Ana sayfa - Genel - Önyargısız Akıl ve İlimler Allah’ı (c.c.) Haykırıyor… / Dr. Metin Serimer

Önyargısız Akıl ve İlimler Allah’ı (c.c.) Haykırıyor… / Dr. Metin Serimer

gonul-22-onyargisiz-akil-ilimGünümüzün inanç problemleri gözden geçirildiğinde bunun temelinde “Pozitivist eğitim ve dünya görüşü, kapitalist düşüncelerin beslediği maddeci hayat anlayışı, dinî değerlere sırt çevirmiş maddeci ilim anlayışı ve âlemin mekanist açıdan izahı, vahyî temellerinden uzaklaşmış yarı cahil din anlayışlarının yöntemi olan tekfir, varlıklar içinde en üstün yapıya haiz olan insanı Yaratıcı karşısında bir hiçe indiren dolayısıyla eylem ve davranışlarının bir anlamı olmadığını söyleyen determinist/fatalist kader anlayışı”nın bulunduğu en temel tespitler arasındadır.(1)
Deneyler, henüz bir öğrenme süreci yaşamamış bebeklerde bile empatinin ve iyiyi kötüye tercih eden bir sezginin, adalet duygusunun bulunduğunu göstermektedir. Doğuştan ahlaki özelliklerin var olduğunu, modern psikoloji alanından gelen birçok veri desteklemektedir ki, bu verilerin çoğu yenidir ve önemli bilimsel dergilerde yayımlanmışlardır. Birçok felsefeci “empati”nin, ahlakın en temel unsurlarından biri olduğunu söylemiştir.
Simner ve Dimion gibi psikologlar, yeni doğmuş bebeklerin başka bebeklerin ağlamasına verdikleri reaksiyonları deneysel çalışmalarında gözleyerek, doğuştan “empati” gibi çok kompleks bir özellikle ilgili unsurlara sahip olduğumuzu gösterdiler. Birçok farklı deneyde, yeni doğan bebeklerin, başka bebeklerin ağlamasını duyunca ağlamaya başladıkları ve stres özellikleri gösterdikleri saptanmıştır. Bu reaksiyonların gerçekten ağlamaya karşı mı, gelen sese karşı mı olduğunun anlaşılması için yeni doğan bebeklere aynı şiddette başka sesler, sentetik ağlama veya kendi ağlamaları dinletilmiş, ancak bebekler bu seslere karşı diğer bebeklerin ağlamasına gösterdikleri reaksiyonu göstermemişlerdir. Diğer bazı psikologlar, bir yaşın altındaki bebekler için; içinde yardımcı, engelleyici ve nötr kuklaların olduğu deneyler oluşturdular. Çocuklara kuklalar seyrettirildikten sonra çocuklar, yardımcı ve engelleyici kuklalar arasında tercihte bulunmak için teşvik edildiler ve çocukların belirgin şekilde yardımcıları engelleyicilere tercih ettikleri görüldü. Çocuklar yardımcı ile nötr kuklalar arasında yardımcıyı, engelleyici ile nötr kuklalar arasında ise nötr olanı seçtiler. Diğer bazı deneylerde ise, iki yaşın altındaki çocuklara, top oynayan ve bazılarının “iyi” bazılarının “kötü” olduğu kuklalar seyrettirildi.
Çocukların önüne bu kuklalar getirildiğinde; “iyi kuklaları” ödüllendirdikleri “kötü kuklaları” cezalandırdıkları (örneğin kafalarına vurdukları) gözlemlendi. Bebeklerin, bir öğrenme süreci olmaksızın yaptıkları bu tercihler, doğuştan ahlaki özelliklerimiz olduğunun deneysel destekleridir. Empati gibi çok kompleks bir kavramı, iyiyi kötüye tercih eden bir sezgiyi, ödüllendirme ve cezalandırmayı kapsayan bir adalet değerlendirmesini gerektiren bu tip yargıların; bir öğrenme süreci olmadan bu kadar küçük yaşta kullanılması, bunların doğuştan var olduğunun bir göstergesidir. (2) Bunun bir tesadüf olamayacağı ise tüm selim akılların malumudur. Yani insan doğuştan ahlaklıdır.
Uzay ve bilgi çağını idrak eden modernleşmeyle birlikte yoğun biçimde bireyselleşme sürecini yaşayan insan her yönden kendinden uzaklaşmakta, özellikle manevi ve kültürel yönden kendinden, varlık nedeninden, geleneklerinden, dini değerlerinden uzaklaşmakta, “ego”nun tuzağına düşerek ruhsal-psikolojik bunalımlar yaşamakta…(3)
Bu bunalımların temelinde hiç şüphesiz materyalist bakış açısı yatmaktadır. Madde dışında herhangi bir şeyin varlığını kabul etmeyen materyalizm ve ondan doğan tüm izm ve felsefeler bütün ruhî ve manevî değerleri reddeder. Yok saymakla da kalmaz, yok etmeyi hedefler. Beğenelim ya da beğenmeyelim, “çağdaş hayat” vurgusu neredeyse son iki yüz yıla damgasını vuran bir hayat tarzıdır. Materyalizmin gerçekleştirmek istediği üç temel hedef vardı: Ruhsuz madde, Allah’sız kâinat, dinsiz toplum ve bugün gelinen noktada maneviyatsız bir din… Materyalistler iki yüz yıl boyunca bu hedefler doğrultusunda kesin sonuca varmak için çok çaba harcadılar. Bilimin dinî inançlarla bağdaşmaz olduğunu bir ön kabul şeklinde ortaya attılar ve dindar insanlara dahi bunu kabul ettirmeyi başardılar.
İnsanın akıl, fikir, idrak, vicdan ve irade sahibi bir canlı oluşu; özünde bunların hiçbiri bulunmayan cansız maddenin nasıl olup da akıl ve vicdan sahibi olan bu üstün canlıyı “kendiliğinden” yaratabileceği, özünde düşünce yeteneği olmayan maddenin “insan” denilen düşünen canlıyı nasıl yaratabileceği sorusu, materyalizmin hiçbir zaman cevap veremediği ve veremeyeceği sorular olarak materyalizmin içi boş bir felsefe olduğunu anlatmaya yetmekle beraber (4); Big Bang denilen büyük patlamayla evrenin 13,7 milyar yıl önce başladığının ortaya konulması, kuantum fiziğindeki gelişmeler, Fibonacchi sayılarının gösterdiği matematiksel gerçekler ve altın oran, artık yerlerde ve göklerde gözlemleyebildiğimiz her şeyin “akıllı bir tasarımın ürünü” olduğunu ve Allah’ın kâinatın her zerresine matematik mührünü vurduğunu göstermiş ve 19. yüzyılın ikinci yarısından sonraki bilimsel gelişmeler materyalizmin sonunun geldiğini ilan etmiştir. Çünkü macro kosmos ve mikro kosmosda tespit edilen tüm bilimsel gelişmeler, hep bir olan Yaratıcı’yı açıkça göstermektedir. Bilim adamlarının “süper uzay”; Müslüman entelektüellerin, münevverlerin “Allahu Ekber Sonsuzluğu” diye adlandırdıkları evrende akıllara durgunluk veren ve insanı her bakımdan hayran bırakan sırlar, bugün müspet bilimlerin ışığında her defasında Allah’ın varlığını ve birliğini haykırmaktadır.
Ateistler inançlarının akıl ve bilime dayandığını iddia etseler de 20. yüzyılın ikinci yarısında özellikle fizik alanında elde edilen bulgular, evrenin yoktan var edilmiş ve ‘tasarlanmış’ olduğuna dair güçlü kanıtlar ortaya koydu. “Bilimsel verilerden yola çıkarak bir yaratıcıya inanmış ateistler bile var.” diyor Mustafa Akyol, Modern ezberlerin Sonu isimli kitabında. 1992 yılında Big Bang’i destekleyen yeni kanıtlar bulan George Smoot; “Eğer dindar iseniz, bu, tanrının yüzüne bakmak gibi bir şey.” demişti. NASA fizikçisi Robert Jastrow ise; “Bilim adamları cehalet dağını aşıp en yüksek tepeye tırmandığında, en üstteki kayada binlerce yıldır oturan ilahiyatçılarla karşılaştı.” diyerek hakkı sahibine teslim etmektedir. Evet, “akıllı tasarım” bilinmeyene değil, artık “bilinenlere” dayandığı için bilim-din karşıtlığına dayalı tüm ezberleri bozmaktadır. Bugün modern bilimin merkezinde yer alan bazı insanlar, ilimlerin Allah’ı haykırdığını haykırmakta, kâinatta kör tesadüfe yer olmadığını, herşeyin inceler incesi bir ölçü dahilinde deveran ettiğini anlatmakta. Bunlardan Francis Collins, sonuçları 2001 yılında açıklanan ünlü İnsan Genomu Projesini yürüten ABD Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü Başkanı. Ünlü bilim adamı 27 yaşına kadar ateist olarak yaşamış. Collins, inançtan yola çıkarak realiteyi tarif etmiyor. Realiteden yola çıkarak inanca yöneliyor. Ateizmden vazgeçmesine yol açan süreç, bazı hastaların din sayesinde büyük manevi güç kazandıklarını farketmesiyle başlıyor. Daha sonra Lewis’in tanrının varlığı ile ilgili argümanlarını incelemiş ve bunlardan etkilenmiş. DNA’da bulduğu muazzam bilgi ise onu tamamiyle inanca sevkediyor. Collins, DNA’daki genetik bilgi hakkında şu yorumu yapmış; “Bilimsel bir keşif yaptığınızda bu, bilim adına heyecanlı bir andır. Çünkü uzun zamandır bunu aramaktasınızdır ve nihayet bulmuşsunuzdur. Ama aynı zamanda benim Yaratıcı’ya yakınlık hissettiğim bir andır bu. Çünkü o ana kadar sadece tanrının bildiği fakat hiçbir insanın haberdar olmadığı bir şeyi kavradığımı hissederim.” diyen Collins, DNA’ya dair müthiş çalışması için şunları söylemekte;  “İnsanoğlu hakkında tüm bilgileri ve sırları taşıyan bu 3,1 milyar harflik talimatname kitabı karşınıza çıktığında, bunu sayfa sayfa incelemeye başladığınızda, hayranlık duygusuna kapılmamak elde değil. Bu sayfalara baktığımda, bunların bana tanrının zihni hakkında bir ipucu verdiğini düşünmekten kendimi alamıyorum.” demektedir.(5)
Açıkçası bilimdeki bu denli gelişmeler insanı hem çok sevindiriyor hem de tefekkür boyutunda çok düşündürüyor. Çünkü “Bir ateistin gözüyle her şeyiyle mükemmel şu koca âleme “kupkuru bakmakla”, hayatı ve yaşadığımız olayları “hikmet gözüyle” seyreden bir Müslüman’ın, dünya sevgisi itibariyle çok süslü ve cazip bir dünyayı hissetme biçimi arasındaki fark; mükemmel dizaynıyla her şeyiyle insan için yaratılmış olan dünyadan istifade etme hususunda sadece zevklerinin peşinde koşan bir ateistle bir Müslüman’ın ahlâk anlayışları arasındaki farkın hayata yansıma biçimlerindeki fark gibidir. Bediüzzaman Hz.’nin, önüne gelen meyveleri yemeyi değil de seyrederek tefekkür etmeyi daha çok sevmesindeki fark gibi; hayata tefekkür gözüyle bakabilmek, gerçek insanın dünyasına felsefi ve ontolojik olarak “düşünebilmeyi” sokmuş, üstelik iyi bir Müslüman için de “aşk ederek düşünebilme” farkını getirmiştir. İnsanlık adına şu koskoca evrendeki nizam ve düzeni çözebilmek için sadece kuru bir akılla düşünse bile çok güzel ilmi disiplinlerle ancak doğru sonuçlara ulaşabilen bilim adamının yakaladığı salt doğruyu, kâinattaki gaye ve nizamı sebep-müsebbib ilişkisi içinde çözümleyebilmek, insanı, evrenin “akıllı canlı”sı durumuna getirirken; varlığını “mutlak varlıkla” irtibatlandırabilmek ve acziyetini fark ederek ağlamak, duygulanmak, düşünmek ise insanlığa “Mevlânâ” olabilmenin yollarını açmıştır. Yerlerde ve göklerde canlı ve cansız her şeyin madde kıvamının tek bir elden ve bir başlangıç eseri olduğunu bilmek ve bulmak ise, insanı cansızlardan ayıran farkı yani “ruhu” fark etmekle, insanın kendi içinde kendine ve Yaratıcısına olan merakını bir anlam dahilinde ifade etmesi ve su yüzüne çıkartmasıyla sonuçlanmıştır. “İnanç” adını verdiğimiz bu çaba, canlı ve cansız her şeyin “Allah’ı” zikrettiğinin bilindiği müminin dünyasında, insanın kutsalla olan bağını ortaya koymuş, inanan inandığıyla “aşk ederken”, “kuru akıllar” sadece maddeyle hemhal olma seviyesinde kalmışlardır. Bu da Agust Comte ve Karl Marks gibi eksik akıllılar sayesinde insanlığa materyalizmi hediye etmiştir. Akılla kalp arasındaki inanç bağını kuramamak, sadece, maddeyle, ona bir gaye ve ruh veren mânâ arasındaki bağı kopartmakla kalmamış, hakikatte insanın evrenle olan illiyet bağını ve hakikatle birebir örtüşen ve insanı yücelten sorumluluk bağını da kopartmıştır. Adeta şizofreni diyeceğimiz, kâinattaki o müthiş nizamı anlamlandıramamakla başlayan bu ontolojik yoksunluk ve yoksulluk, hayata bakışta insanı sadece maddenin peşinde koşan illüzyona uğramış melankoliklere çevirmiştir. Çünkü bu durum, oturduğu yerden kâinatı izleyen insanın evrenle kendi arasındaki bağlantıyı çözememesiyle sonuçlanmış ve bu yanlış tespit, insanların; kendilerini, varlıkları, kendilerinden menkul canlılar olarak hissetmeleri yanılsamasına sokmuş, insanlık tarihindeki hercümerclerin, savaşların, kavgaların, katliamların oluşmasında da en büyük rolü oynamıştır. Kendisiyle barışamayan insan, zaman zaman içindeki savaşı tüm dünyaya taşıyacak bir taşkınlık içine düşmekten kendini alamamıştır. Üstelik en saçma duyguları ve en saçma düşünceleri kendince kuru bir yücelikle yücelterek, bu haliyle kendi cüceliğine sahte yücelikler icad etmekten de geri kalmamıştır. Karl Marks’lar, Agust Comte’lar, Sartre’ler, Freud’ler, Darwin’ler gibi… (6)
Tüm bunlar bilinmeden, koca koca İslam alimleri âlemi ve insanı en güzel şekilde yorumlamış, insanlığa Allah’ı, Allah’ın varlığını ve birliğini “İsbat-ı Vacip” adı altında anlatmışlardır. Bizim kültürümüzde bir Hikmet Alanı olan kelam; bize buram buram anlamlar sunmaktadır.
“Allah’ın varlığı, aklı yerinde olan ve onu kullanmak isteyenler için nasıl doğalsa, Allah’ın birliği de doğal ve kaçınılmaz bir gerçektir. Bu gerçeği sezme konusunda insanın karşısına çıkabilecek iki engel vardır: Akıl nimetinden mahrum olmak veya akla sahip olduğu halde onu kullanmamak. Birinci gruptakiler Allah katında sorumluluktan muaftır. İkinci gruptakilerse akılları olduğu halde düşünmek istemeyen, gözleri olduğu halde gerçeği görmezlikten gelen, kulakları olduğu halde doğru haberi dinlemeyenlerdir. Peygamberler bunları uyarmak için gönderilmiştir. Akıl nimetinden yoksun olmayan, kültür derecesi ne olursa olsun kendi seviyesinde aklını kullanma iradesine sahip bulunan herkes, tabiattaki birlik, beraberlik, ahenk ve düzeni sezer. Milyarlarca insan, hayvan, bitki ve cansızlar âlemi, milyarlarca yıldız, gezegen, gözle görülen ve görülmeyen varlıklar… Bunca çokluk ve çeşitlilik karşısında, her bir âlemi kendi içinde tezatlara rağmen âhenk içinde devam ettiren, bütün bu âlemleri düzenleyip kâinatın birliğini sağlayan, ilmin ve sanatın en büyük harikalarını göstererek idare eden sonsuz kudret sahibi yüce Allah, zatında bir, sıfatlarında tek, fiillerinde yegânedir.
Ebu Hanife’ye göre, peygamberlerin irşadı ulaşmasa bile insan, aklını kullanarak kendisinin ve tabiatın bir yaratıcısı olduğunu bulmalıdır. Ebu Hanife, engin denizin ortasında azgın dalgaların ve sert rüzgârların kuşattığı bir geminin kaptansız yolu bulamayacağını, canlıların üreme şekillerini, tabiatta gözlenen değişerek yenilenme olayını ispatlayıcı deliler arasında saymakta, naklî yöntemden aklî yönteme geçişin ilk örneklerini vermektedir.
Ebu Mansur el Maturidi ise Allah’ın varlığını, nesnelerin “yaratılmışlığına” dayandırır. Yaratılmışlık deliline göre; “Yaratıcı” ve “yaratılmış” ayrımı, benlik bilincine sahip ilk insandan itibaren, düşünce konularından birini teşkil etmiştir. Dünya devamlı “olma-ölme” değişimi içindedir. Cansızlardan başlayarak bitkilere, hayvanlara ve insana doğru gittikçe hızlanan bir değişim söz konusudur. İnsanlar ve hayvanlar doğar, büyür, ölür; yerlerine türün başka fertleri geçer. Bitkiler ve hatta cansız dediğimiz varlıklar da değişmeye mahkumdur. Demek ki kâinat yaratılmıştır ve devamlı yaratılmaktadır. Her yaratma fiilinin bir fâili olmalıdır. Madde, kendi kendisinin yaratıcısı ve geliştiricisi olamayacağına göre, her şeyin yaratıcısı Allah’tır. Bu delil aynı zaman da “hudûs” ve “imkân” delili olarak da bilinir. Fizik, kimya, astronomi gibi pozitif bilimlerle meşgul olan bilginler madde üzerindeki incelemeleri sonucunda, maddenin, dolayısıyla tabiatın sonradan yaratıldığını tespit etmiş, ayrıca bugün mevcut olan tabiat düzeninin bir gün bozulacağı kanaatine varmışlardır. Her sonlunun bir başlangıcının olması doğaldır. Başlangıcı olan, kuşkusuz, bu özelliği taşımayan bir varlık tarafından meydana getirilmiştir; o da yüce Allah’tan başkası değildir.
Nizam delili ise; (inayet, hikmet, itkan, gaye delili olarak da bilinir) tabiatta fevkalâde hassas ve zarif bir nizamın hakim olduğu, bunun kendiliğinden veya bilinçsiz madde vasıtasıyla meydana gelemeyeceği, aksine yüce vasıflara sahip tabiat üstü bir varlığın yaratması ve devam ettirmesiyle mümkün olabileceği esasına dayanır. Kâinat birbirine uygun bir sebepler ve gayeler sistemi arzeder; böyle bir sistem ancak âlim ve âkil bir yaratıcının (illet-i zîşuûr) eseri olabilir. O hâlde kâinat âlim ve âkil bir yaratıcının eseridir; o da Allahu Teala’dan başkası değildir. Görüldüğü gibi nizam delili, tabiatın kuruluş ve işleyişi incelendiğinde tespit edilecek olağanüstü ince ve hassas dengelerin önceden belirlenen bir gayeye yönelik olduğu, plan ve gayenin de bir planlayıcı ve hedef belirleyiciyi zaruri kıldığı düşüncesine dayanır. Bilimin her buluşu, Allah’ın varlığı için bir delil teşkil eder. Büyük İslam düşünürü İbni Rüşd, bundan sekiz yüz yıl önce “hikmet ve inayet” olarak adlandırdığı gaye ve nizam delili hakkında “Gören göz karşısında güneş ne kadar belirginse, bu delil de akıl karşısında o kadar belirgindir.” ifadesini kullanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de gaye ve nizam deliliyle alâkalı birçok ayet vardır. On dört asır önce inen bu âyetlerin bir kısmının ifade ettiği incelikler ancak pozitif bilimlerin ilerlediği çağımızda anlaşılabilmektedir.
Fıtrat deliline göre ise, Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın varlığı insanlar tarafından doğal olarak kabul edilecek bir konudur. Aslında ezeli bir yaratıcının varlığı, yeterli aklî kapasiteye sahip bütün insanlar tarafından daima zaruri olarak kabul edilmiştir. Bu yüce Yaratıcı’ya her zaman tapınılmış, O her dilde bilinmiş, her lisanla anılmıştır. Hem İslam bilginleri hem de Batılı düşünürler, tarih sahnesinde yer alan milletler incelendiğinde genellikle her milletin bir tanrı inancına sahip olduğu sonucuna varılacağını, buna bağlı olarak da selim yaradılışını ve sağduyusunu koruyan insanların yüce bir tanrının varlığını doğal olarak benimseyeceğini belirtmişlerdir. “Kabûl-i âmme” veya “fıtrat-ı selime” olarak da adlandırılan bu delil; ırk, ülke, dil, din ve felsefesi ne olursa olsun belli bir seviyeye ulaşabilmiş bütün milletlerin, evrende hakîm bir yaratıcının eserlerini görebileceklerini ifade eder. Şu hâlde inançsızlık, insanın doğal yaratılışından uzaklaşmasından başka bir şey değildir. Sağduyu ve doğal yaratılışa aykırı olarak Allah’ın inkâr edilmesi, Kur’an’da kibir, inat, zulüm, zorbalık, nankörlük ve saptırıcı dış etkenlerle irtibatlandırılır. (En’âm 6/33; Hûd 11/59; Neml 27/14) “…Ayetlerimizi, sadece o selim yaratılış ahdini bozan nankörler, hem de bir inat uğruna inkâr ederler.” (Lokman 31/32)
Sûfiler dini hayat konusunda kalbi, aklın önüne geçirmek istemiştir. Onlara göre, bedensel arzuların asgari seviyede yerine getirilmesi ve ruhî güçlerin samimiyet ve ısrarla dinî konulara yönlendirilmesi sonucunda “keşf” diye adlandırılan vasıtasız bilgi ve tanıma yoluna ulaşılır. Allah ancak bu yolla bilinir ve tanınır. Muhyidin-i Arabî’ye göre, Allah’ı tanımak başka, Allah’ın varlığını bilmek başkadır. Akıl, Allah’ı ancak var olması bakımından ve selbî sıfatlarıyla (ne olmadığı açısından) bilebilir. Halbuki keşf yoluyla, Allah, müşahede edilerek tanınır.” (7)
Fussilet sûresi 53. ayette Allahu Teala;
“İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur’an’ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbin’in her şeye şahit olması yetmez mi?” buyuruyor. Bizimse görevimiz tevhidi haykırmaktır. Büyük veli İmam-ı Rabbani’nin buyurduğu gibi; “Âfâki ve enfüsi putlardan kurtulmadan gerçek tevhide ulaşılamaz.”
O nedenle günümüzde hizmet etmek, faydalı olmak, Allah’ın (cc) rızasını kazanmak, Allah’ın insanda tecelli edebilecek sıfatlarının tecellilerine, lütfuna mazhar olmak için âfâki ve enfüsi delilleri de iyi bilmek lazımdır.

(1)Prof. Dr. Selim Özarslan – Günümüz İnanç Problemleri
(2)Caner Taslaman – Doğuştan Ahlaki Özelliklere sahip miyiz? (Makale)
(3)Prof. Dr. Selim Özarslan – Günümüz İnanç Problemleri
(4)Prof. Dr. Emin Işık – Aşkı Meşk Etmek
(5)Mustafa Akyol – Modern Ezberlerin Sonu
(6)Feyz Dergisi – Dr. Alper Yücel Zorlu (Makale)
(7)Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Allah inancı, sf.26-34

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.