Ana sayfa - Manşet - Onur Buldu İle Söyleşi / Tiyatro

Onur Buldu İle Söyleşi / Tiyatro

Sanat hayatına nasıl başladınız?

Lisede tiyatro yaptım ama tercih ettiğim bir şey değildi. Herkesin bir edebiyat hocası vardır ya, kiminle karşılaşsan, “Ben tiyatro yapıyordum, çok iyiydim; ama şartlar izin vermedi…” gibi bir şey olur. Beni de edebiyat hocası zorlamıştı, öyle başladım. Daha sonra arkadaşlarım beni götürüp belediye tiyatrosuna kaydetmişti.

Selim Taylan Ertuğrul diye bir ağabeyimiz var; Dokuz Eylül’de okuyordu. O bana, “Ben seni sınavlara hazırlamak istiyorum.” dedi. 15 kişilik bir tiyatroydu. O zaman küçük bir tiyatroydu, şimdi büyüdü Menemen Belediye Tiyatrosu. O zaman düğün salonunda oynadığımı hatırlıyorum. Oradan da beni aldı, okulun sınavlarına hazırladı, sınava girdim, kazandım, öyle devam ettim.

Okula girerken ne yapacağınızı, mesleğinizin ne olduğunu biliyor muydunuz?

Ben bunun okulunun olduğunu da çok bilmiyordum. Ağabey gelip söyledikten sonra, gidelim sınava girelim bari dedim. Beni aldı, bir 10 günlük kür yaptı bana, Shakespeare kürü yaptı, Çehov kürü yaptı, beni sürekli çalıştırdı 10 gün içinde. Konservatuvar sınavları çok uzun bir çalışma süreci gerektirmiyor. Sanıyorum, maksimum bir ay yeterli. Çünkü bir şeyi çok fazla oynadığınızda biraz yabancılaşıyorsunuz, yani otomatik bir şeye dönüyor. O yüzden, bir 10 günlük periyotta hallolmuştu.

Peki, aileniz nasıl baktı, destek oldu mu?

Annem ve babam çalışıyordu. Çok ilgilenmediler, ama seviyorlardı. Beni hazırlayan Taylan ağabey, ben okulu kazandıktan sonra eve gelip babamlarla ciddi bir konuşma yapmıştı, oğlunuz sanatçı olacak diye.

Okula girdiğiniz zaman ne gördünüz, ne hissettiniz, hayatınızda ne değişti?

Benim geldiğim kültür biraz daha yerel olduğu için, okula adapte sorunu yaşadım. Bergama’da büyüdüm, gençliğimi Menemen’de geçirdim. Çok zorluk yaşadım ama sağ olsun, arkadaşlar birbirine çok destek olduğu için sonra alıştım. İlk sene hep “Ben ne yapacağım, bunlar bana ne yapacak?” gibi sorularım vardı. Rol derslerine başladıktan sonra, Gürcü bir hocamız vardı; o herkesle ayrı ayrı çok ilgilenirdi. Zaten sınıflar 10 kişilik olduğu için daha çok eğitim şansı bulabiliyorsunuz. O bayağı ilgilenmişti benimle.

Oyunculuğunuzun sihirli kelimesi, püf noktası nedir?

Eylem, hareket. Bir oyunu hareketsiz oynarken elinizi kolunuzu nereye koyacağınızı bilemiyorsunuz ama bunu bir eylemin içinde yaptığınızda izleyiciye çok cazip geliyor. Mesela bulaşık yıkarken konuşmak gibi… Çünkü durup konuşan biri yerine hareket eden biri her zaman daha avantajlıdır. O eylem, hareket fikrini anladıktan sonra işler daha da kolaylaştı. Anlamaya başladım, anlayınca da oynayabilmek daha kolay olmaya başladı.

Öğrencilerden bu işi meslek edinmek isteyenler için tavsiyeniz, konservatuvar okumaları mı?

Bence duvarları yıkabilmek adına konservatuar okumak çok önemli basamak. Hepimiz amatör tiyatro yaptık, hatta amatörün de amatörü ama istediğimiz havayı yakalayamıyoruz bazen. Bu durumlara karşı en iyisi konservatuvar okumak.

Okul süreci biraz uzadı galiba.

4 senelik okulu 6 senede bitirdim, ama okul bir dersten uzadı.

6 senenin sonunda okuldan çıkarken ne düşündünüz?

Ben okula girdiğimde tek hayalim Doğu’ya gidip tiyatro yapmaktı; devlet tiyatrosu, belediye tiyatrosu ya da ödenekli bir tiyatroda. Belediye tiyatrosu olmadığı için, daha çok devlet tiyatrosuna yönlenmiştik. Ama bir sene devlet tiyatrosunda çalıştım İzmir’de. Okulda bir dersim vardı, yani çalışma fırsatım oldu. İzmir Devlet Tiyatrosu’nda çalıştım. Sonra ödenekli tiyatronun çok bana uygun olmadığını hissettim. O yüzden, oraya gitmek yerine İstanbul’a gelmeyi tercih ettim.

Ne gibi zorluklar yaşadınız?

Başlarda çok zor oluyor, yani kimseyi tanımamak. 6-7 günde dizi çekmek müthiş bir olay bence. Şimdi adam o kadar hızlı ki, yani işleri o kadar hızlı halletmeye çalışıyor ki, bazen kibarlığı unutuyor. Bazen hak verebiliyorum, ama tabii ki olmaması gereken şeyler bunlar. Onlar bizim o dönem hevesimizi çok kırmıştı.

Bir diziye çağırdılar beni. Senaryoyu istiyorum sürekli; yani 3 gün sonra set var. Bana hep bölümlük rol verirler. Senaryo gelmiyor. Şüphelenmeye başladım. 2 gün kaldı, senaryo gelmedi. Sabah 05.00’te bindim servise, Tuzla Tersaneye gittim. Reji asistanı okuldan arkadaşım çıktı. “Sen niye geldin?” dedi. “Bölümlük rol” dedim. “Neymiş?” dedi. “Bilmiyorum işte, siz söyleyeceksiniz.” dedim. Öğrenip geldi; birinci gemiciymiş rolüm. Rol de şu: Ana karakter gemiye biniyor, çatışma oluyor, ben de kız arkadaşlarımla telefonda konuşuyorum, “Gelince seni sinemaya götüreceğim.” deyip telefonu kapatıyorum, ses geliyor, dönüyorum, tak tak vuruluyorum, rolüm bu kadar. Tabii, ben biraz uzatmak istedim rolü. Vuruldum, dizlerimin üstüne çöktüm yavaşça, biraz ah vah yaparken oradan yönetmen bağırdı, “Öl lan!” diye. Hemen öldürdüler ya. Zordu tabi o günler.

Ama şu an bizim setimiz zor değil, çünkü biz bir tiyatronun içinde çalışıyoruz.

Televizyona iş yapıyorsunuz ama aslında seyircinin karşısındasınız.

Evet. En büyük avantajı da o zaten. O kadar organik bağ var ki, onu bir stüdyoda çeksek çok beğeneceğinizi zannetmiyorum. Mesela, nötr bir seyirci geldiğinde oyun kötü oluyor. Bir şey alamadıktan sonra, oradan beslenemedikten sonra olmuyor. Normal bir oyundan bahsetmiyorum, çünkü orada şalteri indirip oynadığın için; ama burada bir temas var, yani birebir seyircinin enerjisini alıyorsun. Onu alamazsan işler kötü gidiyor.

Seyirci iyiyse, o günkü program da güzel mi çıkıyor?

Çok güzel çıkıyor, yani bu asla olmaz dediğimiz şey bile oluyor o zaman.

Drama, komedi gibi türlerin mesleki anlamda kendilerine özgü zorlukları var mı?

Tabii ki, komedi ve dram bambaşka iki kulvar. Özellikle bu drama dizileri, mesela Söz, Savaşçı gibi asker dizileri çekiliyor. Orada oynayan arkadaşlarımız da var. Dağ, tepe, bayır, uyudun, uyanamadım, sabah 05.00’te set, zor koşullar, hava soğuk. Biz tiyatroya gidip, çayımızı kahvemizi içtikten sonra sahneye çıkıyoruz, oynuyoruz. Bizim şartlarımız o kadar zor değil. Komedi dizisi, sitcom onun da şartları o kadar zor değil ama drama dediğimizde, dış çekimli işler her zaman çok zor.

Siz nerede rahat hissediyorsunuz kendinizi, dramada mı, komedide mi? Okulda daha çok hangi tür üzerine ders aldınız?

Genelde dram üstüne eğitim alıyorsun, o duyguları daha çok sindirtmeye çalışıyorlar. Komedi kendiliğinden oluyor zaten. Biraz da kişisel bir özelliktir ya komedi, çok iyi zamanlaması vardır adamın, böyle bir hayatı vardır. “Kendini hangi tarafta daha iyi, daha yeterli hissediyorsun?” dersen, dramda kendimi daha yeterli hissediyorum oyuncu olarak.

Ama komedi de oynuyorsunuz.

Öyle denk geldiği için… Yoksa komedi oyuncusuyum demek zaten okul mezunu biri için çok gereksiz bir cümle.

Böyle bir teknik var mı, kendi içinde teknik olarak yaklaştığınız bir durum var mı?

Yok, sistemlerin hepsini öğretiyorlar okulda; ama 5-6 sene sonra kendi sistemin oluşuyor. Yani gayri ihtiyari, otomatik bir tekste nasıl yaklaşıyorsun? “Şu metodla okuyayım.” demiyorsun ama hepsinin bir karması senin beyninde yerleşiyor ve kendi tekniğin ortaya çıkıyor.

Gençlere ya da bu işi yapmak isteyenlere tavsiye edebileceğiniz bir şey var mı, ne yapmalarını önerirsiniz?

Pratik yapmadan hiçbir şey gelişemez. Kitap okumadan, kelime dağarcığın gelişmeden, cümleler gelişmeden bir şey yazamazsın, imkânı yok. Benim en büyük problemim, çok utanıyordum sahneye çıkarken, özellikle 1. sınıfta çok utanırdım. Bunu pratikle yenebildim. Hocamız “Çık, sahnede dur.” derdi. Öyle dururdum yani. Dünyanın en zor şeyi, sahnede bir şey yapmadan durmak. “Dur orada, onu aş, sürekli bu utanma duvarı karşına çıkmasın.” derdi. Çünkü o zaman eller, kollar, brek dans yapar gibi, çok kötü oluyor. Sahneye çıkmak istiyorsan sürekli pratik yapmak, yazmak istiyorsan sürekli yazmak, okumak, seyretmek, örneklerini görmek, hatta iyi örneklerini görmek gerekli. Bu duygular hepimiz için geçerli. Yani herkesin hayatında duygular var; öfke, şiddet, sevgi, aşk, üzüntü, heyecan, sevgi, her şey var. Biraz bunun kaynağının nereden geldiğiyle alâkalı. O duyguları belki oraya yaslanarak çıkarmak lazım. Yani hepimizin içinde aynı duygular var, herkes aynı duyguları yaşıyor, herkes üzülüyor, seviniyor, ağlıyor, bütün duygularımız ortak. Kimisinin daha sivri oluyor duyguları ama herkesin içinde bu duygu var. Bu duyguları ortaya çıkarmanın yöntemini bulmak lazım. Yani ne yaparsam bunu ortaya çıkarabilirim? Elimde bir metin var; metinde, babası ölmüş, mezarın başında ağlıyor. Bir şey kodlayıp, bir şeyi aklına getirip, ortaya çıkaracak bir teknikle bunu geliştirmek lazım. Öbür türlü, çok vasat bir şey hâline geliyor bence.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.