bir netice vardır, o da mağlubiyettir.

Ne yazık ki, Osmanlı’nın son dönemlerinde askeri disiplinsizlik zamanla bunlara da yansıdı ve II. Mahmut Han Yeniçeri birliklerini ortadan kaldırdıktan sonra Anadolu’ya dağılan bu “Deliler”in de şekavetlere başlamaları sebebiyle, daha sonra, 1830’lu yıllardan sonra bu ocak da kaldırılmak durumunda kaldı. Elbette ki Anadolu’ya gidip şekavede karışmayanlar askeri sistem içerisine alındılar ve Deliler Ocağı kaldırılmış oldu. Bunu kabul etmeyenler ise öldürüldüler, cezalandırıldılar. Böylece Deliler Ocağı da tarihe karıştı.

“Deli” birlikleri II. Mahmut Han döneminde kaldırıldı. Ama namı, nişanı o kadar çok konuşuldu ki, o kadar çok anlatıldı ki “Deliler”in, “Zaferleri sizin diye vermiş Yaradan, Süleyman Şah soyundan Al-i Osman geliyor.” diye, onların bu şanları tarihlere hep kazındı, unutulmadı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.