Ana sayfa - Manşet - Ölümsüzlüğe Dirilmek / Dr. Mehmet Öztürk

Ölümsüzlüğe Dirilmek / Dr. Mehmet Öztürk

İnsanoğlunun en soylu güdüsü; “sonsuzluk” arayışıdır. İster ateist olsun ister agnostik yahut ister deist olsun ister teist… Aslında bütün insanlar ölümsüzlük peşindedirler.

İnsanlar aileden, çevreden, okuldan… veya çok farklı faktörlerden etkilenerek kendilerince hayatı, ölümü ve ölüm sonrasını değerlendirdikleri ve anlamlandırdıkları bir “paradigma” oluştururlar. Bu paradigmayı oluştuktan sonra da kolay kolay değiştiremezler. Söz konusu bu paradigmanın parametreleri arasında maalesef çoğu zaman “önyargılar” da yer alır. Einstein’in bu anlamda çok çarpıcı bir aforizması vardır: “Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan daha zordur.” şeklinde.

Algılarla olgular çoğu zaman yer değiştirirler. Özellikle de kitle iletişiminin zirve yaptığı çağımızda maalesef algılar olguların önüne geçebilmektedir. Algı oluşturma teknikleri ile yapılan algı operasyonları sayesinde “gerçekler” “tersyüz” hatta “altüst” edilirler. Çünkü sizin nasıl düşünmeniz gerektiğine dahi belli çevreler karar verirler.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Ya Rabbi eşyanın hakikatini bana olduğu gibi göster.” buyuruyor. Bu hadisten anlıyoruz ki aslında bizler eşyayı algılarken olduğu gibi yani yalın, arı, duru, saf, berrak haliyle değil puslu, bulanık, perdeli, örtülü… olarak algılıyoruz. Bu gerçeklik sadece sosyal olaylar için değil evrensel bilgiler bağlamında da geçerlidir.

Gerek maddesel gerek manevi olguları değerlendirirken, gözlemlerken yahut anlamlandırırken çok değişik faktörlerin etkisiyle gerçeği olduğu gibi algılayamayız. Çoğu zaman sosyal olaylarda manipülasyonlar devreye girer.

Sözünü ettiğimiz algı yanılsamaları fizik âlem için de geçerlidir. Mavi deniz, mavi gök deriz. Ama aslında bu ifade tarzımız; somut bir gerçekliğin değil algılarımızın yanıltmasının bir sonucudur. Çünkü su mavi değildir. Gökyüzünde gördüğümüz uçsuz bucaksız mavilik de; nesnel bir gerçeklik değil bir ışık projeksiyonundan ibarettir aslında.

Sosyal ve beşeri ilişkilerimizde, psikolojik davranışlarımızın tezahüründe de hakikatler değil çoğu zaman algılar, sanılar, roller, maskeler… ön plandadır. İnsanlar sahip olduğu ruh dünyası itibarıyla hem kendine hem çevresine kişiliklerini olduğu gibi yansıtmazlar. Rol yapar, maske takarlar. Aynı şekilde korkular, evhamlar da gerçeklerin üstünü örter, kapatırlar.

Yine bilim entelijansiyasının üzerinde durduğu kuantum mekaniği ve holografik evren yaklaşımları da; asırlarca insanlığı, özellikle de bilim dünyasını inançsızlık girdabına sürükleyen materyalizm ve pozitivizmin de bir yanılsama olduğu gerçeğini ortaya koymuş ve kanıtlamıştır. Kuantum fiziğinin bugün gelinen noktada “madde” tanımı şudur: “Madde öyle bir şeydir ki maddeden yapılmamıştır.” Bu oksimoron tarif klasik bilim paradigmasını derinden etkilemiştir.

Önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi; insanlar mutluluğu para, şöhret, makam, marka vs. sanal motiflerde arar hale getirilmişlerdir. Oysa bunlar birer serap, illüzyon konumundaki mevhum değerlerdir. Bedensel zevkleri mutluluk sanmak, çağımızın en büyük yanılgılarındandır. Zevklerin, hazların mutluluğa belli oranlarda katkıları olsa da esas itibarıyla “mutluluk ruhun hazzıdır.” Ruh insanda sonsuzluğa açılan kapıyı ifade eder. Sınırlı ve sonlu objeler ancak sınırlı ve sonlu ihtiyaç ve zevkleri tatmin eder. “Hazcılık felsefesi seküler yaklaşımıyla sadece hayvansal ve bedensel zevklerin tatmininden öte bir anlam taşımaz.”

Oysa insanların en güçlü güdüsü “sonsuzluk ve ölümsüzlük” duygusudur. Hiç kimse ölümü arzulamaz. Ateist bile olsa herkes aslında fıtratında ya da günümüz moda deyimiyle; kişinin fabrika ayarlarında kodlu bulunan “ab-ı hayat” iksirini aramaktadır. Ölünce hiç olacağını sanan bir ateistte dahi “ebedilik” arayışları gözlemlersiniz: Kitap yazarlar, sanat eserleri vücuda getirirler, sinema tiyatro yapıtları ortaya koymak isterler. “Yok olacaksan bunca eser neden?” diye sorsanız vereceği cevap: “Adım anılsın, tarihte iz bırakayım…” biçiminde olacaktır. Madem yok olacaksın tarihin derinliklerinde adın anılsa ne olur, anılmasa ne olur? Bunu hiç düşünmezler. Çünkü kendi fıtratlarına savaş açmışlardır. Hâlbuki yukarıda sözünü ettiğimiz arayışlar; “sonsuzluk, ebedilik, ölümsüzlük…” güdüsünün ontolojik yansımasından başka bir şey değildirler.

Bilmezler ki o çok korktukları ölüm; “ölümsüzlüğe dirilmektir.”

Hakikatlerin üzerini örten perdeleri, engelleri aralamak için bazen evrende zihinsel bir yolculuğa çıkmak da çok yararlı ve etkilidir.

Evrende; dünyamızdan milyonlarca defa büyük yıldızlar bulunmaktadır. Dünyamızdan milyonlarca defa büyük yıldızların yüz milyarlarcasının bir arada bulunduğu kümeye “galaksi” denilmektedir. Dünyadan milyonlarca defa büyük yüz milyarlarca yıldızı içerisinde barındıran galaksilerden de evrende yüz milyarlarca bulunmaktadır.

Bu korkunç büyüklük içerisinde dünyanın koordinatlarını, dünyanın içerisinde de kendi konumunuzu düşünün. Eminim kendinizi “yok hükmünde” hissedersiniz. Bu azamet ve ululuk karşısında insanın iç dünyasında oluşacak en doğal duygu “Allahü Ekber” ifadesinin belirişi ve haykırışı şeklinde tezahür edecektir.

Tüm bu hakikatlerin vicdanlarda husule getirdiği ulvi tezahür ise; yüce Yaratıcıya karşı; derin bir ürperti, hayret, engin bir muhabbet ve muhteşem bir saygı halinin neden olduğu secdeye kapanma iştiyakı olacaktır.

Hz. Ömer’e izafe edilen çok güzel bir söz vardır: “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.”

İnsan çoğu zaman hep aklıyla hareket eden rasyonel bir varlık olarak kabul edilir. Oysa bu ön kabul de derin bir yanılsamadan ibarettir. Gerçek hiç de sanıldığı gibi değildir.

Etiketi, sıfatı, kariyeri, makamı, titri, sosyal statüsü ne olursa olsun bütün insanlar varlık mücadelesi verirler. Herkes kendini gerçekleştirme ve kanıtlama derdindedir. Bu güdülerin tatmin arayışı, ekmek gibi, su gibi temel bir ihtiyaçtır. Eğer insanların bu insiyaki duyguları yeterince doyurulmazsa insanlarda hiçlik duygusu belirir ki bunun psikolojik terminolojideki karşılığı aşağılık kompleksidir. Böyle bir ruh hali insanların sağlıklı bir sosyal ilişki kurmasına engel olur. Böyle durumlarda da insanlar sürekli rol yapma ihtiyacı duyar, maske takarlar. İnsanlardan kaçarlar, aslında kaçtıkları kendileridir. Fakat bunun farkında değildirler. Çünkü kendileriyle yüzleşmekten korkarlar.

Yine böyle durumlarda insanlar birtakım psikolojik savunma mekanizmaları geliştirirler: Projeksiyon, identifikasyon, yadsıma, inkâr ve yalanlama, rasyonalizasyon, bastırma, içleştirme, fantezi, sembolleştirme, boyun eğme, kötüleme, süblimasyon vs. gibi.

Tasavvufta ise insanlar farklı kavramlar kullanılarak analiz edilir. İnsan muamma bir varlıktır. İnsanı tanımak, çözmek maharet gerektiren en zor sanattır. Bunu en iyi insan sarrafları dediğimiz Allah dostları bilirler.

İnsanda “nefs” denilen bir olgu mevcuttur.

Rafine olmamış, arınmamış bir nefsin en bariz vasfı “kötülüğü emredici” olmasıdır. Maazallah eğer nefs terbiye edilmezse sonuç hüsrandır.

İnsan nefsinde; büyüklenme, gösteriş, kıskançlık, kendini beğenme, cimrilik, korkaklık, bencillik, ikiyüzlülük, gıybet, su-izan… gibi kötü özellikler vardır. Bu saydığımız tüm nitelikler esas itibarıyla maraz yani hastalıktırlar. İnsanlar eğer bu hastalıklarından kurtulmazlarsa ne kendi iç dünyalarında mutluluğu yakalayabilirler ne sosyal ilişkilerinde başarılı olabilirler ne de Allah ile olan ilişkilerinde huzuru bulabilirler.

Bir daha bu dünyaya geri gelme gibi bir imtiyazı bulunmayan insanoğlunun hayatla kumar oynama gibi bir lüksü de asla söz konusu değildir.

En uzun yaşayan insanın dahi yüz yılı pek de geçmeyen bir ömrü olduğu gerçeğinden hareket edilirse, hayatı en verimli ve en yararlı biçimde kullanmanın en rasyonel tutum ve tavır olacağı izahtan vareste olsa gerektir.

İnsan bu kısa ömründe ne yapıp edip imanında “yakîn” elde etmenin, hayatını salih amellerle bezemenin uğraş, arayış ve gayreti içerisinde olmalıdır.

İnsanoğlu esas itibarıyla inanmaya ayarlı olarak formatlanmıştır. Hani “anahtar-kilit” ya da “tencere-kapak” metaforu vardır. Aynen onun gibi. Bunun bilimsel karşılığı “antropi yasası”dır.

Kozmolojideki antropik ilkeye göre; evrende gerçekleşen tüm olaylar, insanların en ideal koşullarda, dolayısıyla insanların var olmasına izin verecek şekilde gerçekleşir. Başka bir ifade ile evren, insanoğlunun en optimal düzeyde hayat sürebileceği bir vasatta dizayn edilmiştir. Evrendeki kanunların başka türlü olmayıp bu şekilde olmaları tesadüf değil, “ince ayarlı” bir programın sonucudur. Antropik ilke, insanı merkeze alan bir ilkedir ve bu husus aynı zamanda Allah’ın varlık delillerindendir.

Bu olguya “fizik antropi” dersek bir de “metafizik antropi” olarak adlandırabileceğimiz bir durum daha söz konusudur: Nasıl ki insanın anatomik varlığı fizik evrende yaşayabileceği en ideal, en optimal biçimde dizayn edilmişse aynı şekilde ruh dünyası da ancak “inanma”ya endeksli olarak yaşayabileceği bir şekilde kodlanmış ve formatlanmıştır.

Fizik yasalarına aykırı hareket etmek kaos nedeni olduğu gibi “metafizik antropi” diyebileceğimiz inanma ihtiyaç ve ilkelerine aykırılık durumunda da çok çeşitli sorunlar ortaya çıkacaktır. Bu problemlerin ortak paydasını da; anksiyete bozuklukları, tatminsizlik, depresyon… türü rahatsızlıklar ya da kısa ifadeyle “mutsuzluk” oluşturacaktır.

Hayat sadece dünyadan ibaret değildir. İnsan ne kadar uzun ömür sürerse sürsün, etiketi, statüsü, makamı, titri, kariyeri… ne olursa olsun sonuçta birkaç metre dikişsiz beze sarılıp iki metre çukura indirilecektir. Orada ne mal, ne mülk, ne para, ne zenginlik, ne makam geçerlidir. İnsan bu dünyada öyle yatırımlar yapmalıdır ki hem bu dünyada hem de ölüm sonrası işine yarayabilmelidir. Böyle bir tavır akıllı olmanın gereğidir. Aksi durum, hayatla kumar oynamaktan farksızdır.

Çok güzel bir kelam-ı kibar vardır: “Derdi dünya olanın dünya kadar derdi olur.”

Bu anlatılanlardan kastettiğimiz; dünyadan el etek çekip bir hırka bir lokma hayat sürmeyi özendiriyor olmak değildir.

İslam zenginliğe karşı ya da düşman bir din değildir. İslamiyet’te; vahşi kapitalizmde olduğu gibi para, mal yani sermaye ne put gibi kutsanır ne de komünizmdeki gibi yok sayılıp inkâr edilir. İslam ikisinin ortasında bir yerdedir. İslam’a göre helalinden kazandıktan sonra zengin olmanın önünde hiçbir engel yoktur. Yeter ki kalbini cep yapma, elinle cebin arasında da kilometrelerce mesafe bulunmasın.

İster zengin ol, ister fakir. Şu hakikat asla unutulmamalıdır ki: Ölümde eşitlik vardır ve ölüm herkesi eşit kılar.

Her şey dönüp dolaşıp nefs olgusu üzerinde düğümlenmektedir. Nefs çok girift bir varlıktır. Kibir, riya, ucup, haset, cimrilik, korkaklık, yalancılık, gazap, merhametsizlik, sevgisizlik… gibi hastalıklar birbirleriyle ilgili ve ilintilidir. Birbirlerini etkiler ve tetiklerler. Aynen “domino etkisi” gibi.

İbadetlere Allah’ın ihtiyacı yok, bizlerin ihtiyacı vardır. İnsanlar ihlas ve ihsan üzere yaşar, nefsi ile mücadele ve mücahede eder, otokontrol mekanizmasını sürekli gündemlerinde tutarlarsa Allah’ın da ilahi sigortaları devreye girecektir. Biz bildiklerimizle amel edersek Allah da bize bilmediklerimizi öğretecektir. İnsanın Allah’a yakınlığı nispetinde feraseti, basireti açılacaktır. Böylelikle de “Furkan” denilen; hakkı batıldan ayırma keyfiyeti inkişaf etmiş olacaktır. Nefs tezkiye, kalp tasfiye, akıl da selim olacaktır. Kuşkusuz bu durum, kurtuluşun ta kendisidir.

İnsan muhteşem bir varlıktır. “Hazreti insan”dır. Hem bedeni hem ruhu itibarıyla “eşref-i mahlûkat”tır.

İnsan kromozomlarına yüzlerce ciltlik bilgi yüklenmiştir. Her insanda ortalama yüz trilyon hücre olduğu düşünülürse ortaya çıkan dehşet boyutta kodlanmış bilgiyi insan havsalasının algılaması pek mümkün gözükmemektedir.

İnsan, yapısı itibarıyla beden ve ruhtan mürekkep bir varlıktır. İlahi nefha olan ruhu kavramak, anlamak gerçekten çok zordur. Ruhu anlamadan da insanı tanımak mümkün değildir.

Ezel-ebed kronolojisinde bu dünyaya bir kez gelinecek, ayrıldıktan sonra da bir daha asla geri dönülmeyecektir. Önceden de ifade ettiğimiz gibi, bu dünyaya tekrar gelme gibi bir lüksümüz olmadığına göre her halükârda en üst düzeyde kulluk sergileyip Allah’ın rızasını elde ederek diğer tarafta en üst mertebelerde ödüle layık olmanın yollarını aramak gerekir.

Gazali’ye sormuşlar: “Dünyadaki önem sıralamamız nasıl olmalıdır?” diye. Cevap müthiş: “Kendinizi mezarda düşünün, oradan dünyaya bakın.”

Şu gerçek asla göz ardı edilmemelidir ki; ölüm; kesinlikle bir hiçlik ya da yokluk değildir. Sadece bir boyut değiştirmedir. Uykudan uyanmak gibidir. Mevlana’nın tabiriyle bir “şeb-i arus”dur, düğün gecesidir. Sonsuzluğa, ebediyete yelken açmaktır. Allah’a vuslatın, sevdiklerimize kavuşmanın adıdır.

Korkmaya hiç gerek yok…

Ölmek, ölümsüzlüğe dirilmektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.