Ana sayfa - Manşet - Osmanlı’da Seyyidliğe Dair Bir Müessese “Nakibü’l-Eşrâflık Kurumu” / Dr. Ayhan Işık

Osmanlı’da Seyyidliğe Dair Bir Müessese “Nakibü’l-Eşrâflık Kurumu” / Dr. Ayhan Işık

Osmanlı’da Seyyidlikle ilgili kurumsal yapılarda neler dikkati çekiyor, bu kurumun fonksiyonel özelliği nedir?

Seyyidlikle ilgili kurumsal yapı olarak Nakîbü’l-eşrâflık müessesesi var. Bu kurum direkt şeyhülislamlığa bağlıdır. Başındaki görevliye de “Nakîbü’l-eşrâf” denir. “Nakîbü’l-eşrâf” bu şerefli soyun yardımcısı, vekili, koruyucusu manasına geliyor. Nakîbü’l-eşrâf merkezde bulunuyor ve Osmanlı topraklarındaki tüm vilayet, sancak ve kazalarda da Nakîbü’l-eşrâfın vekilleri var. Bu vekillere de Nakîbü’l-eşrâf kaymakamı deniyor.

Nakîbü’l-eşrâf kaymakamları da Seyyid mi?

Evet, Nakîbü’l-eşrâf kaymakamları da Seyyid’dir. Onlar da yine toplumun hoşgörüsünü kazanmış, kanaat önderi vasfındaki kişilerdendir. Nakîbü’l-eşrâf kaymakamının, bulunduğu bölgenin kadısı veya müftüsü veya medresenin müderrisi yani ilim-irfanla uğraşan bir kişi olduğunu görüyoruz. Yani Nakîbü’l-eşrâf kaymakamlığı görevi tek başına münferit bir görev değil; bu görevin yanında müderrislik, müftülük, kadılık, naiblik gibi daha farklı görevleri de uhdesinde bulundurabiliyor. Eğer bulunduğu bölgelerde bir vakıf varsa -ki birçok bölgede vakıflar kurulmuştur- bu vakıfların yönetimini de yine Nakîbü’l-eşrâf kaymakamlarının üstlendiğini görüyoruz. Nakîbü’l-eşrâf kaymakamları bir nevi o bölgenin her şeyi konumunda; vakıfların yönetiminde, bölgenin fetva makamında, yargı makamında görev almaktalar.

Nakîbü’l-eşrâf kaymakamları bulundukları bölgelerdeki Seyyidleri tespit ediyor, Seyyidlerin İslam ahlakını öğretmesine katkı sağlıyorlar. Zaten Seyyidleri daha çok ilmiye sınıfında görüyoruz, genelde diğer meslek gruplarında yer almıyorlar. Ki Seyyidlere de yakışan, onlara uygun görülen meslek de ilmiye teşkilatı içerisinde olmak. O nedenle, Seyyidlerin, Seyyid ailelerin daha çok ilim ve irfanla uğraştıklarını ya da tekkelerde gönül ehli insanlar olduğunu görüyoruz. Tekkelerdeki şeyhlerin de yine Seyyid olduğunu görüyoruz. Tabii, ticaretle uğraşan Seyyidler de var; ama çok alelade işlerle uğraşan Seyyidlerin olmadığını görüyoruz. Nakîbü’l-eşrâf kaymakamları da kendi bölgelerindeki Seyyidlerin kendilerine uymayacak işlerle ilgilenmemesini de sağlıyorlar.

Seyyidlerin de bazen sosyal ilişkiler açısından birtakım sıkıntılarının olduğu durumlar da olabiliyor. O dönemde de Seyyidlerin gerekli yargılanma ve hukukî işlemleri de Nakîbü’l-eşrâf kaymakamları tarafından yapılıyor. Aslında bu da bir imtiyazdır. Hukuk önünde bir ayrıcalık yok. Yani kişi suç işlemişse, suç sabit olmuşsa ona cezai müeyyide uygulanıyor. Fakat Hazreti Peygamber’e (s.a.v.) hürmeten, Hazreti Peygamber’in nesebine hürmeten, Seyyidler toplum önünde cezalandırılmıyor ve normal kadılar, hâkimler tarafından değil de bizzat Nakîbü’l-eşrâf kaymakamları tarafından cezalandırılıyor. Hatta bunlarla ilgili fermanlar yayınlanıyor. Nakîbü’l-eşrâf kaymakamının atama menşurunda şu şekilde yazıyor: “Sivas vilayetine Nakîbü’l-eşrâf kaymakamı olarak atandınız.” “Seyyidlerin soyunu muhafaza edeceksin, onları ehli örfe rencide ettirmeyeceksin.” yani yerel yöneticilere ezdirmeyeceksin; “Herhangi bir şekilde hukukî bir durum söz konusu olduysa, onların davalarını sen göreceksin, cezai müeyyide uygulanacaksa onu da bizzat sen yapacaksın.” Nakîbü’l-eşrâf kaymakamı Seyyidlerin her türlü hal ve hareketinden sorumlu, suç işlemişse de onun cezasını tatbik etme görevi Nakîbü’l-eşrâf kaymakamına veriliyor. Burada da yine Hazreti Peygamber’e hürmeti görüyoruz.

Seyyidlerin başlarında yeşil sarık vardır ve Osmanlı dönemi boyunca yeşil sarığı Seyyidlerin dışında hiçbir kimse takmazdı. Bu imtiyaz kanunla sadece Seyyidlere verilmiştir. Çünkü toplumda onların Seyyid olduğu belli olacak ki, halk da onlara hürmet göstersin. Eğer Seyyid olmayan birisi bu kıyafeti giymişse, ona birtakım cezai müeyyideler uygulanıyor. Eğer bir Seyyid’e bir ceza uygulanacaksa başındaki Seyyidlik alameti dediğimiz yeşil sarık alınarak cezai müeyyidesi tatbik ediliyor ve ondan sonra da aynı hürmetle tekrar Seyyidlik emaresi olan sarığı kendisine iade ediliyor.

Seyyidlerin tespitinde, kayıt altına alınmalarında ne gibi kriterlere bakılıyor? Nakîbü’l-eşrâf defterleri ve bu defterlerin sistematiği hakkında bilgi verir misiniz?

Osmanlı Devletin’de bir kişi eğer Seyyidse, Seyyidlik sınıfına dâhil olacaksa, kendi nesebini, Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) neslinden geldiğini başında Nakîbü’l-eşrâfın olduğu “nikabet meclisi”nde yani bugünkü manada bir nevi bilirkişi heyetinin huzurunda kişinin Seyyidliğini ispatlaması gerekiyor. Bu mecliste hangi neseple birlikte Seyyid olduğunu; yani dedesi, büyük dedesi, bu şekliyle Hazreti Peygamber’e kadar uzanan silsilesini sunuyor. Bu meclistekilerde daha önceki kadim dönemden kalma şecereler varsa, o şecereler de inceleniyor ve o şecere ile kişinin irtibatı da sağlanmış oluyor. Kişinin elinde sahih bir şecere olabiliyor ama şecereyi getiren kişi ile şecerenin bir ilişkisinin olup olmadığına da bakılıyor. Nakîbü’l-eşrâfın kendisi de meclistekiler de nesep uzmanı ve bütün Seyyid ailelerini bilip tanıyorlar. Kişinin böyle bir heyetin huzurunda Seyyidliğini ispatlaması bekleniyor. İspatladıktan sonra da, kişinin bulunduğu bölgede kadimden beri bir Seyyid ailesi olması gerekiyor. Yani bir yere taşınan bir Seyyid, daha orada ikamet edeli 1 yıl olduktan sonra, Nakîbü’l-eşrâfın huzuruna gitmişse, ona Seyyidlik belgesi verilmez. Çünkü kadimden beri o bölgede yaşadığını ispatlaması lazım. O bölge halkının da “Bu kişi Seyyid’dir, kadimden beri bunun kendisi, dedesi, büyük dedesi bu bölgede yaşıyor ve bunlar Seyyid ailesidir.” diye şahitlik etmesi gerekiyor. Ayrıca, eğer soyuyla ilgili daha önceki büyük dedelerinin de Nakîbü’l-eşrâflardan aldığı bir şecere varsa bu şecereyi de delil gösteriyorlar. Eğer tüm bu delillerden olumlu bir sonuç alınmışsa Nakîbü’l-eşrâf tarafından, ismine Siyadet hücceti, Seyyidlik belgesi, Siyadet belgesi denilen bir belge verilir. Bu belge verildikten sonra, Nakîbü’l-eşrâf, kendi tuttuğu Nakîbü’l-eşrâf defterine de kaydını yapar.

Seyyidlik belgesi devletin başka kurumuna gidiyor mu?

Seyyidlik belgesi başka bir kuruma gitmiyor, sadece Nakîbü’l-eşrâfın defterinde tutuluyor ve bir nüshası kişinin kendisine veriliyor.

Eğer kişi bir şekilde bu belgeyi kaybetmişse… Bazen kaybedenler olmuş, bazen de eve bir hırsız giriyor, şecereyi çalıyor, böyle durumlar olmuş. Arşiv kayıtlarında karşılaştığım buna benzer örnekler var: “Evime hırsız girdi, hırsız evdeki sandığın içerisinden şeceremi çaldı.” diyor. Bu durum Nakîbü’l-eşrâfın huzurunda inceleniyor… Belgeler böyle de kıymetli. Hatta bugün de bu kıymet devam ediyor, bu belgeler hürmetle saklanıyor. Dolayısıyla, Nakîbü’l-eşrâfın kendi defterinde bir kaydı olması gerekiyor ki bu belgenin doğruluğu anlaşılsın, herhangi bir şekilde kaybolduysa da yenisinin çıkartılması sağlansın.

Devletin diğer kurumlarıyla irtibat nasıl sağlanıyor?

Eğer bir kişiye imtiyaz verilecekse, vergi, askerlik vs. Nakîbü’l-eşrâf kayıtlarına başvuruluyor. Mesela devlette ilmiye sınıfı içinde naip, kadı, müderris, müftü gibi birtakım görevlere atanırken de Seyyid olmak bir imtiyaz, Seyyid olanlara öncelik veriliyor. Dolayısıyla, aynı göreve talip olan iki kişi varsa, birisi Seyyid, diğeri değilse, Hazreti Peygamber’e hürmeten Seyyid olan tercih edilmiş oluyor. Mesela maliyeden kişiye maaş bağlanacak… Resmî yazışmalarda Nakîbü’l-eşrâfa kişinin Seyyid olup olmadığı soruluyor; bu kişinin Seyyid olduğuna dair Nakîbü’l-eşrâftan giden yazı, belge üzerine de maliyedeki defterlerde bu kişiler Seyyid olarak kaydediliyor ve dolayısıyla da onlara bu maaş bağlanıyor.

Nakîbü’l-eşrâflık makamı ile diğer kurumların da yazışma düzeyinde bir irtibatı var.

Tabii.

Bölgelere atanmış Nakîbü’l-eşrâf kaymakamlarının yetkileri nelerdir, orada kriterler var mı?

Bölgelere atanmış olan Nakîbü’l-eşrâf kaymakamları, bulundukları bölgelerde Seyyidlerden sorumlular, onların hal ve hareketlerinden, yargılanmalarından sorumlular. Fakat bulundukları bölgelerdeki kişilere Seyyidlik hücceti verme yetkileri yok. Hatta atama Nakîbü’l-eşrâf kaymakamının atama menşuruna görevleri yazılırken görevi olmayan hususlar da yazılıyor. Özellikle şu yazıyor: “Herhangi bir kimseye Seyyidlik belgesi vermeyeceksiniz.” Bu özellikle belirtiliyor. “Seyyid olan kişiyi de İstanbul’a, merkeze, Nakîbü’l-eşrâfa bildireceksiniz.” yazıyor. Dolayısıyla, Nakîbü’l-eşrâf kaymakamı, bulunduğu bölgede bir Seyyid var, Seyyidlik hücceti yok, ya da Seyyid varsa, bunu merkezdeki Nakîbü’l-eşrâfa bildiriyor, merkezdeki Nakîbü’l-eşrâfın meclisinde durum inceleniyor ve kişinin Seyyid olduğuna kanaat getirilip karar verilmişse ona Seyyidlik hücceti veriliyor ve merkezdeki Nakîbü’l-eşrâfın defterine kaydediliyor. Yani bölgelerde, vilayet ve kazalarda Seyyidlerle ilgili sadece bilgiler bulunduruluyor; ama merkeze bildiriliyor, merkezde kayıt altına alınıyor. Dolayısıyla, bizim bugün bir kişinin Seyyid olduğuna karar verebilmemiz için Nakîbü’l-eşrâf defterleri içerisinde bir kaydının olması gerekiyor.

Seyyidliği tescil olanlar bulundukları bölgedeki defterde de yer alıyor sonuçta, değil mi?

Resmiyette geçerli olan, merkezdeki Nakîbü’l-eşrâfın defteridir. Nakîbü’l-eşrâf kaymakamının kendi bölgesi için tuttuğu defterler vardır ama bunun devlet açısından bir resmiyeti yok, resmî olan merkezdeki kayıtlardır.

O zaman, şu an söz konusu olan Nakîbü’l-eşrâf defterleri, bizzat İstanbul’daki merkezi Nakîbü’l-eşrâfın defterleri, değil mi?

Evet doğru. Zaten defterlerin üzerlerinde Nakîbü’l-eşrâfın kendi ismi yazar. Örneğin “Nakîbü’l-eşrâf Seyyid Muhammed Muhterem Efendi’nin Defteri” gibi. Nakîbü’l-eşrâfın kendi ismi ve görev tarihi de yazar. Mesela, Seyyid Muhammed Muhterem Efendi ikinci Nakîbü’l-eşraftır. Seyyid Muhammed Muhterem Efendi’nin göreve başladığı tarih bellidir, dolayısıyla kendi döneminde tuttuğu kayıtlar bellidir.

İlk Nakîbü’l-eşrâf kimdir, Seyyid Ali Natta mı?

Seyyid Ali Natta, Osmanlı Devleti’nde Seyyidlerle ilk ilgilenen kişi. Ama o dönemde daha Seyyidlik bir nâzırlık şeklinde, yani bir müessese şekline dönüşmüyor. İlk Nakîbü’l-eşrâf ünvanını alan Seyyid Mahmud Efendi’dir. Seyyid Ali Natta ise, daha müessese oluşmadan öncesinde, Seyyidlerle ilgilenen bir kişidir.

Nakîbü’l-eşrâf defterlerinde bölge alfabetiği var mı?

Bu defterlerde bölge alfabetiği maalesef yok. Çünkü Nakîbü’l-eşrâf merkezde bulunuyor, her bölgeden Seyyidleri defterine kaydediyor. Muhtemelen sonraki süreçte yazılmış bazı defterler var. Bunlarda Seyyidlik hücceti verilmiş olan Seyyidlerin isimleri alfabetik olarak yazılmış. Bu tarzda defterlerimiz var. Orada bölge değil de sadece isim olarak alfabetik tarzda yazılmış.

Bu bir güncelleme mi?

Güncelleme değil de; yine aynı dönemler, ama bir sonraki Nakîbü’l-eşrâftır… Bazen Nakîbü’l-eşrâf kendisi hücceti vermiştir…

Zaten dedelerinden hücceti olan bir aile, kendi dönemlerinde, kendi şecereleri için, kendi devirlerindeki Nakîbü’l-eşrâfa da kaydolarak böylelikle o defterde her yeni neslin şecere kayıtları oluyor, değil mi?

Evet. İşte onları bulabilmesi için defterleri bir sonraki süreçte alfabetik olarak indekslemişler. Dolayısıyla, bir kişi Nakîbü’l-eşrâflığa müracaat ederken mesela “Muhammed Muhterem Efendi zamanında büyük dedeme Seyyidlik hücceti verilmiştir.” diyor. Hüccetler içerisinden bu ismi bulabilmek için, isimleri alfabetik olarak tutulmuş defterler var. Mesela Seyyid Ahmet bin Seyyid Mehmet bin Seyyid Hasan. Dolayısıyla, hüccet verilmiş olan Seyyid Ahmet ise, siz hemen defterdeki alfabetik sırayla elif harfine bakarak Ahmet ismini bulabiliyorsunuz.

Üstelik bölgesi de belli.

Bölgesi de belli olmuş oluyor. Bölge indeksleri daha çok teftişlerde ortaya çıkıyor. Seyyidler; devlet tarafından, Nakîbü’l-eşrâfın başkanlığında gerçekten Seyyid mi, bulunduğu bölgede Hazreti Peygamber’in ahlakını öğretiyorlar mı diye teftiş ediliyor.

Bu, kabul ya da ret açısından mı? Bir mahkeme mi, bir olay üzerine mi, bir şikâyet üzerine mi?

Bu dediklerinizin aslında hepsi de var. Bazen bir şikâyet üzerine. Mesela, farz edelim bir bölgede kadı diyor ki: “Burada yeşil sarık saran bir kişi var, ama elinde Seyyidlik hücceti yok.” Hemen Nakîbü’l-eşrâf kaymakamı ile merkezden Nakîbü’l-eşrâf tarafından görevlendirilen sâdat çavuşları ile kişi alınıp kadı huzurunda mahkeme ediliyor. Eğer Seyyid değilse, Hazreti Peygamber’in soyunu istismar ettiği için ona birtakım cezai müeyyideler uygulanıyor. Eğer Seyyidliği ispatlanmış ise, o zaman Nakîbü’l-eşrâf tarafından deftere kaydı yapılmış oluyor.

Devlet olağan prosedüründe teftiş yapabiliyor. Özellikle 17. yüzyıldan sonra, Seyyidlere verilen imtiyazlardan yararlanmak isteyen, gerçekten Seyyid olmadığı halde kendisini Seyyid olarak gösteren müteseyyid denilen birtakım insanların da türediğini görüyoruz. Bu dönemde daha çok müteseyyidlerin tespitleri için teftişler yapılıyor. Çünkü Seyyid sayısı normalin dışında bir artış gösteriyor. Tespit edilen müteseyyidler de defterlere kayıt ediliyor.

Teftiş tutanağında mesela diyor ki: “Yapılan teftiş neticesinde bu belgeyi sahte bir yolla ele geçirmiştir.” Bazısı da diyor ki: “Elinde Seyyidlik belgesi yok, sırf imtiyaz için bunu yapmıştır.” Bazısı da diyor ki: “Nakîbü’l-eşrâfın mührünü taklit etmiştir; dolayısıyla şecere sahtedir.”

Yoksa, Nakîbü’l-eşrâflık makamından alınmış bir belge sahte olamıyor.

Evet, olamaz. Çünkü çok sıkı bir inceleme yapılıyor, detaylı bir şekilde tahkik ediliyor. Bu belge ciddi bir inceleme-araştırmadan sonra veriliyor. Seyyidlik belgesi Osmanlı’da en zor alınan belge diyebilirim. Bu belgeyi almış olan kişiler de belgelerini sıkı sıkıya saklıyorlar. Genelde de üzerlerinde taşıyorlar.

Defterlerde Osmanlı toprağının her yerinden kayıt olabiliyor mu?

Evet, zaten defterlerin özelliği bu… Yani bir Nakîbü’l-eşrâf defterinin içerisinde Konya’dan da kayıt var, Eskişehir’den de kayıt var, Karadeniz’den de kayıt var, Balkanlar’dan da kayıt var. Dolayısıyla bir Nakîbü’l-eşrâf tüm Osmanlı topraklarından sorumlu olduğu için, tüm bölgelerle ilgili kayıtları defterde görebiliyoruz.

Yani tutulma biçiminin çok muhkem bir sistematiği var, öyle anlaşılıyor.

Evet, defterlerin kendi fizikî yapıları da öyle. Mesela çok güzel tutulmuş, yazıları çok düzgün, hatları çok güzel bir hatla tutulmuş, kapakları tezhipli, süslemeli. Defterlere baktığımız zaman yine Hazreti Peygamber’e hürmeti görüyoruz, bu hürmet defterlerin fiziki özelliklerine de yansıyor.

Abdülhamid Han’ın İstanbul Müftülüğü’ndeki o kütüphaneyi bizzat kendi yaptığı söylenir, doğru mudur?

Nakîbü’l-eşrâf defterlerinin içerisinde bulunduğu “Şeriyye Sicilleri Arşivi”ni cennetmekân Sultan II. Abdülhamid Han yaptırmıştır. Hatta içerisindeki dolapların yapımında da bizzat Sultan’ın kendisi marangoz olarak çalışmıştır. Dolaplarda müthiş bir sanatsal cazibe var. Özellikle sanatlı kısımlar dediğim, taçlı, tuğralı kısımlar Sultan’ın bizzat elinden çıkmıştır. Bu dolapların içerisinde Nakîbü’l-eşrâf defterleri saklanıyor. Hatta bu arşivde orada görev yapacak olan kişiye ikaz niteliğinde Hattat Abdülkadir Sarnıç Efendi’nin yazmış olduğu bir hat levhası var. Şöyle yazıyor:

Ey muhafız bu dolap içre ne var bilesin

Toplamışlar Hz. Peygamber’in silsilesin

Yüzlerini süresin, tozlarını hem silesin

Sakınup terk-i edepten yemiyesin sillesin

Safha-i evrakını elin ile pak düresin

Ayn-ı kevsermiş meğer, feyzanını bak göresin

Şer‘înin mahzenine muhteremâne giresin

Ola kim, matlab ve me’mûline nâgâh iresin.

(Nemekahû Abdülkadir. Muharrem 1368)

Bu beni çok etkilemişti. Her girdiğimde orada bir hürmetsizliğin olamayacağını, oraya ayrı bir hürmet gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Kaç adet Nakîbü’l-eşrâf defteri var?

Şu anda defterlerin son tasnifteki net sayısı 47’dir.

İslam dünyasında, bu defterlerin dışında, başka nesebnameler, nesep bilgileri içeren başka kaynak var mıdır?

Osmanlı için söylemek gerekirse, birinci el kaynağımız Nakîbü’l-eşrâf defterleridir. Tabii, Seyyidlerle ilgili şöyle de bir şey düşünmemek lazım: Yani “Bütün Seyyid bilgileri bu Nakîbü’l-eşrâf defterlerindedir, bu defterde yoksa bu kişi Seyyid değildir.” gibi bir algı yanlıştır. Bunu özellikle belirtmek isterim. Çünkü elimizdeki defter sayısı 47 tanedir. Takdir edersiniz ki 600 yıllık bir Osmanlı döneminde 47 tane defterin Seyyidler için çok az bir sayı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 600 yıldan bahsediyoruz, Hazreti Peygamber’in ahlakını tüm Osmanlı topraklarına getirdiklerinden bahsediyoruz, her bölgeye yerleşmişlerdir diyoruz ama belli sayıda Seyyid ailesi kayıt altında diyebiliyoruz, bu 47 defter sayısı gerçekten çok cüz’i bir sayıdır. Onun için, Seyyid kayıtlarını içeren başka defterler de vardır, bunlara da bakmak gerekir. Mesela özellikle Osmanlı Arşivinde maliye ile ilgili, Maliyeden Müdevver defterler var, bunlar da bizzat maaş verilmiş olan Seyyidlerin kayıtlarının olduğu defterlerdir. Yine bazı bölgelerin Tapu Tahrir defterleri var, bu tahrir defterleri içerisinde de Seyyid kayıtları var. Hatta ben gittiğim bir bölgenin kayıtlarını görmüştüm -Eskişehir olması lazım- bir vakıf tahririydi, içerisinde ne kadar Seyyid varsa hepsi tek tek yazılmıştı, köy köy yazılmıştı. Böyle çok detaylı bir defterdi. Vakıf defterlerinde de, özellikle vakıf tahrirlerinde de Seyyidlerle ilgili bilgiler var. Yine Osmanlı arşivinde Şikâyet defterleri, Mühimme defterleri ve Ahkâm defterleri dediğimiz defterler var. Bunlar direkt hükümlerle ilgili defterler, yani devletin işleyişiyle ilgili defterler. Dolayısıyla, Ahkâm, Şikâyet ve Mühimme defterleri içerisinde de Seyyidlerle ilgili çokça malumat var. Kime hüccet verilmişse, kime imtiyaz tanınmışsa, onlarla ilgili yapılan işlemleri Ahkâm, Şikâyet ve Mühimme defterlerinde görebiliyoruz.

Defterlerde isimlerinin başında “es-Seyyid” ibaresi olmasından mı anlıyoruz?

Sadece es-Seyyid ibaresi değil… Şöyle ki, bir Seyyid’e imtiyaz tanınmışsa, bu, devletin resmî defterlerine de kaydediliyor. Mesela, Sivas vilayetinde bir Seyyid’e bir imtiyaz tanınacaksa, ona bir ferman gönderilecek, ferman gönderilirken, falanca Seyyid’e tanınmış olan imtiyazı yazıyor. Yani Seyyidlik belgesini aldı, ona imtiyaz padişah tarafından tanınacak; dolayısıyla, padişah bunu bir fermanla o bölgeye bildiriyor. O fermanların kaydedildiği defterler ahkâm ve şikâyet defterleri.

Yine özellikle tercüme-i hal dediğimiz defter ve dosyalarda da Seyyidlerle ilgili kayıtlar var.

Tercüme-i haller sicill-i ahvâl mi?

Evet, sicill-i ahvâl. Çünkü Seyyidler daha çok ilimle uğraşıyor, ilmiye teşkilatı içerisinde bulunuyorlar. İlmiye teşkilatı içerisinde görev alan Seyyidlerin kayıtları da tercüme-i hal varakası dediğimiz bu varakalara yazılıyor, kendi nesep bilgisi de yine orada belirtiliyor. Yani eğer Hazreti Peygamber’in soyundan, Hazreti Hüseyin’in nesebine mensupsa, açık açık “Hazreti Hüseyin’in nesebindendir.” diye belirtiliyor. Ve aynı zamanda nesepnamesini de şeceresini de yine dosyasında görebiliyoruz. Dolayısıyla bunlar da bizim için çok önemli kaynaklar. Mesela benim böyle tespit ettiğim çok defter var. Nakîbü’l-eşrâf defterinde kaydı yok; ama dosyasında Seyyid olduğu, şeceresi belli. Dolayısıyla, tek defter Nakîbü’l-eşrâf defterleri değildir.

Ama gidip Nakîbü’l-eşrâfta tescil eylememiş.

Belki tescil edilmiş ama o defterler elimizde yok. Çünkü defter sayısı çok sınırlı, 47 tane defter var. Defterlerin, benim kanaatimce yüzlerce olması lazım.

Mesela Sâdat-ı Kiram’ın esami-i maaş defteri var.

Evet, onlar da Seyyidlerle ilgili defterler. Onun için, bir soy-nesep araştırmasında bu defterlerin hepsine bakılması gerekiyor.

Çok kıymetli bilgiler verdiniz, çok teşekkür ediyoruz.

Ben de teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.