Ana sayfa - Son Sayı - Osmanlı Yadigarı Şefkat Yuvası Darülaceze / Darülaceze Başkanı Hamza Cebeci

Osmanlı Yadigarı Şefkat Yuvası Darülaceze / Darülaceze Başkanı Hamza Cebeci

Darülaceze ziyaretimizde Başkan Yardımcısı Sayın Ahmet Malatyalı Bey mütebessim çehresi ile bizi karşıladı. Tarihin trajik hayatlara şahitlik ettiği bir mekândayız. Burada yaşanan acılardan mıdır yoksa tarihe küskünlüğünden midir bilinmez, sessiz bir çığlık var yüreklere dokunan. Başkan Hamza Cebeci Beyefendi tarihi mekânın manevi sözcüsü misali. Sorduğumuz sorulara sarih bir şekilde cevaplarımızı aldık. Ayrıca Gazeteci-Yazar Uzm. Sosyolog Nevzat Özkaya bize bu tarihi yapıyı gezdirdi. Son derece entelektüel bir kişi olan Sayın Özkaya’yı odasındaki çok kıymetli kitaplarıyla baş başa bıraktık.

Bu mekândan çıkarken Darülaceze sakinlerinden bir ozanın mini konseriyle ayrılıyoruz. “Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece…”

Sayın Başkan, Darülaceze’yi bilmeyen çok az belki ama sizden Darülacaze’yi dinleyebilir miyiz? Darülaceze nasıl kuruldu, bahseder misiniz?

19. yüzyılda dünyada birçok gelişmeler oluyordu. Bunun yanında Osmanlı, bu gelişmelere ayak uydurmakta gecikince zamanın süper güçleri 600 yıllık imparatorluğun çöküşünü hızlandırma gayretindeydiler. Bir tarafta İngilizler önce Kıbrıs’a, Mısır’a; eşzamanlı olarak İtalyanlar, Libya’ya; Fransızlar Afrika ve Ortadoğu’ya saldırıyorlardı. Balkanlarda isyan hareketleri başlamış, oluk oluk insanların kanları akıtılıyordu. Kafkasya ve Ortadoğu konusunda ise tarih yine kan ve gözyaşını kaydediyordu. Sonrasında savaşların mağdurları kalıyordu geride. Bu mazlumların başında ise dul, yetimler, yaşlı ve kimsesizler gelmekteydi. Yer gök mazlumların “inlemeleri”ne şahit oluyordu.

İşte Suriye örneği… Bugün olduğu gibi dün de İstanbul mazlum ve kimsesizler için cazibe merkezi idi. Çünkü İstanbul, Osmanlı’nın başşehri, ayrıca “Dersaadet” yani “Mutluluk Yurdu”ydu. Bu düşünce bile insanların dertlerini bir nebze hafifletmeye yetiyordu. Akın akın İstanbul’a geliyorlardı. Öyle bir sel ki İstanbul’un bunu kaldırmasının mümkünü yoktu. Önce evler doluyor, sonra kamu kurumları, sonra parklar, bahçeler doluyordu. Hayatını devam ettirme gayreti içindeki mültecilerden, yollar dolup taşıyor, her haliyle dilenen insanlardan geçilmiyordu.

Kimsesiz, dul ve yetimlerin mevcut durumuna yüreği dayanamayan Sultan Abdülhamid Han, sorunun çözümü için bir komisyon oluşmasına ferman buyuruyor, vakit kaybetmeden komisyon çalışmalarına başlıyordu. Akabinde Haliç’in kenarında, Bahariye Mevlevihanesi’nin hemen yan tarafında bir yer tespiti yapılıyordu. Abdülhamid Han tespit edilen bu yerin “Darülaceze” için uygun olup olmadığı konusunda saray doktorlarını da görevlendiriyordu. Yapılan tetkik neticesinde; yerin çok güzel olduğu, ancak yaşlıların ve acezelerin de burada kalacağı düşünülmesi hasebiyle, nem oranının ve rutubet oranının çok yüksek olduğu rapor ediliyordu. Ulu Hakan; bakıma müsait, temiz ve ferah bir mekân olması konusunda direktifini yineliyor. Sıkı çalışmalardan sonra, Ok Meydanı uygun bulunuyor. Ok Meydanı günümüzdeki gibi değil tabii ki. Sadece Okçular Tekkesi var bu civarda. Onun dışında da tek bir bina yok. Burası bağlık, bahçelik, ormanlık bir alan, az ilerisi de dutluk.

Okmeydanı’nın havasının çok güzel olması yanı sıra, engebeli bir arazi ve de özel mülkiyet. Haliyle kamulaştırılması icap ediyor.

Burada “Darülaceze”nin yapılması kararlaştırıldığında, Maliye Nazırı paranın olmadığını söylüyor. Sultan Abdülhamid Han, bütün şahsi eşyalarını topluyor. İstiklâl Caddesi’nde bulunan Noradunkyan Efendi’nin Konağı’nda yapılan müzayedede satışa çıkarttırıyordu. Buradan 7.000 Osmanlı Altını temin ediyor, lakin bu da yetmeyince, aile efradında ne kadar yüzük, kolye, küpe var ise hatta nişan yüzüğü bile, hepsini topluyor, onları paraya dönüştürerek 10.000 Osmanlı Altını da öyle elde ediyordu. Yani 17.000 Osmanlı Altını ile inşaya başlanmış oluyordu. Geri kalanı, vergiler, bağışlarla vesair ile tamamlanıyordu.

Ecdadımızın medeniyet nişanesi olan bu şehrin 1890 yılında temeli atılıyor ve 1895 yılında açılışı yapılarak anahtarı ile birlikte günün raporu niteliğindeki iki albümle Sultan II. Abdülhamit Han’a sunuluyordu. Darülaceze bu şekilde kurulmuştur.

Darülaceze, kurulduğu günden bugüne ise 30.000’i çocuk olmak üzere toplam 100.000 kişiyi şefkatli kollarında huzur içinde yaşatmıştır. Halen 600’e yakın insanımıza kuruluş amacı doğrultusunda hizmet vermektedir. Din, dil, ırk, cinsiyet ve mezhep farkı gözetmeksizin cami, kilise ve havrasıyla dünyada eşi benzeri olmayan bir hayır kurumu olma özelliğini muhafaza etmektedir.

Medeniyet bağlamında Darülaceze’yi nasıl konumlandırıyorsunuz?

Medeniyet şehirle olur, şehirde olur. Burası da yapı itibariyle Sosyal Hizmet Şehri’dir. Diğer tarafta ise medeniyet algımızı herkese yansıtacağımız bir buket adeta. Buraya gelirken girdiğiniz o kapının adı Bab-ı Şefkat; anlamı “şefkat sahipleri ile şefkate ihtiyacı olanların çalacağı kapı”. Kapıdan girince sizi hemen bir abide karşılar, Mefharet Sütunu, yani övünç sütunu. Övünç sütunun içinde olduğu bahçe geniş bir bahçe. O sütun merkez kabul edilir, sağ tarafı, yani güney tarafı Müslümanlara, kuzey tarafı gayr-i müslimlere ayrılmıştır zamanında. 123 senedir, havra, cami, kilise, aynı bahçede sakinlerinin hizmetindedir.

Toplam 27.000 metrekarelik bir alan üzerinde kurulan Darülaceze bünyesinde 7 aceze (düşkünler) servisi, bir poliklinik, bir çocuk kreşi, içinde kütüphanesi bulunan rehabilitasyon merkezi, fırın, 3.000 kişiye yemek yapabilecek kapasitede modern bir mutfak, kesimhane, kurban etlerini 1 yıl süre ile muhafaza edebilecek buzhane, çamaşırhane ve kurumun ihtiyaçlarına cevap verecek ölçüde terzihane, matbaa, marangozhane, ayakkabı tamir atölyesi, demirhane mevcuttur. Bu yüzden Darülaceze ecdadımızın medeniyet sembolüdür.

İnsanlığa hizmet bağlamında vakıfsal çalışmaların rolü ve etkisi sizce nedir?

Darülaceze, Osmanlı vakıf anlayışının en mümtaz örneklerinden biridir. Sultan Abdülhamid Han buranın işleyişinin mükemmel bir şekilde sürdürülmesi için kurumun idari sorumluluğunu doğrudan kendisine bağlamıştır. Kurumun kendine ait bir nizamnamesi var, buna anayasası bile denilebilir.

Kurulduğu dönemde doğrudan padişaha bağlıdır. Özel bir kanunla yönetmektedir. En üst yöneticisi, sultan tarafından tayin edilir ve sultana bağlı çalışır. Ayrıca o dönemde buraya gönderilen müdürler muhakkak sadrazamlık yapmış kimselerden seçilirdi. Ali Fuat Paşa, Rıfat Paşa, Memduh Paşa bunlardan bazılarıdır. Daha sonra Şehremaneti’ne yani Belediye’ye bağlanmıştır. Şehir emini yani bugünkü manasıyla Belediye Başkanı. 1920’li yıllara kadar Şehremaneti’nde kalıyor, ardından Ankara’da hükümet kurulunca oraya bağlanmıştı. 1923’te Sağlık Bakanlığı’na, 1924’te ise İstanbul Belediyesi’ne bağlanıyor ve 1999 yılına kadar Belediye’ye bağlı olarak yönetilirken, 1999 yılında İçişleri Bakanlığı’na, 2011 yılında ise Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlandı.

123 yıllık Darülaceze, kurulduğu günden bugüne tüm ihtiyaçları ile giderlerinin tamamını hayırseverlerin bağışları ile karşılamış ve devlete bağlı olmasına rağmen devlete yük olmadan hizmetlerini sürdürmüştür.

Yaşadığımız şehri şehir yapan değerlere de maalesef fazla zaman ayıramamaktayız. Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han tarafından kurulan Darülaceze, kurulduğu günden bugüne kesintisiz hizmetine devam ediyor. Cumhurbaşkanımızın şefkatli himayelerinde, meclis üyelerimizin ve çalışanlarımızın gayretli çalışmalarıyla toplumumuzun hiçbir bireyine ayrım yapmaksızın 24 saat hizmetine devam etmektedir.

Doğrusu, böyle bir mekânı görsün, incelesin, ecdadın eserlerini ve bu eserlerin sosyal veya kültürel yönünü bizzat kaynağından duysunlar diye gelip buraları görmeleri için özellikle gençlerimizi teşvik etmeliyiz. Eşsiz tarihimize, medeniyetimize, kültürümüze doyumsuz bir yolculuk yapmaları için halkımız bu kurumu görmeli. İnanıyorum ki Darülaceze’yi anlamak bizim birçok toplumsal sorunumızun da çözümü için bir fırsat olacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.