“Nevrotik Patlama” Nereye Kadar ? / Dr. Alper Yücel Zorlu

Nevroz, insanların normal davranışlar göstermemesine bağlı psikolojik bir rahatsızlıktır. Nevrozların kendilerinin çektiği acı, çevrelerine çektirdiklerinden daha az değildir. Çünkü günlük yaşamda verimsizlik, iletişim kopuklukları, psikosomatik belirtiler ön plandadır. Anormal davranışlarına kendileri de üzülürler. Gerçeklerle bağlantılarını da koparmazlar. Rahatsızlıklarının farkındadırlar ama kendilerini değiştiremezler. Şefkat gereksinimleri çoktur. Diğer kişilere bağımlılıkları gözlenir. Trafikte, ikili ilişkilerde, beraberliğin kaçınılmaz olduğu ortak projelerde rahatlıkla bu nevrotik patlamayı gözlemleyebiliriz.

Doğrusu psikotikleri enerjiniz kadar “idare edebilirsiniz” ama nevrotikler adeta “arabayı ben sürüyorum sen karışma, senin gideceğin yere de ben karar veririm” diyecek bir sığlıkta oldukları için dayanılması zor insanlardır. Çünkü dayatmayı severler. İnsan ilişkilerinizi sürekli tahammül sınırlarınızı zorlayarak uyarırlar. Enerjinizi “kuşa” çevirirler, bitirirler adeta. Hayatınızı “zora sokarlar.” Yukarıdaki duyguların benzerinin toplumun tüm katmanlarında yaygın örnekleri olacak şekilde farklı örüntülerde erişkin düzeyinde yayıldığını düşünün… Günümüzde canlı canlı yaşanan toplumsal gerçek ne yazık ki budur. Psikiyatrinin konuya yaklaşımı olaya ahlaki açıdan değil bir semptomlar dünyası gibi bakmamızı sağladığı ve tedavi edilebildiği için, bir tiroid hastasının sinirlilik hallerine gösterdiğimiz anlayışı nevrotiklere de göstermemiz gerekiyor.

Hastalıklara isim bulmak zor değil ama derinlerdeki acıyı dillendirmek, probleme bir nebze çözüm buldurabilir belki. Her şeyin temeli eğitim düşüncesi, güncel arayışlar da bunu “değerler eğitimi” adı altında kurtarmayı deniyor. Doğrusu da bu. Psikiyatrideki terapik yaklaşımlar da davranış eğitimini çok önemsiyor. Derinlikli bir psikoterapi ise vazgeçilmez… Ama insan işin içine girince psikiyatri mahfilleri, otoriteler bilişsel yapıdan ego psikolojisine, davranış eğitiminin de içinde olduğu tüm içsel yapıları yoklamak zorunda hissediyor, mecburen arıyor, deşiyor, araştırıyor. İnsanı ümitsiz vaka olmaktan çıkaran bu yaklaşım büyük bir hüner ve sıkı bir eğitim istediği için hiç de kolay değil tabi. Üstelik maddi bedelleri de oldukça yüksek… Daha işin başında da ciddi bir farkındalık kaçınılmaz… Yani danışanın ve çevresinin bölüşümcü yapısı ancak yol almayı kolaylaştırıyor. Yoksa girdiğiniz her odada ayrı bir garabetle karşılaşmak kaçınılmaz. Açıkçası zorlu bir iş… Doğunun kadim kültürleri, Batının bilgiye aç araştırıcı yapısı ruhi açlıkla da birleşince, konu, insana dair ontolojik arayışların da içine girdiği felsefi, kültürel, eğitime dayalı zorlu bir maceranın da içine itiyor insanoğlunu… Geçmişin bütün ideoloji, felsefe ve sapkınlıkları da masa üstünde duran tercihli çeldiriciler olunca sebepler sonuçlarla, sonuçlar sebeplerle iç içe bir kaos yumağına dönüyor dünyamız. Maalesef bugün, doğru sorulara doğru cevaplar vererek yol alsak dahi insan hasta… Güncel boyutta bu işi omuzlamış disiplinlerden olan psikiyatri açısından işe bakınca, konunun uzmanları bu duruma “afet masası” demekle yetiniyorlar. Her bir vaka, saç ağartan bir derde dönüyor üstelik… Bu çerçeveden bakılınca arayışlar aynı olsa da Batının ve Doğunun tartıştığı, masaya yatırdığı konular oldukça farklı… İnsana dair anlam arayışları ise uzun zamandan beri “logoterapi” başlığı altında dillendiriliyor zaten. Epistemoloji, antropoloji, sanat tarihi, felsefe, psikiyatri, tarih ve sosyoloji hepsi birden işin içine giriyor. “İnsan olmak ne zor” söylemine “cahillik hepsinden zor” gerçeği de katkıda bulunuyor.

Bugün ise insanı yapılandıran tüm psikolojik süreçler sıkıntılı… Bizlerse merhametsiz bir gözlemci gibi “Al birini vur ötekine” de diyemeyiz. Diyemeyiz ama ne yapabiliriz? Olgusal düşündüğümüzde “malzeme ortada…” Çık bakalım işin içinden, çıkabilirsen… Becerikli bir psikiyatri dahi herkese su verecek kadar sabırlı değildir. Baraj olsa suyu biter… Merhamet yorgunluğu da cabası… Gerçi psikiyatrlar hastaya mesafeli yani nötr durarak tüm süreçleri hasta adına değerlendirmek gibi bir yerde duruyorlar zaten. Güçlü bir katalizör olmak istiyorlar hasta adına… Belki çözeriz düşüncesiyle…

Makul akıllar iyiliğin yayılma hızının kötülükten daha etkin olduğunu söylerler. Ne yazık ki örnek rol modellerin azlığı bugün bu yolları da büyük oranda kapatmakta… “Tencere dibin kara seninki benden kara” “Üzüm üzüme baka baka kararır” “Hep bir hallı Turhallıyız” gibi sözler de bu gidişatın kötü fotoğrafları. Hastalıkları tetikleyen bu ortam ne yazık ki bir merhamet zeminini yansıtmıyor.

Bir patlamada ölenleri iyilik ya da kötülük adına belirleme lüksü insanoğlunda yok… Kimin başına neyin geleceği apayrı bir konu. Ama yazımıza konu olan nevrotik patlamanın mağdurları günümüzde oldukça çok… Üstelik hiçbirimiz bundan müstağni değiliz.

İroni ile gerçeklik arasında bir cümle ile sözlerimize son vereyim:

“Müslüman’ın depresyonu olmaz…”

Yorum bırakın