Ana sayfa - Arşiv - Orhan Ölmez ile Söyleşi

Orhan Ölmez ile Söyleşi

Sanat hayatınız nasıl başladı? Yeteneğinizi kim fark etti?

İlkokul yıllarımda babam fark etti. Çocukluk yıllarım babamın memur olmasından dolayı sürekli tayinlerle, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde geçti. O yıllarda annem ve babam Sivas’ın Divriği ilçesinde görev yaparken, konu komşuda, herkeste bir bağlama mutlaka olurdu; evlerde bağlama çalınıp türküler söylenirdi. Tabii, çocuk hevesiyle, televizyonda gördüğüm böylesine bir şeyi yakından görmenin heyecanıyla bir heves doğdu. Bu hevesi babam fark etti ve rahmetli babam ilk bağlamamı hediye etti. Onun üzerine, çocukluk heyecanıyla beraber müzik hayatı başladı diyebilirim. Daha sonra ortaokul ve lise yıllarında farklı müzik türlerine geçiş yaptım. Yine tayinler vesaireler, babamın vefatı derken hayatımızı, gençlik yıllarımızı başka başka şehirlerde geçirmemiz icap etti. Manisa, İzmir gibi şehirlerde de farklı tür müziklerle tanıştım. Gençlik yıllarımda da gitara merak uyandı. Lise ve üniversite yılları zaten tamamen müzikle iç içe geçti. İlk temelleri Sivas’ın Divriği ilçesinde atıldı, daha sonra da Ege Üniversitesi Devlet Türk Müziği Konservatuarında taçlanmış oldu bu süreç. Yani hem “alaylı” hem de okullu süreci devam etti.

Şarkı seçimlerinizde nelere dikkat edersiniz? Tutacak parçayı hisseder misiniz?

Şarkıların hepsinin sözü ve müziği bize ait olduğu için bana göre hepsi güzel. Fakat tabii ki etraftan, yakın dostlarımızdan veya iş ilişkisi içinde olduğumuz insanlardan bu konuda fikirler ve telkinler alıyoruz, buna ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü tutacak şarkıyı kestirmek veya kestirmemek konusu bu devirde, müziğin hızlı tüketildiği şu süreçte “belli olabiliyor” diye çok fazla bir iddiada bulunamıyoruz. Çünkü artık başka dinamikler yürümeye başladı. O şarkının tanıtımı, nasıl tanıtıldığı, o şarkının promosyon döneminde nasıl sunulduğu da önemli bu işlerde. Mesela, bir bakıyorsunuz, bir şarkı çıkıyor ve 2 yıl sessizlikten sonra 3. yıl patlayabiliyor tabiri caizse. Bakıyorsunuz, hiç ummadığınız bir şarkı çok sivrilebiliyor. Onun için, kendi şarkılarımı okuduğum için, bu konuda çok tarafsız olamıyorum. Fakat tabii ki artık sahne çalışmalarından gelen bir mesleki tecrübeden dolayı ve orada tutmuş şarkıları okumamızdan dolayı, tutacak şarkıların genel olarak bir anlayışı, bir matematiği olabileceği hakkında fikrimiz olabiliyor.

Yalnız, burada şu duruma çok dikkat ediyorum: “Aman, şu şarkı tutar, şöyle yaparsam tutar…”dan ziyade, ben nasıl istiyorsam öyle yer vermeye çalışıyorum albüm repertuarlarında. Yoksa en kaba tabiriyle “Basit sözler olsun, günlük hayatta kullanılan çok da dolu dolu sözler olmasına gerek yok.” anlayışıyla şarkılar yazmaktan çekiniyorum.

Şarkıları seçerken de tabii ki bütün bestelere yer vermiyoruz albüm repertuarlarında. Benim albümlerde bir tür mizansen, örneğin, birinci şarkıyla dördüncü şarkı arasında kendi içinde, anlatım anlamında, hayata bakış veya aşka bakış anlamında bir tür özdeşleşme olmalı diye düşünüyorum. “Yol albümü” derler bizim albümlerimize. Bunun sebebi de şudur: Albümü dinlerken aslında komple bir hikâyeyi dinliyormuşçasına o albümü dinlersiniz, bir hikâye üzerine çözümlemeler olur şarkının içerisinde, gelgitlerin olduğu duyguların anlatıldığı şarkılar olur. A4 kâğıdına şarkıların sözlerini yazsanız, kendi içinde küçük bir dizi senaryosu gibi bir hikâyenin anlatıldığı; aynı adamların, aynı insanın başından geçen bir hikâyenin anlatıldığını hissedersiniz. Örneğin, birinci şarkıda karşı tarafa çok anlam yüklerken, ikinci şarkıda onu tamamen alaşağı etmiyorum. “Evet, anlam yüklüyorum ama bazen de şöyle demek gerekir.” gibi yumuşatabiliyorum en fazla. Üçüncü şarkıda, meğerse birinci şarkıda söylediğim bir cümleye bir cevap verebiliyorum gibi. Bunları hissedebiliyorsunuz bizim albümlerimizde. Sanki komple bir albüm bir hikâye anlatıyormuşçasına oluyor. Bu da tabii ki kendi içinde albümde arka arkaya şarkıları dinlerken kopulmamasını da sağlıyor o duygudan, o etkiden. Şarkıları buna göre seçiyorum diyebilirim.

Son albümünüz “Adam ve Kadın”ın hazırlık aşamasından bahseder misiniz? Söz ve müzik nasıl oluştu ve dinleyicilerin ilgisinden memnun musunuz?

Evet, henüz çok yeni sayılır. Bizim albümlerimizde çok mutlu olduğum bir süreç var. O da şudur: Popüler albümler genelde çıkar ve 2 ay rafta kaldığı zaman, tüketiciye ulaştığı zaman, acaba albüm tutmadı mı diye bir panikleme söz konusu olabilir. Ama bizim albümlerimizde “Su Misali” albümünden itibaren gözlemlediğim bir süreç var; albümlerimiz 5-6 ay, 1 yıl sonra bile isteniyor ve sürekli yeniden basılıyor. Albümlerin 4.-5. baskıları oluyor. Tabii ki eskisi kadar albüm satışı, CD satışı söz konusu değil. Dijital mecra ve başka ortamlarda şarkıların yayılma imkânı olduğu için eskisi kadar CD satmıyoruz; fakat ben ilgiden memnunum. Çünkü benim işimi yapan insanların en çok yakalamak istediği şey, albümlerimizi alan bir kemik kitle oluşturmaktır. “Evet, albümümüzü çıkaralım. Hiç reklam yapmasak bile, bunu hiç duyurmasak bile, sanırım bir miktar alıcımız olur.” gibi ortalama rakamlar zaten söz konusu olmaya başladı. Bu, benim çok mutlu olduğum bir durum. Bu biraz da alternatif müzik yapmamla da ilgili. Dinleyici tarafından çok fazla popüler kültür müziği yapmıyoruz gibi hissediliyor. Biraz daha kendine münhasır, kendine has bir duruş olduğu için insanlar ayrıca bir ilgiyle takip ediyorlar albümleri. Yani bunun koleksiyonunu yapanlar var, albümleri özellikle kaset döneminden beri derleyip toparlayanlar var. Tabii, o sıkı takipçilerimiz sayesinde çok mutlu oluyoruz; fakat gönlümüzden geçen daha çok kişiye ulaşmaktır.

“Adam ve Kadın” isimli albüm yaklaşık iki ay kadar önce çıktı. Bu albümüm, bir yıllık bir çalışmanın sonucudur.

Solistliğiniz yanı sıra çok güzel besteleriniz de var. Nasıl oluşuyor bu besteler? Düşünüyor musunuz uzun uzun veya birdenbire mi oluyor?

Beste yapma sürecinin belli bir taktiği ve bir matematiği olduğunu tabii ki düşünmüyorum. Bazen bir cümle kuruyorsunuz, bir tür çözümleme cümlesi oluyor o. Psikolojik çözümlemelere hevesli bir adamım kendi dünyamda. Herhangi bir olay yaşadığımda, bir cümleyle, “Bir dakika Orhan! Burada şöyle bir şey olabilir.” diye kendimce bir telkin cümlesi oluyor. Sonra bu cümle evriliyor. Günün hikâyesini anlatmaya başlayabiliyorsunuz gibi düşünün. Yani bir cümle ana fikir -aynı romanlarda, kitaplarda, sanat eserlerinin her birinde olduğu gibi- diğerleri ise üzerinde durmaya değmeyen şeyler. Üzerinde durmaya değmeyen şeyler derken, o anlamı güçlendirecek betimlemeler, sıfatlar, hikâyeler.

Besteler bir cümleyle çıkıyor, ondan sonra gerekli şeylerle de süsleniyor. Yani önce müziği yapıyorum, sonra sözü yapıyorum ya da önce sözü yazıyorum, sonra müziği, öyle bir süreçten bahsedemem. Bazen çok değişik süreçler geçiriyor. Bazen çok güzel bir müzik, enstrümantal bir yapıt çıkıyor, onun üzerine bir şeyler yazma ihtiyacı duyuyorsunuz. Ama bende genelde bu işin şekli şu oldu bu zamana kadar: Beni mutlu edecek, durumu özetleyebileceğim, içinde bulunduğum hâl-i ruhiyeyi veya empati yoluyla başka birisinin içinde bulunduğu durumu özetleyebilecek bir cümle bana bir sürü yol açabiliyor. Şu an siz bana bir şey anlatırsınız, ben size bir tür telkin, teselli cümlesi kurduğumda, o bir şarkı oluverebiliyor mesela. Bunun en iyi örneklerinden biri, “Sabır Lazım” parçası gibi.

Yeni bir türkü albümü çıkardınız. Gençlere türkülerimizi, Türk sanat müziğimizi sevdirmek için, sizin de değerli katkılarınızın önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü gençler genelde popüler müzik dinliyorlar.

Pazardan dolayı da böyle. Yani evet, devamının gelmesini isterim. Çünkü sahnede zaten hâlihazırda çok türkü de söylüyordum. Biraz önce bahsettiğim gibi, çocukluk yıllarımda bağlama çalarak başladığım için bu artık genlerime işlemiş bir duygu durumu oldu bende. Onun için müzikten kopmam mümkün değil. Şu cümleyi çok duyuyorum: Ben görev olarak yapmıyorum bu işi, “Gençlere türküleri sevdireyim diye çıkmıyorsunuz.” yola ama gençlerden “Ben hiç türkü dinlemezdim ama Orhan Ölmez sayesinde çok türkü öğrendim, çok sevdim.” diyenlerle karşılaşınca çok da mutlu oluyorum ve türküleri söylemeye de devam edeceğim. Ama bunlarda ana fikir şu: “Ben bu misyonla yola çıkayım.” değil, kendim için bunları yapma ihtiyacı duyuyorum; çünkü türküler çok doğru, çok güzel şeyler.

Bizler besteler yapıyoruz. Keşke bir türkü kadar, bir alaturka Türk sanat müziği eseri kadar bir şeyler anlatabilsek derim hep. Bu kadar uzun ömürlü olsa keşke yaptığımız şeyler derim. Yani her şeyden önce kendim için tabii bir tür telkin anlamında, tadında. Beste yapma sürecinde kendime bir tür çözümleme ararken o bestenin ana fikri çıkıyor, ondan sonra gelişmeye başlıyor. O telkinler, o çözümlemeler, o durumu çok güzel ifade eden birtakım mısralar türkülerin içerisinde çok var. O türküleri o yüzden, kendim için söylemeye devam edeceğim.

Müzik piyasasında türküler artık çok pazarlanmıyor, daha popüler bir gidişat söz konusu. Bu durumda da eğer biraz olsun insanlara ulaşmayı başarıyorsak ne mutlu bana.

Müziğe ilk başladığınız günlerde bu kadar sevileceğiniz aklınıza geliyor muydu? Başarınızı nelere bağlıyorsunuz?

Aslını isterseniz ben biraz garantici bir yapıya sahip olduğum için kendimle ilgili alternatif planlar yapmaya çalışmıştım. Bu kadar sevileceğimi umut ediyordum tabii ki ama tut ki olmadı, tut ki hayal ettiğimiz şey gerçekleşmedi, işin mutfağında kalarak zaten müziğe devam etme planım vardı. Ben ilk albümümü 2003-2004 yıllarında yapmıştım. O zamanlarda da birtakım başka dinamikler, mesela güçlü bir şirket, yazılı ve görsel basında hızlı bir promosyon takvimi vesaire durumları söz konusu olduğu için, öyle çok yüksek hayallerle zaten girmiyorsunuz işe.

Bir de ben albüm çıkarmadan önce sanatçılara enstrümanla eşlik ettiğim, onların yaşadıkları zorlukları da gördüğüm, kimisinin hayal kırıklığına, kimisinin mutluluğuna şahit olduğum için çok yükseklerde olmadan yola çıktığımı söyleyebilirim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.