Ana sayfa - Manşet - Öğrencilerin Üniversite Tercihlerindeki Değişimi Doğru Okumak / Stratejik Planlama Uzmanı Züleyha Sayın

Öğrencilerin Üniversite Tercihlerindeki Değişimi Doğru Okumak / Stratejik Planlama Uzmanı Züleyha Sayın

Yükseköğretimle ilgili veriler incelendiğinde öğrenci tercihlerinde nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?

Yükseköğretim ile ilgili tartışmalar son yıllarda hem dünya hem Türkiye gündeminde. Yükseköğretimde bir kitleselleşme söz konusu. Yaşanan gelişim, değişim ve ortaya çıkan sorunlar yükseköğretimi yeniden ve gelecek odaklı bir yaklaşımla ele almayı gerektiriyor. 2006 yılından 2018 yılına geldiğimizde ülkemizde okullaşma oranlarında önemli bir artış görüyoruz. 2006 yılında 18,85 olan okullaşma oranı 2018 yılına geldiğimizde 45,64 seviyelerine ulaştı. Öğrenci sayılarına baktığımızda 1992 yılında 789.812 olan öğrenci sayısı yıllar içinde devamlı bir artışla 2019 yılında açık öğretim dahil 7.740.502’ye ulaştı. 1980’lerde bugüne geldiğimizde üniversite sayılarında da önemli bir artış söz konusu. Bugün gelinen noktada 129 devlet üniversitesi, 72 vakıf üniversitesi ve 5 vakıf meslek yüksek okuluna sahibiz. Öğrenci sayılarında, üniversite sayılarında bir artış görülüyor. Fakat temel mesele bu niceliksel büyümenin nitelikli bir büyümeye dönüşebilmesidir. Hayatın bir anlamda anlam arayışı olan üniversitenin günümüzde misyonu sorgulanmaya başladı. Üniversiteler geleneksel yapı ve anlayışın dışına çıkarak yaşanan gelişim ve değişimle birlikte dünyada ve Türkiye’de daha çok pratiğe yönelik bir eğitim arayışına kaydı. Değişime direnç zordur. Üniversiteler bu anlamda talepleri elbette karşılamalı ama talepler karşılanırken temel misyonunu da korumalıdır.

Üniversite tercihlerine baktığımızda son yıllarda boş kontenjan, doluluk oranları, devamsızlık, kayıt yenilememe gibi sorunların ortaya çıktığını görüyoruz. Boş kontenjan nitelikli eğitim alacağını düşünmeyenlerin beyin göçü ve dolayısıyla döviz kaybı ve de milli servetin israf edilmesi anlamına da geliyor.

Kontenjanların dolmaması ve doluluk oranında düşüşün sebepleri nelerdir?

Yükseköğretim verileri incelendiğinde başvuran aday sayılarında her yıl yaşanan bir artış görüyoruz. 1980 yılında başvuran aday sayısı 41.574 yerleşen sayısı 466.963 iken 2018 yılına geldiğimizde başvuran aday sayısı 2.381.412 yerleşen sayısı 857.240’tır. Özellikle son yıllarda başvuran ve yerleşen aday sayıları arasındaki fark giderek artıyor. Başvuran adaylar detaylı incelendiğinde en çok başvurunun son sınıf düzeyinde olduğunu görmekteyiz. Ardından sırasıyla önceki yıllarda yerleşmemiş, daha önce yerleşmiş, bir yükseköğretim programını bitirmiş ve yükseköğretimden kaydı silinmiş adayları görmekteyiz. Burada dikkat çeken bir husus önceki yıllarda yerleşmemiş aday sayısının fazla oluşudur. Bu tablo bize adayların istedikleri bölüme girmek için yeniden üniversite sınavına hazırlandıkları sonucunu vermektedir. Yerleşme imkânı olmasına rağmen yerleşmeyen adaylar bir sonraki yıl ya da daha sonraki yıllarda başvuran sayılarının artmasına da neden olmaktadır.

YÖK’ün 2018 yılında yaptığı araştırmaya göre adayların, hukuk, mühendislik, mimarlık, öğretmenlik taban başarı şartını sağladığı hâlde söz konusu fakülteyi tercih etmeme nedeni olarak ilk sırada alanın ilgi çekmemesi, tıp taban başarı şartını sağladığı hâlde tıp fakültelerini tercih etmeme nedeni olarak öğrenim görmek istedikleri üniversitenin tıp fakültesine puanlarının yetmemesi olarak ifade etmişlerdir. Aynı ankette tercihte bulunmayan öğrencilerden %23’ü mühendislik programlarını tercih edeceklerini ifade etmişlerdir. Mühendislik kontenjanlarının dolmadığı düşünüldüğünde öğrenciler için yerleşke ve üniversitenin bulunduğu yerin önemli olduğu söylenebilir. Ama tablo bize nitelikli ve ne istediğini bilen bir öğrenci kitlesinin varlığının işaretlerini vermekte.

Boş kontenjan sorunu; planlama, koordine, mesleklerin dönüşüm hızı, iş dünyasının taleplerine cevap verebilme ile yakından ilgili. Adaylar tercihte bulunurken temelde “işe yerleşme kaygısı” güdüyorlar. YÖK’ün 2018 yılında yaptığı araştırmada bu savı destekler nitelikte tercihte bulunmayan adayları en çok etkileyen hususun, mezuniyet sonrası iş bulma kaygısı olduğu ortaya çıkmıştır.

Talebin gerilemesinde üniversite giriş sistemi yani eğitim sisteminde yaşanan değişimler sebebiyle adayların tercih hataları yapmaları, rehberlik anlamında çok doğru yönlendirilememeleri, kişisel olarak kendilerini çok iyi tanımamaları, günümüz şartlarına bakarak tercih yapmaları etkili. Kaldı ki bugün tercih yapıp en az 4 yıl sonra tercih ettikleri mesleğe başlayacaklar. Mezun oldukları zaman 4 yıl önce seçtikleri meslek ne yapıyor olacak, belki öyle bir meslek dahi kalmayacak. Tercih yaparken bunları da değerlendirmek gerekiyor. Talebin gerileme nedenleri arasında kapasite arzının doygunluğa ulaşması, kapasite planlamasının daha çok geçmiş veriler üzerinden yapılması söylenebilir.

Kontenjanlarda arz talep dengesi gözetilmekte midir?

Özellikle son iki yıldır bir iyileştirme çabası olduğunu görmekteyiz. Ama sorun çok kolay aşılabilecek nitelikte değil. Özellikle son 2 yıldır kontenjanların dolmaması daha görünür bir sorun haline geldi. Adaylar artık tercih etme imkânı varken bölüm tercih etmiyor. Örneğin tercihte bulunmayan adayların ilk olarak %23 ile mühendislik programlarını, ikinci olarak %20 ile tıp, dişçilik, eczacılık programlarını, üçüncü olarak da %17 ile sosyal bilimler programlarını tercih edeceklerini ifade ediyorlar. Aslında yapılacak araştırmalar ciddi yol göstericiler oluyor. Yine mezuniyet istihdam ilişkisini veriler ışığında incelemek arz-talep dengesinin kurulmasına ciddi katkı sağlayacaktır.

Bir başka sorun da devamsızlık ve kayıt dondurma gibi sorunlar. Bu sorun açık öğretimde %40-45’lerde meslek yüksek okullarında ise %50 seviyelerinde kendisini göstermektedir. Öğrencilerin beklentisi noktasında çok fazla bilgi sahibi değiliz. Başvuran aday seviyesinden mezun olan öğrenciye kadar değişik kademelerde ciddi araştırmalara ihtiyaç var. Kontenjan meselesi sadece geçmiş yıllara ait veriler üzerinden değerlendirilebilecek bir konu değil. Mesele daha geniş bir perspektiften ele alınmalı. Fakat veriler incelendiğinde ve genel bir okuma yapıldığında adayların kısa sürede bilgi beceri kazanma isteği ve istihdam edilebilir alanlar beklentisi içerisinde olduğu söylenebilir. Talebin azaldığı alandaki nedenler iyi okunmalı. Bu noktada sadece sayılar üzerinden bir değişim çok sağlıklı olmayacaktır.

Raporunuza göre “Türkiye, OECD ülkeleri ile karşılaştırıldığında iş, yönetim ve hukuk alanında yüksek bir orana sahipken doğa bilimleri, matematik ve istatistik, bilişim ve iletişim teknolojileri alanlarında ortalamanın altında kalmaktadır.” bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Yükseköğretim stratejisi oluşturulurken ülkenin temel öncelikleri neler önce onlara bakmak gerekiyor. Ardından da dünya nereye gidiyor, teknoloji nerede, dünyada yükseköğretim nereye doğru kayıyor. Revizyonların öncelikle yerel ve küresel verilerin ışığında yapılması gerekiyor. Yükseköğretimde temel sorunlarımızdan biri “bugün odaklı” bakışımız. İçinde bulunduğumuz teknolojik durum bir anda ortaya çıkmadı. Nesnelerin interneti, yapay zekâ gibi konuları konuştuğumuz bugünün hazırlıkları yıllar öncesinde yapılmıştı. Değişimin ayak seslerine kulak tıkadığınız zaman her şeyde olduğu gibi yükseköğretimde de daha geriden gelmeniz kaçınılmaz. Üniversiteleri bu anlamda çeşitlendirmek ve özel sektörü işin içine çekmek doğru bir yaklaşım olacaktır. Ancak daha dinamik yapıda uygulamaya dönük alanlar bugünün ihtiyaçlarına cevap verebilir. Bugün hâlâ “Hukuk alanında mezun vermeli miyiz?”, “İşletme, iktisat gibi alanlarda mezunlar hangi alanlara yönlendirilecek?” sorularına yanıt vermeliyiz. Bütün bunlar stratejik ve gelecek odaklı bakmayı gerektiren konular. Öğretim elemanı sayısı ile öğrenci sayıları arasındaki dengede eğitimin niteliği açısından gözetilmesi gereken konulardan.

Lisans yerleşme oranında liseler bazında karşılaştırma yapıldığında nasıl bir başarı sıralaması görülüyor?

2018 yılına bakıldığında YKS’ye başvuran aday sayısı 539.092 ile en fazla Anadolu Lisesinde bulunmaktadır. Ardından 423.271 ile lise ve 234.657 ile İmam Hatip Liseleri gelmektedir. Başarı sıralamasına baktığımızda Sosyal Bilimler Lisesi, 2.031’lik bir sayıyla yüksek bir lisans yerleştirme oranına sahip, İmam Hatip Liseleri yüksek başvuran sayısına sahip olmasına rağmen lisans ve ön lisansa 30 binler civarında öğrenci yerleştirmiş. Genel olarak 2018 ÖSYM verileri incelendiğinde lisans yerleşme oranlarında en başarılı olanların sırasıyla Sosyal Bilimler Liseleri, Fen Liseleri ve Anadolu Liseleri olduğunu görüyoruz. İmam Hatip Liselerinde YKS’ye başvuran aday sayısı fazla olmasına rağmen lisans yerleşme oranı %15’ler civarında. Teknik ve Meslek Liselerininse daha çok ön lisansa yerleştiği görülüyor. Lisanstan çok ön lisansa yerleşme sebepleri arasında meslekî beceriye odaklı eğitim verilmesi söylenebilir.

Konuyla ilgili sorunların çözümüne dair yükseköğretim kurumları nasıl önlemler almalılar?

Yükseköğretim alanında yaşanan değişimleri ekonomik, sosyal ve teknolojik değişimlerden bağımsız okumak mümkün değil. Bu da meseleyi stratejik ve bütünsel bir bakış açısıyla ele almayı gerektiriyor. Şubat ayında Prof. Dr. Nihat Erdoğmuş tarafından hazırlanan İlke Vakfı tarafından yayınlanan “Geleceğin Türkiye’sinde Yükseköğretim” adlı raporda, yükseköğretim alanında yapılması gereken değişim ve geleceğe hazırlık on iki temadan oluşan bir vizyon olarak ortaya konulmuştu. Bu vizyon içinde iki önemli tema vardı: “öğrenci tercihlerine cevap üretebilen bir yükseköğretim sistemi” ve “öğrencilere değer katan bir eğitim ve öğrenme anlayışı”. Öğrenci Tercihlerinde Değişim adlı çalışmanın hareket noktasını da bu rapor ve raporda yer alan iki tema oluşturdu. Yani yükseköğretim kurumları cevap üretebilen ve değer katan bir anlayış üzerinden hareket etmeli. Bundan önce yapıldı ya da yapılmadı mesele burada değil. Şu an değişim çok hızlı yaşanıyor. Yükseköğretim kurumları değişime bir yerden başlamak zorundalar. Örneğin Türkiye’de öğrenci tercihlerindeki değişim, yükseköğretim kurumlarında boş kontenjan, kayıt yenilememe ve devamsızlık gibi sorunlara yönelik çalışma sayısı az ve bu konuda veriler sınırlıdır. Durumu net analiz edebilecek verilere ihtiyaç var. Bir değişim, bir yeniden yapılandırmadan bahsedeceksek öncelikle doğru ve zamanında adımları atabilmek için tabloyu net olarak ortaya koyacak verilere ihtiyacımız var. Bugün 129 devlet, 72 vakıf, 5 meslek yüksekokulu, 166.101 öğretim elemanı ve 3.859.571’i açık öğretim olmak üzere toplam 7.740.502 öğrenci varlığından bahsediyoruz. 80’lerle kıyasladığımız zaman çok farklı büyük bir tablo ile karşı karşıyayız. Bu farklılık sadece sayılarla sınırlı değil, değişen bir nesil var artık. Onların hayattan beklentileri de değişti. Teknoloji değişti, sosyal yapı değişti, kültürel değişim yaşandı, yaşanacak. Bunların önünde durmak mümkün değil. Burada kritik olan husus değişimin ayak seslerine kulak kabartabilmek. Kontenjanlar boş kaldıktan, devamsızlık sorunları ortaya çıktıktan sonra değişim evet olmalı ama bu tabloya götüren bir süreç var. Bu süreci doğru okuyabilmek öncesinde adım atmak önemli.

Yükseköğretim kurumları neler yapabilir? Öncelikle var olan talepler değerlendirilirken ve karşılanırken üniversitelerin temel misyonuna sadık kalınmalı. Bunun altını özellikle çizmek gerek. Artık çok sayıda insan yükseköğretime erişiyor. Her insana her bölgede her şehirde her üniversitede aynı eğitimi sunmak mümkün değil. Bu noktada sunulabilecek çözümlerden biri üniversiteleri çeşitlendirmek. Araştırma üniversiteleri, bölgesel kalkınma üniversiteleri, içinde pratik uygulamaları barındıran uygulamalı üniversiteler gibi yapılar farklı yaş gruplarına ve farklı beklentilere cevap verebilir. 7.134.674’ü devlet üniversitelerinde, 595.116’sı vakıf üniversitelerinde, 10.712’si vakıf meslek yüksekokullarında olan toplam 7.740.502 öğrenciden bahsediyoruz. Bu kadar büyük bir kitleye aynı nitelikte eğitim verilemez. Öncelikle öğrenci niteliğindeki farklılık sebebiyle eğitimin farklılaşması gerekmekte.

YÖK boş kontenjan sorunu ile ilgili araştırma üniversiteleri belirlemek, talebin düştüğü programları kapatmak, doluluk sorunu olan bazı bölümlerin kontenjanlarında azalmaya giderek bazı adımlar attı. Ama görünen tablo bu müdahalelerin yeterli olmadığı sonucunu veriyor bize.

Üniversite tercihlerindeki problemleri gidermek için neler yapılmalı?

Öncelikle tercihlerdeki değişim ve kontenjan sorunu, örgün öğretime has bir sorun değil. Aynı sorun, açık öğretim ve uzaktan öğretim türlerinde de yaşanıyor. Dolayısı ile meseleyi bütüncül bir yaklaşımla ele almak gerekiyor. Yükseköğretimle ilgili veriler incelendiğinde gerileyen talep, boş kontenjan, kayıt yenilememe, kayıt dondurma gibi sorunları görüyoruz. Özellikle son yıllarda artış gösteren boş kontenjan sorunu birbirine çok yakın bölümler, mezuniyet sonrası istihdam imkânları, belli programlarda yığılmalar gibi meseleler ile de yakından ilgili. Son yıllarda üniversite tercihlerinde yaşanan değişim sistematik ve veriye dayalı bir analiz gerektiriyor. Öğrenci başına yıllık harcama yapıldığı düşünüldüğünde boş kontenjan sorunu aynı zamanda milli servetin kaybı anlamına da geliyor. Öncelikli olarak değişimi tetikleyen sosyal, kültürel, ekonomik ve teknolojik nedenlerin belirlenmesi önemli. Ve temel olarak aslında değişim ihtiyacının önceden tespit edilmesi ona uygun adımlar atılması gerekiyor. Yükseköğretimin temel ihtiyacı olan şey var olan üzerinden analiz değil gelecek planlı bir yaklaşımdır. Kontenjan sorunu aslında adayların eğitim kalitesini sorguladıklarının da bir işareti. Yani adayların nitelikli bir eğitim arayışı içerisinde olduklarını söylemek yanlış olmayacaktır.

Boş kontenjan problemini çözmek için neler yapılabilir?

Boş kontenjan sorunu farklı başlıklar altında incelenmeli. Her bir başlıkta kendine özgü çözüm önerileri sunmaktadır. Yükseköğretim, üniversite tercihleri, istihdam, üniversitelerin kurulduğu bölgeler, boş kontenjan, açık öğretim ve uzaktan öğretim ile ilgili farklı öneriler sunmak mümkün.

Yükseköğretimde niteliksel bir büyüme için yükseköğretime erişim ve eğitimin kalitesini arttırma, iş dünyasının taleplerini dikkate alma ve tercihte bulunacakların beklentilerini yakından takip etme önemli hususlardan. Büyümenin devam ettiği yükseköğretimde doğru planlama özellikle önemli. Tercih yapmayan, kayıt yenilemeyen, devam etmeyen öğrenciler, doluluk sorunu yaşanan bölümler incelenmeli ve her birine uygun planlamalar yapılmalıdır. Tüm bu incelemelerin yanında dünyada yükseköğretim nereye gidiyor, bunu takip etmek gerek.

Tercihlerde öğrenciler üniversite ve bölümler anlamında burs imkânları sunularak teşvik edilebilir. Özellikle talebin artırılmasının istendiği yerlerde ve hatta iş adamları kendi şehirlerine nitelikli öğrenci çekmek için burs imkânları sunabilir. Bunun yanı sıra iş dünyasının talepleri, hangi alanlarda ve nelere ihtiyacı olduğunun belirlenmesi, kontenjanları şekillendirmede öncü olabilir. Bu noktada iş dünyası ile düzenli ve disiplinli bir iletişim kurmak, belli periyotlarla bilgi alışverişinde bulunmak ve bu konuda iletişim araçları ile çıktıları kamuoyuyla paylaşmak, kariyer merkezleri ile sıkı bir işbirliğinde bulunmak, talepte bulunacak adayların tercih yapmasında etkili olacaktır. Yine istihdam ile ilgili istihdam garantili olarak nitelendirilebilecek alanların dışındaki bölümlerin konuşulması gündeme gelmesi de önemli. Adayların bildikleri, gördükleri dışında bir dünyanın da olduğunun farkına varmaları gerekmekte. Bu bağlamda iş dünyası ile eğitimin bütünleştirilmesi, staj, çalışma yaşamında yaşanan değişiklikler, mesleklerin dönüşüm gibi konularda adayların bilgilendirilmesi için kariyer merkezleri önemli bir görev üstlenebilir.

Üniversitelerde yapılandırılacak kariyer merkezleri, kariyer danışmanlıkları önemli bir görevi üstlenecektir. Yakın zamanda Milli Eğitim Bakanlığı’nca liselerde kariyer ofislerinden bahsedilmişti. Tercih yaparken doğru bir rehberlik hizmeti önemli. Bunun için de rehberlik yapacak kişilerin, eğitim sistemi, bölümler ve meslekler hakkında güncel bilgilere sahip olması önemli.

Adayların en önemli kaygısının mezuniyet sonrası iş bulma olduğu düşünüldüğünde mezuniyet ve istihdam ilişkisi veriler ışığında incelenmeli. Özellikle işletme, iktisat, hukuk gibi alanlarda da görülen istihdam sorunu için bu analizler oldukça önemli. Üniversiteler, kurulduğu bölgenin kalkınmasına da destek olabilir. Bunun için öncelikle bölgenin kalkınmasına destek olacak bölümler söz konusu bölgeye özel açılabilir. Yine şehir bazında öğrencilere hem akademik hem de kişisel anlamda destek verebilecek STK’ların olması da bölge için çekici unsurlardan biri olabilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.