Ana sayfa - Manşet - Osmanlı İstihbarat Tarihi: Casuslar, Stratejiler ve İstihbarat Faaliyetleri / Dr. Mevlüde Gökçen Daş Darıcı

Osmanlı İstihbarat Tarihi: Casuslar, Stratejiler ve İstihbarat Faaliyetleri / Dr. Mevlüde Gökçen Daş Darıcı

İstihbarat kavramı nedir ve ne zaman ortaya çıkmıştır? Sizin de belirtiğiniz gibi istihbarat, gizlilik ilkesi üzerine kurulu ve istihbaratın belgesine ulaşabilme sorunu var. Osmanlı istihbaratı konusunu araştırırken bilgiye ulaşma konusunda zorluk yaşadınız mı, bu konuda neler söylemek istersiniz?

İnsanlığın en ilkel dürtüsü olan ‘bilme’ merakından doğan istihbarat kavramı, her devirde, devletlerin kaderine yön veren faaliyetler arasında bulunmuştur. Bu yüzden, istihbarat tarihi devletlerin tarihi kadar eskidir. Osmanlı istihbaratı tarihi süreçte; kendi içerisinde oldukça özel dinamikleri bulunan, çok yönlü, izleri kuruluş dönemine kadar sürülen ve hatta bu sürece etki eden pek çok misalle doludur. Bu izleri takip etmek, tarafsız ve akademik bir söylem getirmek için takip edilen yöntembilimin temeli, Osmanlı arşivinden edinilen resmi evraktır. Bunun yanı sıra, Osmanlı kronikleri, yani yaşanılan dönemde neşredilen ilmi eserler, Bizans kronikleri ve imkân varsa yabancı arşivlerdir. Bu dört ana kaynağın yanında literatüre daha sonradan eklenen ilmî çalışmalar da yeniçağ Osmanlı istihbaratı konusunda çalışacak araştırmacı ve akademisyenlerin besleneceği kaynaklar olacaktır.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi ve Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, çalışmamın temelini oluşturan resmî evrakı sağlamaya yetti. Özellikle, Divan-ı Hümayûn kararlarının kaydedildiği, 1333 (H. 961-)/ 1915 (M.1553) tarihleri arasında tutulmuş 419 adet Mühimme Defteri, muhteva ettiği binlerce evrakla; askerî, siyasî, malî ve iç meseleler hakkında bilgi verirken istihbarî konularda da oldukça müşfik davrandı. Ayrıca “Bâb ı Âsafî Defterleri Kataloğu”ndaki, Mühimme-i Mektûme Defteri Divân-ı Hümayûn’da karara bağlanan gizli hususların kayıtlarını içerdiğinden buradan da istihbarat faaliyetleri kapsamında resmî söyleyişe ulaşmak mümkündü. Ayrıca perakende evrak dediğimiz resmî kayıtlar ve İbnü’l-Emin, Cevdet tasnifleri gibi binlerce evrakı haiz tasniflerden, erken döneme ait arşiv belgelerine ulaşmak mümkün oldu. Elbette ki sadece bu sayılan evrakın tamamının transkripsiyonunu (yani günümüz harflerine çevirmek) yapmak, algılamak ve evrakın dilini anlamak; 2,5-3 yıl gibi oldukça uzun süren bir mesai aldı. Evrakı anlayıp anlamlandırmak, bilgi ve tecrübeyle birlikte biraz da tarihçinin maharetine bağlıdır. Ben doktora tezimi 7 yıl gibi bir sürede ancak tamamlayabildim. Zorluk evraka ulaşmaktan çok, nereye bakmak gerektiği, incelenebilen alan itibariyle neye ulaşıldığı, ulaşılan bilgi ve belgenin nasıl değerlendirilmesi gerektiğini bilmeye bağlı. Yoksa istihbaratın belgesi mi olur? Evet, elbette olur…
Osmanlı’da istihbarat çalışmaları nasıl yürütülmeye başlandı? Kurumsal bir yapılanma var mı? İstihbarat tek merkezden mi yürütülüyordu?
Kuruluş döneminden itibaren istihbarat konusunda ciddi bir farkındalık ve hareketlilik söz konusudur. Özellikle askerî istihbarat öteden beri idarecilerin ve sultanların oldukça önemsediği bir husustur. Örneğin hemen her seferden önce keşif akınları yapılıp esirler alınması (dil alma), alınan esirlerle gönderilen casusların getirdiği bilgilerin karşılaştırılması, seferlerin gizlilik içerisinde tertip edilmesi, hatta ordudaki askerlerin bile sefer yönünü bilmemesi, rakip tarafa sürekli, ordunun sayısı, mevkii ve durumu hakkında yanlış haberler gönderilmesi gibi tedbirler daha kuruluşta karşımıza çıkan istihbarî faaliyetlerdir.
Kurumsal bir yapılanmadan bahsetmek için çok erken ancak bir kavram yahut olgunun teşkilat halini almazdan önceki halini tümden reddetme kolaycılığına kaçmak, tarihi gerçekliği göz ardı etmek olur. Gelişim gösteren her canlı gibi, her teşkilatın da bir nüvesi, gelişim safhası vardır. Dolayısıyla Osmanlı istihbaratından bahsedebiliyorsak, bunda Osman Gazi’nin Ermenibeli’ne gönderdiği “Aratun” adındaki casusunun izi ve katkısı vardır.
Osmanlı’da her kurumun olduğu gibi istihbaratın merkezi de sultandır. Ancak ilerleyen zamanlarda vezirlerin de ciddi anlamda bir istihbarat ağına sahip olduğu, hatta bunu kendi ikballeri için kullandığı da görülecektir. Söz gelimi, Köprülüler devri, vezirlerin istihbarî faaliyetleri en mükemmel şekilde yönettiği bir dönemdir denilebilir.
Osmanlı’da istihbarata bakış nasıldı, ne şekilde algılanıyordu?
Osmanlı’da istihbarata bakışı ve istihbarî algıyı analiz etmenin en iyi yollarından biri, döneminde yazılıp sultana sunulan ilmî eserlerde istihbaratın gereği ve önemine dikkat çekilip çekilmediğinin incelenmesidir. Osmanlı kroniklerine bakıldığında bu anlamda ciddi bir farkındalık olduğu, istihbarata özel bir önem atfedildiği, sultana nasihat tarzında istihbarat özelinde telkinler yapıldığı görülüyor.
Söz gelimi Gelibolulu Mustafa Ali (1541-1600) özellikle iç istihbaratın önemi üzerinde durmaktadır. Ona göre padişah gizlice casus kullanmaz ve ülkenin durumunu araştırıp sormazsa, vezirlere sorup onlara inanır veya sırdaşı olan ağalar aracılığıyla haber alırsa adaletle hükmedemez. Bir hükümdar askerine korku ve ürperti vermek, halkını huzur ve güvenlik içinde yönetmek için mutlaka casus kullanmalı, bununla birlikte casuslarını da daima kontrol altında tutmalıdır.
Hazerfen Hüseyin Efendi (öl.1691) meşhur eseri Telhisü’l-Beyan’da casus kullanmanın önemine dikkat çekmektedir. Sasanî Hükümdarı Ardeşir’in bu konudaki başarısını örnek göstererek casus kullanmanın kötü amellerde olan kişilerin de kalbine korku salarak onları bu niyetlerinden caydırmakta en etkili yöntem olduğuna işaret etmektedir. Casusluğun önemine dair; “Halkın ahvalini bilmekte fayda çoktur. Halk, padişah hazretleri bizim durumumuza vakıftır diye kendisine himmet eder. Zulmü önlemeye bundan iyi meslek yoktur .” sözleri onun istihbaratın önemine ve casusluk mesleğinin gerekliliğine dair fikirlerini anlamak açısından önemlidir.
Osmanlı Devleti’nin ilk resmî vakanüvisi olan Mustafa Naima Efendi (1655-1716) de eserinde istihbaratın önemine değiniyor. Özellikle düşman devletlere karşı tedbirlerin alınması ve devletin zaaflarının hasım devletlere karşı gizlenmesinin önemi üzerinde duruyordu. Bu noktadan hareketle devlet adamları sır saklamaya kadir olmayan kimselere sırlarını söylememeli, halka eğer devletin malî açıdan problemleri varsa bu yansıtılmamalıdır diyordu.
Ünlü Osmanlı Tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa da eserlerinde pek çok kez istihbaratın önem ve gerekliliğini vurgulamıştır. Ona göre düşmanın durumundan haber alınabilecek casuslar eksik edilmemelidir. Erliğe ve kahramanlığa güvenip düşmanı küçümsememeli ve dört bir taraftan gelmesi umulan birçok hücumları düşünerek ona göre tedbir alınmalıdır. Daima uyanık olunmalıdır.
Kısacası devrin bakış açısı, istihbaratın gerekli ve önemli olduğunun altını çizmekle beraber belirli bir metodoloji önermiyordu. Bu yüzden istihbarî faaliyetler şahısların farkındalığı paralelinde parlayıp sönüyor, süreklilik arz etmiyordu.
Osmanlı daha çok hangi konularda istihbarat çalışmaları yapıyordu? İstihbarat hangi bilgi kanalları ile beslenmekteydi?
Bu konuda zamansal bir sınıflama yapmak, istihbarî faaliyetlerin daha çok hangi alana yöneldiğini incelemek adına daha doğru olur. En genel söylemle, kuruluş yıllarında daha çok askerî ve iç istihbarata ağırlık verilirken, imparatorluk döneminden itibaren, toprakların genişlemesine bağlı olarak, daha çok devletle, siyasi, askerî ve malî açıdan etkileşimde olması göz önünde bulundurulursa, diplomatik istihbarata daha çok ağırlık verildi denilebilir. Tabii ki iç ve askerî istihbarat konusunda da çalışmalar devam etmiştir.
Osmanlı’nın kuruluştan itibaren; Casuslar, Diller, Martolos ve Voynuklar, Tercümanlar, Eflak-Boğdan- Erdel Voyvodaları, Tebdiller, Ulaklar, Tacirler ve Elçiler gibi bilgi kanallarını kullandığı söylenebilir.
Dönem itibariyle istihbaratçıları yetiştiren bir eğitim kurumu bulunuyor muydu?
Eldeki veriler ışığında böyle bir eğitim kurumundan söz etmek mümkün değil. Ancak casusların veya istihbarat elde etmek için vazifelendirilen diğer görevlilerin nasıl seçildiği, seçilirken nelere dikkat edildiği, yaptıkları iş karşılığında ne kadar ulufe (ücret) veya terakki (görevde yükselme) aldıkları, vazifelerinin ne olduğuna dair veriler var. Söz gelimi casuslarda; iş bilen, güvenilir, zeki, tecrübeli, lisana aşina, dirayetli, ince görüş ve sezişe sahip, anlayışı bol, yararlı, işbilir, kâr gözetir, dünya ahvalinden haberdar, düşmanı tanır, kulağı delik ve dostluk ilişkileri gelişmiş gibi pek çok kriterin dikkate alındığı müşahede edilmiştir. Osmanlı kaynağının diliyle sureten farklı asılda farklı amaçlar için vazifelendirilmiş istihbarat elemanları olan tebdillerin vazifeleri de bazen tacir, bazen gezgin, bazen elçilik heyetinde memur suretinde hasım devletten istihbarat elde etmekti. Aynı şekilde voyvodalar, elçi ve tercümanlar gibi yüksek dereceli memurlarla, martolos ve voynuklar gibi askerî sınıf elemanlarından da istihbarat elemanı olarak istifade edilmekteydi.
Osmanlı daha çok hangi istihbarat stratejilerini kullanıyordu, kendine has bir istihbarat stratejisi var mıydı? Başarı getiren bir istihbarat stratejisini tarihi bir olayla anlatır mısınız?
Osmanlı istihbaratı, teşkilat halini almazdan evvel, oldukça işlek, esnek ve işlevsel bir temel üzerine kuruludur. Zaten her devletin, pek çok alanda olduğu gibi istihbarat konusunda da kendine has bir üslubu ve devlet geleneği vardır. Osmanlı merkez idaresi, counter-epsionage dediğimiz karşı istihbarat yani düşmanların gizli servislerinin tüm aktivitelerini engelleme, dil alma, tebdilden bilgi toplama, casusluk, yanıltma, yanlış bilgi yayma, şifreleme, sabotaj, propaganda, rakibin motivasyonunu düşürme gibi sayısız strateji geliştirmişti. Osmanlı’da en çok şu strateji kullanılırdı diye genel bir söylem, hem istihbarat kavramının dinamiklerini hem de hemen her durum için inceden inceye bir stratejisi olan Osmanlı idaresinin ferasetini açıklamak için yeterli olmaz. Söz gelimi bir iç isyan, eşkıyalık, devlet erkânı veya halk ile alakalı iç sorunlarda takip edilen strateji farklıyken, askerî mücadele ve müdahalelerde uygulanan strateji farklıdır. Yahut kalemin kılıçtan keskin olduğu durumlarda yani diplomaside yürütülen ve Osmanlı’yı pek çok yıpratıcı savaştan koruyup politik açıdan üstünlük sağlayan diplomatik istihbarat, askerî ve iç istihbarat stratejilerinden ayrılır. Her tür istihbaratın elde edildiği kanal, kendine özgüdür. İstihbarat kanallarının benzer olduğu durumlarda bile ortaya konan istihbarat stratejisi mevcut duruma göre belirlenirdi.
Başarı getiren sayısız misal var. Hatta doktora tezimin tamamı bu örneklerle dolu. Ancak beni en çok etkileyen sonradan yayınını da yaptığım; Eflak-Boğdan-Erdel voyvodalarının istihbarî faaliyetlerdeki oldukça aktif rolleri oldu. Osmanlı’nın Balkanlardaki ve daimi elçilerin olmadığı vakitlerde Avrupa’daki temsilcisi görünümünde olan voyvodalar özellikle askerî ve diplomatik sahada etkin rol oynayan istihbarat elemanı görümündeydiler. Tabii ki bir de madalyonun diğer yüzü var. Karşı casusluk…
Yuvan adındaki Boğdan voyvodasının isyanı ve yakalanışında istihbaratın nasıl kullanıldığını konu alan; “Eflak- Boğdan- Erdel Voyvodaları ve Osmanlı İstihbaratına Dair Rolleri” başlıklı çalışmamın bu anlamda bir misal sunmasını umuyorum.
İstihbarata hassasiyeti olan padişah ve devlet adamları olarak kimler sayılabilir?
Bu soru, “İstihbarata hassasiyeti olmayan bir padişah veya devlet adamı var mıydı?” şeklinde sorulsa yanıt vermek daha kolay olurdu. Çünkü incelenen dönem itibariyle istihbarata hassasiyeti olmayan Osmanlı padişahı neredeyse yok gibidir. Nitekim istihbarat zafiyetinin olduğu durumlarda karşılaşılan zarar ve ödenen bedel oldukça yüksektir. 1621 Hotin seferi sırasında ayyuka çıkan Yeniçeri ayaklanması ve sonrasında Genç Osman’ı feci şekilde ölüme götüren sürece bakıldığında, Sultan’ın kendi ordusunun içindeki casuslardan haberinin olmamasının etkisi büyüktür. İstihbarî algı ve feraset açısından spesifik Sultan ismi zikretmek gerekirse de Yavuz Sultan Selim, özellikle Safevîlere karşı, askerî ve diplomatik olarak yürütmüş olduğu istihbarî faaliyetler açısından ayrı bir yere konulabilir.
İstihbarat stratejilerinden “dil alma” nasıl bir stratejidir?
İstihbarat elde etmek amacıyla gerçekleştirilen esir yakalama işine Osmanlı’da dil alma, yakalanan bu esirlere de dil deniyordu. Yakalanan dilleri, diğer esirlerden ayıran fark, bu kişilerin düşman ordusuna veya onların idareci zümresine mensup olmasıydı. Nitekim kaynaklara ve arşiv vesikalarına yansıyan yarar dil tabiri onların verdiği malumatın önemine işaret etmektedir. Diller genellikle sefer öncesi çıkılan keşif akınları vasıtasıyla toplanır, her biri ayrı yerlerde tutularak sorgulanır; elde edilen malumat casuslar veya diğer bilgi kanallarıyla teyit edilir, çürütülür yahut beslenir, uygun savaş stratejisi belirlenirdi. Sefer öncesi düşman ordusunun durumu (mühimmatın nitelik ve niceliği, ordunun ve komutanların moral-motivasyonu, yorgunluk, gönülsüzlük, erzak durumu, yardımcı kuvvetlerin milliyeti vs.), konumu, sayısı, istikameti, belirlediği savaş stratejisi gibi pek çok konu öğrenilmeye, buna uygun bir savunma veya saldırı planı yapılmaya çalışılırdı. Dönem şartlarında ordunun sevkiyat, mühimmat, erzak, konaklama gibi ağır yük ve giderleri göz önünde bulundurulduğunda, hasım tarafın durumunun bilinmesinde dillerin ne kadar önemli olduğu kendiliğinden ortaya çıkan bir sonuçtur.
Osmanlı’da iç istihbarat – dış istihbarat gibi ayrı bir yapılanma var mıydı?
İncelenen dönemde istihbarat teşkilatı mevcut bulunmadığından, iç istihbarat ve dış istihbarat gibi kurumsal yapılanmadan söz etmek mümkün değil. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, bugün anladığımız kurumsal yapının var olmaması, Osmanlı’da iç ve dış istihbarat faaliyetlerinin sürdürülmediği gibi bir iddiaya temel teşkil etmez. Dolayısıyla ortaçağ devlet geleneğinin mükemmelleşmiş bir örneği sayılan Osmanlı idaresinin, pek çok alanda olduğu gibi, istihbarat faaliyetleri açısından da kendi dinamiklerini yarattığını, çağının gereklerine göre yönetip yönlendirdiğini, iç işlerinde ve dış politikasını belirlemekte oldukça yoğun bir şekilde istihbarî faaliyetlerde bulunduğunu söylemek yerinde olacaktır.
Osmanlı’nın çok geniş bir coğrafyada uzun yıllar hüküm sürmesinde istihbarat teşkilatının nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?
Küçücük bir uç beyliğinin 600 yıl sürecek bir hükümdarlığa dönüşmesinin altında yatan tüm nedenlerin, açık ve anlaşılır bir biçimde tespit ve tenkidi her devir tarihçisi için izaha muhtaç gözükmüştür. Kuşkusuz, bu nedenlerin tamamının belirlenip değerlendirilmesi, tek bir çalışmanın kapsamını aşar. Ancak söz konusu başarının perde arkasındaki nedenlerin en önemlilerinden biri, istihbarî faaliyetlere gereken önemin verilmiş olmasıdır demek abartı olmayacaktır. Çünkü istihbarat faaliyetleri aksatıldığında veya yanlış istihbaratla hareket edildiğinde, Sultanların azil ve katl’leri başta olmak üzere, yetenekli devlet adamlarının kaybı, iç ve dış tehditlerin patlak vermesi gibi vahim sonuçlarla karşılaşıldığına dair oldukça ürpertici ve çarpıcı misaller var. Söz gelimi, 1387’de Timurtaş Paşa’nın, ordusunun içindeki casusların çalışmaları sonucu, Sırp ve Bosnalılardan oluşan müttefik güçlerine karşı büyük bir mağlubiyet alması, II. Mehmed’in, 1474’te 100 bin kişilik ordusunun Uzun Hasan’ın casuslarının ferasetine yenik düşerek hezimete uğraması, 1598’de Varad Seferi’nin başarısızlığa uğraması istihbarat zafiyetinin neden olduğu sayısız örneklerden sadece birkaçıdır. 1582’de Osmanlı arşivine yansıyan resmî evraka göre; İstolni Belgrad’da 2 sene boyunca başarı elde edilemeyişinin sebebi, Macar Perviz adlı bir sipahinin Osmanlı aleyhine casusluk etmesiydi. Aynı şekilde doğru istihbarat stratejisiyle; ülke içerisinde huzur ve sükûn ortamı korunmuş, yenilmez denilen ordular yenilmiş, dış politikada yüzyıllar boyunca üstün statü korunmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.