Ana sayfa - Manşet - Önemsenme ve Değerli Olma İhtiyacı / Dr. Mehmet Öztürk

Önemsenme ve Değerli Olma İhtiyacı / Dr. Mehmet Öztürk

Tüm insanlar; hiçbir özellik ve nitelikleri olmasa dahi önemli ve değerlidirler. İnsanlar rengi, ırkı, dili, inancı, felsefi düşüncesi, dünya görüşü ne olursa olsun sadece insan olması noktasında dahi bu değer ve önemi hak ederler.
Yaratılmışlar âleminde çok farklı ve değişik varlık katmanları söz konusudur. Çeşitli kategoriler baz alındığında çok türde sınıflandırmalar yapabilirsiniz.
Kozmolojik olarak baktığınızda evren madde ve enerjiden mürekkeptir. Kosmosda, dünyamızdan milyonlarca defa büyük yıldızlar vardır. Dünyamızdan milyonlarca defa büyük yıldızların yüz milyarlarcasının bir araya geldiği kümeye galaksi adı verilmektedir. Dünyamızdan milyonlarca defa büyük yıldızların yüz milyarlarcasının bir araya gelerek oluşturduğu galaksilerden de yüz milyarlarca bulunmaktadır evrenimizde.
Böylesine korkunç bir büyüklük içerisinde insanoğlu adeta küçük bir detay gibi kalmaktadır. Bu bakışla kozmosu izlediğinizde kendinizin çok değersiz ve önemsiz olduğu gibi bir hisse kapılabilirsiniz.
Denilebilir ki böylesi muazzam bir evrende insan neden değerli ve önemli olsun ki? Ya da bir başka ifadeyle bu kesret âleminde insanın değer ve önemi nereden gelmektedir?
Öncelikle şunu ifade edelim ki, madde boyutunda olaya baktığınızda büyüklük ve küçüklükler rölatif yani izafi bir karakter taşır. Biraz önce yıldızlar, galaksiler bağlamında karşılaştırmalar yaparken makro kozmosun teleskobik bir fotoğrafını çektik bir de mikrokozmos dediğimiz küçükler evrenine mikroskobik bir yolculuk yaptığınızda karşınıza çıkacak rölatif büyüklüklerin ya da küçüklüklerin esrarengizliği sizi daha da şaşkına çevirecektir.
Tüm varlık âlemi atom dediğimiz en küçük birimin değişik dizilimlerinden ibarettir.
Varlık âlemini anolojik anlamda bir kitaba benzetirsek; nasıl ki kitaplar netice itibari ile harflerin kombinasyonlarından ibarettir aynı şekilde evren kitabı da atomların kombinasyonlarından ibarettir. Harflerin kombinasyonu kelimeleri, kelimeler cümleleri, cümleler bir kitabı oluşturuyorsa; atomların çok farklı rezonans, titreşim, diziliş, kombinasyonları ya da ne derseniz deyin farklı terkipleri de çok çeşitli varlık katmanlarının husulüne temel oluşturur.
Atom da kendi içindeki değişik yapılardan meydana gelir. İçeriğinde protonlar, elektronlar, nötronlar vardır. Bunların da altında kuarklar söz konusudur.
Bugün için bilinen en küçük birimin “sicim” adı verilen yapılar olduğu ifade edilmektedir.
Sicimi anlayabilmek için yukarıda makrokozmosu anlatırken yaptığımız karşılaştırmaları atom altı âlemde de yaparsak şöyle bir fotoğrafla karşılaşırsınız:
Güneş sistemi içinde atomun büyüklüğü ne ise atomun içerisinde “sicim”in büyüklüğü de odur.
Tüm bu anlattıklarımızdan anlaşılıyor ki büyüklük ve küçüklükler çok rölatif, izafi, itibari, göreli kavramlardır.
Her bir varlık katmanının kâinat içerisindeki koordinatlarını belirlemeye kalktığınızda böylesi bir kesrette boğulduğunuz, hiçleştiğiniz, kendinizi yok olduğunuz hissine de kaptırabilirsiniz.
Benzer bir kıyaslamayı insan boyutunda da yapabilirsiniz:
Ortalama yetişkin bir insanda ortalama yüz trilyon civarında hücre bulunmaktadır. Bu yüz trilyon hücre; zigot dediğimiz döllenmiş bir yumurta olan “tek bir hücre”nin bölünüp çoğalmasıyla teşekkül etmiştir.
Bu yüz trilyon hücrenin her birisi de kendi içerisinde milyonlarca atomu barındırmakta, her bir atom da kendi içerisinde sayısız sicimlerden oluşmaktadır.
İnsanı bir evrene benzetirseniz; hücreler adeta galaksi, atomlar da hücre galaksisindeki yıldızlar, gezegenler konumunda gibidirler.
Görüyor musunuz büyüklük ve küçüklüklerin izafiliğini. İnsan bilinci bu panorama karşısında kendini adeta yok hükmünde hissetmekte, bir “hiç” olduğunu düşünebilmektedir.
Olaya madde boyutunda baktığınızda kendinizi bu duygu ve düşüncelere kaptırabilir, kesret denizinde boğulabilirsiniz.
Peki, bu rölatif ya da izafi büyüklükler içerisinde insanın değer ve önemi nereden kaynaklanmaktadır?
Materyalist ya da pozitivist bir paradigma ile olaya yaklaşırsanız kendinizi tesadüfler denizinde bir hiç gibi algılayabilirsiniz. Oysa bu yaklaşım kesinlikle rasyonel, bilimsel ve epistemolojik bir bakış olmayacaktır.
İnsan dediğimiz muamma ve mualla varlık değer ve önemini bu maddesel yapısından değil ruh dediğimiz metafizik boyutundan almaktadır.
Ruhun varlığının ispatı noktasında gerek Gönül gerekse Feyz dergilerimizde çok sayıda yazılmış makalelerimiz bulunmaktadır. Bu makalemizde konumuz ruhun varlığının ispatı olmadığı için detaylara girmiyoruz. Ancak merak edenler söz konusu yazılarımıza müracaat edebilir.
Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de insandaki ruh için “ilahi nefha” ifadesi kullanılmaktadır. İşte insanı esas değerli ve önemli kılan da sahip olduğumuz bu ruh olgusudur.
Akıl, bilinç, vicdan, duygu, düşünce, sevgi, gönül, erdem, aşk, ahlak… gibi insanı insan yapan değerler esas itibari ile ruh denilen varlığı kesin ancak ontolojik muhtevası tarafımızca meçhul gizemli yapımızdan neşet eden ulvi tezahür ve yansımalardır.
İnsan esas itibari ile beden ve ruhtan müteşekkil bir varlıktır. Nasıl ki bedenimizin kafa, kol, bacak, gövde, beyin, ağız, göz, dil kulak gibi unsurları varsa ve her birinin değişik görev ve fonksiyonları söz konusuysa aynen onun gibi ruhumuzun da yukarıda ifade ettiğimiz gibi çok değişik görev ve fonksiyonları bulunan akıl, vicdan, kalp, sır, hafa, ahfa, nefs vs çok çeşitli “latife-i rabbani” dediğimiz şubeleri mevcuttur. Bedenimiz nasıl ki fizik âleme müzahir ise ruhumuz da metafizik âleme teşne ve müzahirdir. Nasıl ki bedenimizin sağlığı için bakım ve beslenmeye ihtiyacı varsa aynı şekilde hatta çok daha fazla ruhumuzun da bakım ve beslenmeye ihtiyacı vardır. Beden sağlığımıza dikkat edilmediğinde nasıl ki bedenimiz ve organları rahatsızlanıp hastalanabilmektedir, benzer şekilde ruh sağlığımıza da dikkat etmez yeterince beslemezsek ruhumuz ve organları mesabesindeki yukarıda saydığımız şubeleri de rahatsızlanıp hastalanabilmektedir. Beden için ekmek ve su ne ise ruh içinde iman ve sevgi o konumdadır. Abur cubur yenilen sağlıksız gıda ve besinler nasıl ki bedeni ifsat ederse sağlıksız, filtre edilmemiş muzır bilgi, inanç ve düşünceler de insan ruhunu bozar ve ifsat eder. İnsan aklı, vicdanı, ahlakı dejenere olabilir.
İnsan ruhunu besleyecek en mühim gıda imandır ve imansızlık en büyük hastalıktır.
Yeri gelmişken insanın değer ve önemini vurgulama sadedinde daha önceki yazılarımızda izah ettiğimiz insanın “var olma” mücadelesinden burada da bahsetmek yerinde olacaktır:
Tüm insanlar hayatı boyunca “var olma” mücadelesi verirler. İnsanın doğuştan getirdiği bu asil duygu; “varlığının alabildiğine farkında olma”, “kendini kanıtlama” ve “varlığını sürekli kılma” güdüsüdür. Kariyeri, etiketi, sıfatı, makamı, titri, statüsü ne olursa olsun, genel olarak insan, bütün ömrü boyunca aslında bu temel ihtiyacın tatmini için çabalar durur. Zımnen, çevresindeki insanlara şunu haykırır: “Ey insanlar! Lütfen beni fark edin, bana değer verin, beni sevin, ne olur beni takdir edin, bana saygı gösterin…”
Bu beklentilerin karşılanma yolu; kişiden kişiye, kültürden kültüre, statülere göre farklılık taşıyabilir. Kişi, yeri gelir bu tatmin için zenginliğini kullanır, yeri gelir makamını… Bazen kibir modundadır bu çağrı, bazen de duygu sömürüsü görünümlüdür. Fakat nasıl olursa olsun, sonuçta varlığını kanıtlama derdindedir. Ortak payda, “kendini gerçekleştirme” güdüsüdür.
Çoğu zaman maske takar, insanlardan kaçar. Farkında değildir ama kaçtığı kişi aslında kendisidir. Kompleks tavırlar sergiler.
Kompleksin çok değişik tanımları yapılabilir. “Karmaşık duygular” olarak ifade edilse de aşağılık kompleksi, son kertede kişinin kendisini “yok” hissetmesidir. Doğuştan getirilen “varlık” duygusu ile sonradan arız olan “yokluk” duygusunun çatışması, insan için ciddi problemlere yol açabilir. Bu durum patolojik boyutlara ulaşmışsa tedavi gerektiren bir hâl almış demektir. Nevroz yahut psikoz boyutunda değilse belli dozlarda yararları da söz konusu olabilir aşağılık kompleksinin. Yetersizlik duygusu sayesindedir ki kişi her zaman kendisini geliştirmek, yenilemek isteyecektir. Bu ise dinamizmdir, ilerleme için kamçı demektir. Şayet maraz boyutunda ise, bir ömür boyu huzursuzluk ve mutsuzluk nedeni olacaktır.
Kendisini, bir başka kişi veya topluluk yanında yok hisseden yani aşağılık kompleksi olan insanlar, temelde iki davranış kalıbı geliştirirler: Eğer kişi aktif bir yapıya sahipse ve kendini yok hissediyorsa, bu insanın sergileyeceği davranış parametreleri; yanında komplekse girdiği kişiyi yok sayma, inkâr etme, eleştirme, kıskanma, ayağını kaydırma çabaları vs. şeklinde tezahür edecektir. Dolayısıyla onu refüze etmeye, enterne etmeye çalışacaktır. Aksi takdirde kendisi var olamamaktadır. Karşısındaki kişi, kendisine gölge teşkil etmektedir. Onu bir biçimde yok edecektir ki kendisi var olabilsin. Buna “aktif kompleks” diyoruz.
Bir diğer kompleks tezahürü de “pasif kompleks” olarak adlandırılabilecek bir durumdur. Böyle bir yapıya sahip kişi aktif kompleksin aksine, karşısındaki kişiyi pasifize edemediği için kendini pasif kılma yolunu tercih etmektedir. Kendisini kendisi yapan ne gibi değerleri varsa inkâr yoluna giderek karşısındakinin tüm değerlerini kendine taşıma yolunu seçmektedir. “Kişilik ikamesi” de diyebileceğimiz bu patolojik durum, tam bir “taklit” hâlidir. Kendini kişiliksizleştirerek karşısındakinin kişiliğini giyinmeye çalışmaktadır. Onun değer yargılarını, inancını, niteliklerini vs. kendine taşıyarak var olma psikolojisidir. Sonuçta silik, sönük bir şahsiyet ortaya çıkacaktır.
İnsanoğlunun psikolojik, teolojik, biyolojik anlamda ya da bir başka ifadeyle metafizik ve fizik anlamda önemli ve değerli oluşu hukuki anlamda da teyit ve tespit edilmiştir. Nitekim “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nin birinci maddesinde: “Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar, akıl ve vicdana sahiptirler. Birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.” denilmektedir. İkinci maddesinde de: “Herkes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu beyanname ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir.” ifadeleri yer almaktadır. Üçüncü madde ise: “Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.” denilmektedir.
Görüldüğü gibi bir fenomen olarak “insan”ın değer ve önemi teolojik olarak kutsal metinlerde vurgulandığı gibi hukuk metinlerinde de tarihsel çok acı tecrübelerden sonra ancak tescillenebilmiştir.
Emperyalizm, sömürgecilik, kölelik, öjenizm, ırkçılık, günümüzdeki nörogenetik determinizm gibi hastalıklı, patolojik anlayış ve yaklaşımlar tarih boyunca insanoğluna kan kusturmuştur. Evrenin en aziz varlığı olan Allah’ın eşref-i mahlûkat olarak yarattığı insan maalesef hak ettiği değer ve önemi istisnalar dışında pek tadamamıştır.
Sözüm ona çağdaş uygarlıklar dünyası olarak lanse edilen günümüzde yaşanılanlar bunun en büyük kanıtıdır. Ortadoğu‘dan Balkanlara, Kafkaslardan Kuzey Afrikasına, Uzakdoğuya varıncaya kadar her tarafta özellikle de Osmanlı bakiyesi İslam coğrafyasında kan ve gözyaşı kol gezmektedir. Yaşanılan mezalim, yetim ve masum çocukların ahı arşı titretmektedir.
İslam’da insan en değerli varlıktır. O Batı’da olduğu gibi topluluk içerisinde erimiş bir birey değil biricik bir “Ferd-i vahit”tir. İlahi nefha taşımaktadır, mualla ve muazzez bir varlıktır.
İnsanın değerli ve önemli olduğunu hissedebilmesi, kendini gerçekleştirebilmesi, varlık mücadelesinde gerçek bir hürriyeti tadabilmesi ancak Allah’ın koyduğu kanun ve kurallara uygun yaşayabildiği ölçülerde mümkündür.
İnsan bir kilit ise onun anahtarı Kur’ân’dır. Gerek bireysel ve psikolojik gerek sosyolojik gerekse de ekonomik ve kültürel anlamda insan gerçek değer ve önemini ancak Allah’ın koyduğu sınır ve çizgiler çerçevesinde bulabilir ve yaşayabilir. Nitekim yüce Allah kitabımız Kur’ân’da insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğunu ifade ederek insanı yaratılan tüm varlıklardan üstün kılmıştır. Hatta bu öyle bir üstünlüktür ki meleklerden insana secde etmesini dahi istemiştir.
Gel gör ki insanoğlu bu değer ve kıymetini yeterince algılayamamış, kendi kendisine zulmederek belli noktalarda hayvanlardan dahi aşağılara kendisini yuvarlamıştır.
Sözün özü, insan fıtratında bir başka ifadeyle fabrika ayarlarında var olan “önemsenme ve değerli olma ihtiyacı”nın meşru anlamda tatmini; ancak Allah’ın insana verdiği değer ve önemi çok iyi anlayıp analiz etmek, kendini konumlandırıp geliştirmek ve o doğrultuda hayat sürmekle mümkündür. Gerisi beyhude arayış ve büyük bir aldanıştır.
Bu bağlamda insanoğlu “Eşref-i mahlûkat” ile “Esfel-i safilin”i tercih noktasında özgür bırakılmıştır. Bir daha bu dünyaya geri gelme gibi bir şansı olmayan insanoğlu için hayatla kumar oynama gibi bir lüksü de asla söz konusu değildir.
Yazımızı yüce kitabımız Kur’ân ayetleri ile sonlandıralım:
“Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüğe gömen de ziyan etmiştir.” (Şems, 91/7-10)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.