Ana sayfa - Manşet - Öğrenmenin Beyindeki Serüveni / Öğretim Görevlisi Belma Uysal

Öğrenmenin Beyindeki Serüveni / Öğretim Görevlisi Belma Uysal

Öğrenmenin beyindeki serüvenini anlatır mısınız?
Mucizevi organımız olan beyin hakkındaki araştırmalar hala devam ediyor. Yani bu mucizevi organın işlevleri henüz tam olarak keşfedilebilmiş değil. Bugün için söylediklerimiz 5 yıl sonra yeniden güncellenebilir. Şimdiye kadarki yapılan çalışmalardan bilebildiğimiz kadarıyla öğrenme beyindeki elektrokimyasal mekanizmalar aracılığıyla gerçekleşiyor. Elektrik iletisi ile tetiklenen kimyasalların bir nörondan diğerine geçişi ile öğrenmenin ilk adımı atılmış oluyor. Bunu iki tepecik arasındaki boşluğa asma köprü kurmaya benzetebiliriz. İki tepecik arasındaki boşluktan köprü kurmak için atılan ilk halat bir nevi öğrenmenin ilk ânı olarak ifade edilebilir. Bu boşluk üzerindeki köprünün kurulabilmesi ve sağlam olabilmesi için daha çok halat ilave edilmesi gerekir. İşte öğrenmede de iki nöron arasındaki boşluktan ilk iletinin geçmesi öğrenmenin ilk adımıdır. Sonra bu iletilerin tekrarlanması yani köprünün sağlamlaştırılması gerekir. Bir diğer benzetme ile öğrenmenin sağlamlaştırılmasının ormandaki patika yoldan sürekli gidip-gelerek yolun kalıcı hale hatta geniş hale getirilmesi, ileride patika yoldan çıkıp cadde haline gelmesi şeklinde ifade edebiliriz.
Beynimizdeki öğrenme süreçlerini bilmek bize neler kazandırır?
Uzun yıllardır hem eğitim sektöründe hem de akademide gözlemlediğim kadarıyla öğrenme süreçlerine hâkim olamadığımız için hem kendimize hem öğrencilerimize haksızlık yapabiliyoruz. Belki de sınav sistemlerinin de etkisiyle çok kısa sürelerde çok fazla bilgiyi öğrenmek istiyor ve bu bilgilerin da kalıcı halde olmasını arzu ediyoruz. Soyut unsurları da içeren bu bilgileri beyindeki öğrenme süreçlerini bilmeden kavramaya, anlamaya ve unutmamaya çalışınca da yaptığımız öğrenme fizyolojimize uygun davranmadığımız için beklediğimiz sonucu alamıyoruz. Bu durum öğrenme hakkında kendimize güveni kaybetmemize, sonunda da motivasyon kaybına bağlı olarak pes etmemize sebep oluyor. Hâlbuki biz öğrenme süreçlerini bilir ve öğrenmenin aşamalarını buna göre şekillendirirsek göreceğiz ki beynin öğrenme anahtarı bizim ellerimizde. Yeter ki doğru anahtarı kullanalım, yanlış kapıları zorlamayalım. Bu anahtarı kullanarak yapacağımız öğrenme kendimize olan güvenimizi artıracağı gibi, yakaladığımız motivasyon ile daha kısa sürelerde çok daha fazla öğreneceğiz. Ayrıca bu anahtarın oluşturacağı konsantrasyon ile daha derin bilgileri daha anlamlı ve kalıcı olarak öğreneceğiz.
Öğrenmenin temel bileşenleri nelerdir?
Öğrenmenin ilk adımı motivasyondur. Motivasyon beyinde kalıcı hafızanın da depolandığı yer olan hipokampusu içine alan orta beynin yani duygusal beynin uyarılmasıdır. Bu motivasyon bir şeyi elde etmek yani ödül olabileceği gibi istenmeyen bir şeyden yani cezadan kaçınmak şekilde de olabilir. Motivasyonu sağlayan en temel unsurlardan birisi “hayal”dir. Çünkü hayal ederken beynimizde harekete geçen, tetiklenen bölgeler ile o hayal edilen gerçekten olurken tetiklenen, harekete geçen bölgeler aynıdır. Örneğin bir bardağı elimize alıp havaya kaldırdığımızı hayal edelim. Biz bu hayali kurarken beynimizin aktif olan bölgeleri ile bu bardağı elimize alıp havaya fiziki olarak kaldırırken beynimizde harekete geçen bölgeler aynıdır. Yine öğrenmeye karşı olumlu tutum hissetme, stresten, baskıdan uzak bir ortamın varlığı fiziksel rahatlamanın yanı sıra beynin duygusal bölümünü öğrenme için hazır hale getirir.
Öğrenmenin ikinci adımı konsantrasyon yani düşünen beyin dediğimiz beyin korteksinin uyarılması, bilinçlilik halinin meydana gelmesidir. Konsantrasyondan anlaşılması gereken tüm benliğimizle, tüm duyularımızla odaklanmaktır. Aynı anda iki işi yapmamaktır. Yani örneğin hem bilgisayardan eğitim videosunu izleyip hem de yan odadan konuşulanları işitiyorsak konsantrasyon sıkıntısı var demektir. Konsantrasyon tüm benliğinle, tüm duygularınla, tüm duyu organlarınla sımsıkı bir şekilde öğrenmek istediğin bilgiyi kucaklamak, içine çekmek, onunla yoğrulmak, onu hissetmektir. Uluslararası okçuluk müsabakalarında birinci olan sporcuya konsantrasyonu hakkında sorduklarında şöyle cevap vermiş: “Hedefime odaklandığım zaman benim için artık sadece okum ve hedefim vardır. Ne etrafımdaki sesleri işitirim ne de etrafımda olan insanları fark ederim. Okum ve hedefimle bütün haline gelirim. Okumu bıraktığım an hedefine kavuşur.” Şimdi buradan hareketle kendi konsantrasyonumuzu gözden geçirelim: Eğer biz öğrenme eyleminde iken okuduğumuzu ya da gördüğümüzü yahut işittiğimizi içimizde hissedemiyorsak, anlamlandıramıyorsak aslında o eylemde değiliz demektir. Aslında biz öğrenme eyleminde o “an”da değiliz. Biz o anda olmamız gerekirken ya geçmişin hesaplaşmalarında yahut geleceğin kaygılı sularında yüzüyoruz demektir. Bunun için zihnimizi korteksimizi yani düşünen beynimizi kontrol etme çalışmalarına önem vermemiz gerekir. Küçük yaşlardan itibaren konsantrasyonumuz için bilinçlilik yani farkındalık gelişim çalışmalarını yerine getirmemiz gerekir.
Öğrenmenin üçüncü adımı ise tekrardır. Fakat buradaki tekrardan kasıt “anlamlandırılmış, muhteviyatı, bileşenleri kavranmış” bilginin belirli aralıklarla tekrar edilmesidir. Sık sık çevremizden duyarız, “sınavdan sonra bütün bilgilerim uçup gidiyor” diye. Burada olan şey mânalandırılamamış, anlam kazanmamış bilginin sadece tekrarla geçici süre için hafızaya alınması ve sonrasında uçup gitmesidir.
Düzenli tekrar nöronlar arasındaki geçişin hızlanmasını, ormandaki patika yolun otobana dönüşmesini sağlar. Öğrendiğimiz bilgileri hatırlatma kartlarına yazmak yahut kendi sesimizden kayıt edip sonrasında dinlemek ya da en güzeli olan öğrendiğimiz bilgileri uygulamak çeşitli tekrar yöntemleridir. Herkesin kendine uygun tekrar yöntemlerini geliştirip bunu bir rutine dönüştürmesiyle arzu edilen kalıcı öğrenme sonuçlarına ulaşılacaktır. Aksi halde kalıcı öğrenme bir “temenni” olarak kalır.
Öğrenmede duygular ve öğrenme oranı arasında nasıl bir bağlantı var?
Beyin duygusal bir bağ kuramadığı hiçbir bilgiyi öğrenemez. Sadece geçici bir süreliğine hafızaya alır sonra hızlıca siler, gider. Bir şeyi hatırladığımız zamanları düşünelim. Biz bir şeyi hatırlarken sadece bilgi olarak değil o anki duygu durumumuzla birlikte geri çağırma yaparız. Öğrenme anında mutsuzsak bilgiyi geri çağırdığımızda da sanki o anı yaşıyormuşçasına mutsuzluğu hissederiz. Öğrenmede ilk aşama beynin duygusal beyin yahut limbik sistem denilen beynin orta bölümünün aktif hale gelmesidir. Ödül ve ceza merkezinin uyarılmasıyla motivasyon başlangıcı gerçekleşir. Öğrenme anında stres düzeyi optimum seviyeden yüksekse öğrenme gerçekleşmez, beyin savaş ya da kaç konumuna geçer. Şöyle düşünelim: Maalesef günümüzde sınıflarda akran zorbalığı yaygın ve önlenemiyor. Bu öğrenme ortamında akran zorbalığına maruz kalan öğrencinin amigdalası üzerindeki baskı unsuruyla savaş ya da kaç komutunu verip bir nevi bedeni tehlikelere karşı garanti altına alır. Savaş durumunda öğrenci yapılana şiddetli tepki vermeyi tercih edebilir. Yahut kaç durumunda öğrenci okula gitmeyi istemeyebilir yahut sınıfta olsa bile kaç komutu kendisini varlığı orada ama benliği orada olmayan, sessiz, silik biri haline gelmesine yol açabilir. Bu örnekte olduğu gibi beyin önceliği algıladığı tehlikeye karşı savunmaya verdiği için öğrenmenin ilk aşaması başlamadan bitmiş olur. Bu nedenle öğrenme ortamının baskı, alay edilme, yargılanma gibi olumsuz unsurların etkisinden arındırılıp merak duygusunun perçinlendiği, özgür hissedilen yerler şeklinde olması önemlidir.
Öğrenmede belleğin görevi nedir ve bellek nerededir?
Öğrenmede kayıt işlemi için duyusal bellekten dikkat aracılığıyla kısa süreli belleğe gelen ve buradan uzun süreli belleğe aktarımla oluşan bir süreçtir diyebiliriz. Kalıcı öğrenme olarak ifade edilen bilgilerin uzun süreli bellekte depolanmasıdır. Yapılan bilimsel çalışmalarda uzun süreli belleğin beynin orta bölümünde limbik sistem içerisinde bulunan hipokampusta olduğu ifade edilmektedir. Fakat daha önceden ifade ettiğim gibi aslında beyin bizler için hala sırlarla dolu. Şöyle ki, uzun süreli belleğin yer aldığı hipokampusun bazı epilepsi vb. hastalıklar nedeniyle ameliyatla alındığı vakalar oldu. Bu vakalarda yapılan çalışmalar bizlere bellek ile ilgili farklı ipuçları da veriyor. Hipokampusu alınan hastalar yeni anı üretmez oldular. Hatta Memento – Akıl Defteri adındaki filmi izlemenizi tavsiye ederim. Filmde başrol oyuncusu bir kaza nedeniyle hipokampusu zarar gören ve yeni anı üretemeyen, yaşadıklarını yaklaşık 30 saniye içerisinde unutan bir kişiyi canlandırıyor. Bu unutmasının önüne geçebilmek içinde yaşadığı her şeyi 30 saniye içinde hızlıca deftere kaydetmek zorunda. Hipokampusu alınan hastalarda yapılan çalışmanın bir tanesi ise şöyle: Hasta daha önceden hiç tanımadığı 2 doktor ile tanıştırılıyor. Bu doktorlar tanışma anında hasta ile tokalaşıyorlar. Fakat doktorlardan bir tanesi tokalaşma anında elindeki iğneyi hastaya batırıyor. Hasta acıyı hissediyor fakat hipokampusu olmadığı için kısa bir süre sonra elinin acısını da doktoru da unutuyor. Ertesi gün bu doktor hasta ile tanışmak için tekrar getirildiğinde hasta doktoru hatırlamadığı halde hiçbir şekilde doktora elini uzatmıyor. Hatta doktor tokalaşmak için ısrar edince hasta gerginleşiyor. Neden tokalaşmak istemediği sorulunca nedenini bilmediğini fakat tokalaşmak istemediğini ifade ediyor. Bu ve benzer pek çok vaka bizlere gösteriyor ki evet uzun süreli kalıcı bellek hipokampusta olabilir fakat bu vakada olduğu gibi örneğin acı demek ki başka bir yere kaydediliyor. Beyin ile ilgili yapılan çalışmalarla ilerleyen yıllarda bizlere yeni pek çok pencereler açılacağını öngörüyoruz.
Öğrenme şekilleri kişiden kişiye değişir mi? Buradan hareketle eğitim kişiye özel mi olmalıdır?
Hepimizin beyni biricik ve hepimiz birbirimizden farklı öğreniriz. Bilgiyi beynimizde işleme süreçlerinde de farklılıklar olabiliyor. Bu durum öğrenmeyi her birey için farklı ve benzersiz kılıyor.
Beyin bilgiyi 3 şekilde kaydediyor:
1. Görsel (oksipital kortekste kaydeder): Görüntü veya resim
2. İşitsel (temporal lobda kaydeder): Ses ya da kelime
3. Dokunsal (pariental kortekste kaydeder): Deney
İnsanların %75’inde birisi baskın olmak üzere görsel, işitsel ve dokunsal öğrenmeden ikisi vardır. Yani bazılarımız bazı uyaranlarla daha iyi öğreniriz. Örneğin görsel öğrenenler şemalarla, fotoğrafla daha iyi öğrenirken, işitsel öğrenenler akrostiş gibi unsurlarla daha kolay öğreniyorlar. Dokunsal öğrenme dediğimiz ise kısaca yaparak öğrenme şeklinde ifade edilebilir.
Görsel öğrenenler resim ve şemaları iyi kaydederler, öğrenirken odaklanma güçlüğü çekerler, masayı, çevreyi düzenlerler ve dikkatleri çabuk dağılır.
İşitsel öğrenenler dinleyerek iyi öğrenirler, hafızaları iyidir, detaycı, mantıkçı, mekanizmacıdır, aşırı mükemmeliyetçidirler, detaylara çok takılırlar, adım adım, sırayla çalışırlar, yavaş ilerlerler; yani 3 sayfa ileri, 2 sayfa geri, mehter takımı gibi. Ayrıca gürültüden çok rahatsız olurlar.
Dokunsal öğrenenler uygulayarak öğrenirler, yazarak öğrenirler, yavaştırlar, yazarken öğrenmeyi ertelerler. Biz hatta bunun için dokunsal öğrenen ve her şeyin notunu tutmaya çalışanlara geri kaldıkları için sadece temaları yazmalarını tavsiye ediyoruz. Yani bir konunun tüm her şeyi değil de temalarını yazarak çalışmak dokunsal için öğrenmede oluşacak zaman kaybının önüne geçebilir.
Öğrenme farklılıkları nedeniyle öğrenme kişiye özgü olmalıdır. Hatta değerlendirme süreçleri de farklı olmalıdır. Dijital dünyada yer alan video derslerin tüm dünyada karşılık bulması da bu nedenledir. Çünkü bu video dersler ile herkes arzu ettiği, merak duyduğu konu hakkında bilgiyi istediği zamanda, istediği tekrar sayısında ve istediği izleme hızında öğrenebiliyor. Eğitim oldukça hızlı bir şekilde kişiye özel platformlar aracılığıyla öğrenme biçimine dönüşüyor. Bu dönüşüme uyum sağlayan eğitim kurumları gelecekte var olacak diğerleri yok olacak kanaati oldukça yaygındır.
Beynimizde kayıt sürecinin güvenirliği nedir?
Beynimiz bilgiyi kaydederken statik değil editleyerek kaydeder. Yani beynimizin kayıt mekanizması kamera kaydı gibi statik değildir. Beynimiz olayları olduğu gibi değil sanki video editler gibi kaydeder. Bu nedenle hatırladıklarımız “yüzde yüz şekilde gerçektir, olduğu gibidir” diyemeyiz. O anki duygu durumumuz ve önceden beynimizde olan şemalarla beyne kayıt işlemini yaparız. Bu durum gerçeğin olduğu gibi kayıt edilmesinde yanılsamalara yol açabilir. Bu durum Amerika’da mahkemelerde yapılan görgü tanıklıkların sorgulanmasına ve güvenilir bulunmamasına yol açmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.