Ana sayfa - Manşet - Nesne İlişkileri: Zihnimizdeki Sahne ve Oyuncular / Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar

Nesne İlişkileri: Zihnimizdeki Sahne ve Oyuncular / Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar

Psikoterapiste hastanın gözünde çok yüksek bir anlam yüklemeden, bir duygu terapisini yönetmek mümkün olabilir mi? Yani o bile aklî kodlamalar seviyesinde bırakmaz mı? Burada psikoterapiste gerçekten çok büyük, böyle taçlandırılmış bir konum gayriihtiyari nasıl edindireceğiz? Tedavide önemli değil mi bu?
Taçlandırılmış bir konumu yoktur psikoterapistin. Tersine eşit ilişki olması gerekir. Öbür türlü, koçluk olur, hocalık olur, babalık olur. “Psikoterapimsi” diyoruz bunlara. Psikoterapi başka bir şey.
Yani nötr kalmak vs. gibi şeylerden bahsediliyor…
Taçlandırılmış konum doğru değil. Terapist ve hasta, ikisi de eşit olmak zorunda. Eğer terapist üst perdeden konuşursa, üst konumda olursa, ilişkiyi terapist belirlemiş olur. O zaman neyi araştıracak? Görevi hastayı araştırmak. Problemi aramak. Bunu nasıl yapacak? Aralarındaki ilişkiye bakarak. Hasta onunla nasıl bir ilişki kuruyor? Buna dikkat edecek. İlişkiyi terapist belirlerse olmaz. Hastadan gelecek veriyi sabote etmiş olur. İlişki biçimini hasta belirleyecek ki, onun ilişki biçimini bir görelim. Çünkü hastanın sorunu, kendi ilişki kurma biçimi ile ilintilidir. O ilişki biçimini görmeliyiz. Aralarındaki ilişkiyi terapist belirlerse, yani hocalık, üstadlık, amir olmak, üstte olmak gibi, o zaman hastayı görmezden gelmiş oluruz. Hastanın kendi, doğal ilişki kurma biçimini gölgede bırakmış oluruz. Hasta belki terapiste anne gözüyle bakacak bilmiyoruz; belki baba gözüyle bakacak; bunu bir görmemiz gerekiyor… Bu sayede terapist hastanın sorununun nerede olduğunu anlar. Çünkü hasta da bilmez problemin nerede olduğunu. İkisi birlikte keşfedecekler. Terapist amir değildir. İşbirliğidir burada söz konusu olan. Bu, klasik psikanalizde böyle değildir tabi. Analistik kafasında sabit bir düşünce vardır, sürekli onu görmeye çalışır hastada. Yani elinde çekiç vardır, hep çivi arar hastada. Böyle olmaz. Bu durumda hasta göz ardı edilmiş olur. Klasik psikanaliz, artık kendi geçmişinin yükünü taşımaya çalışan, hantal, arkaik ve marjinal bir akım haline geldi. Oldukça ideolojik bir bagaja sahiptir. Onunla ilgilenmiyoruz. Bizim konumuz çağdaş akımlar.
Ama hasta kesin güvenecek değil mi?
Tabii, güvenmeden hasta size açılamaz. Güvenirse ancak açılır ve o aktarımı yapar. Ona “aktarım” diyoruz. Terapiste ya annesi gibi davranacak, ya babası gibi davranacak, ya düşman gibi davranacak, ya sığınacağı birisi olarak davranacak. Yani bir kurtarıcı gibi görecek ya da bir sömürgen gibi görecek, belki saksıdaki bir çiçek gibi, belki yakasına takacağı bir broş gibi görecek… Mecazen anlatıyorum. Buna “aktarım” diyoruz. Nasıl bir aktarım yapacak, bunu önceden bilemeyiz. Objektif bir biçimde bunu birlikte keşfedecekler. Buna fenomenolojik yöntem diyoruz, yani peşin hükümlü olmamak, neyse onu görmeye hazır olmak.
Terapist üstün bir pozisyon alırsa hastanın “aktarım”ına müdahale etmiş, onu yönlendirmiş olur. Aktarım kirlenir yani. Danışan o aktarımı aslında yakınındaki herkese yapıyor. Gizli veya açık olarak. O yüzden de birçok sorunla karşılaşıyor zaten. Fakat terapist bu aktarımı problem etmez, tersine incelemek için bir vesile görür.
Yani yansıtmalı özdeşim yapabilecek ki nesne ilişkilerini yürütelim diyorsunuz.
Psikanalitik psikoterapilerde ancak aktarım varsa terapi olur, aktarım olmazsa terapi olmaz. Bu preödipal patolojilerde çok daha önemli. Çünkü preödipal döneme ait hatıra yok ki; neyi konuşacaklar? Hasta bir şeyi terapiste aktaracak ki, terapist de “bana şunu aktarıyor, öyleyse bu şöyle olabilir.” diye orayı açsın, birlikte oraya baksınlar. O aktarım sözel değildir; duygu ve davranış ile olur. Mesela terapisti sığınacağı bir anne kucağı gibi görüyor olsun hasta. Bunu duygularından ve davranışlarından anlıyorsun. Fakat hasta bunu bilmeden yapıyor. Otomatik bir örüntü haline gelmiş bu. Günlük hayatında da öyle. O yüzden günlük hayatında da sorunlar yaşıyor. Bunu gündeme getirecek terapist.
Aktarım üzerinde konuşulacaklar; konuşuldukça tüm yaşananların da aynı ilişki örüntüsü ile açıklanabileceğini görecekler. Çünkü terapiste aktardığı ilişki biçimini yakınlarına da aktarıyor. Başlangıçta hasta da bunu bilmiyor, terapist de bilmiyor. Konuştukça, açtıkça, deştikçe keşfedecekler. Buna derinliğine çalışma (working through) denir. Amaç, hastanın kafasındaki tiyatroyu, yani hayatının senaryosunu açığa çıkarmak.
Bu aktarımı odada ve dışarıda, hastanın geçmişinde ve rüyalarında, yani bu dört alanda da görmek zorundayız. Ancak böyle teyit etmiş oluruz. Yani kurgumuz teyit edilmiş olur. Eğer teyit edemezsek yanlış yoldayız demektir. Teyit etmek çok önemli. Çünkü psikoterapide tahlil yok, tetkik yok. Her şey aslında bir kurgu. O yüzden, kendimizi aldatmak tehlikesi her zaman mevcut. Bu çok önemli bir konudur, çünkü bu hata çok sık yapılır. Terapistin kendi teşhisine yapışması, bu işteki en önemli tehlikedir; kendi teşhisinden şüphe duyarak onu sürekli teyit etmesi gerekir. Diğer türlü kendi kafasındakini, hastanın kafasındaki zanneder. Hastanın kafasındaki tasarımları, kendimizinkilere bulaştırmadan, “olduğu gibi” görmeye çalışmak zorundayız. Bu saydığım 4 alanda da bu ilişki kipini görüyorsak, işi sağlama almış oluruz; teşhisimizin sağlamasını yapmış oluruz. Yoksa mecazlarla, teşbihlerle, metaforlarla, alegorilerle her şeyi her şeye benzetmek mümkündür. Hastayı keser kuşa çevirirsin. Dinamik terapide bu tehlike vardır. Hastayı kafandakine dönüştürmek. Ama her yolun bir yordamı var. Usulsüz vusul olmaz, gayeye erişilmez. Metodoloji önemlidir, keyfi davranamazsın. Bunun için de iyi yerlerden eğitim almak şart.
Aslında düşün, hepimizin kafasında bir tiyatro sahnesi var. Bu tiyatronun içinde kendimiz de varız. Bu tiyatro sahnesinde elbette başkaları da var. Danışanın kendisi bu tiyatroda kim bilir hangi roldedir, ne kılığındadır; bunu kendisi de bilmez. Yani kendi kafasının içindeki tiyatroda, kendisini temsil eden oyuncunun hangi rolde olduğunu bilmez. Belki hep mağdur, belki hep kazıklanan birisi. Belki solucan gibi bir şey, belki de aslanlar gibi, belki “kâh sömürülen, kâh sömüren” bir rolde, belki “bir ezilen bir ezen” rolünde, belki “hep kaybeden ümitsiz bir âşık” gibi, belki “acıların kadını”… İnsanlar farkında olmadan bu rolleri oynarlar fakat çevre bu role uygun değilse çatışma çıkar. Kafamızda bir tiyatro var ama onu bilmiyoruz, ilginç bir şey. Bildiğimizi zannedebiliriz, fakat o genellikle kandırmacadır. Kendimizi temize çıkarmayı iyi biliriz çünkü. Aslında göz boyamadır o. Kendi gözümüzü boyarız. Ne kadar iyi niyetliyiz, ne kadar sevgi doluyuz ama başkaları öyle mi ya! Böyle kandırırız kendimizi. Hatta kendimizi suçlasak bile, daha büyük bir suçtan kaçmaktayızdır ya da kendisini eleştirme cesaretine sahip olmakla övüyoruzdur kendimizi farkında olmadan. Hep farkında olmadan olur bu işler. Bilinçdışı dediğimiz şey, farkında olmadan oynadığımız bu rollerdir. bunun için koca koca arkeoloji çalışmaları yapmaya gerek yok. İlk kuşak psikanalistler kazdıkça kazmışlar akıllarınca. Herkeste aynı olan, değişmeyen büyük arkeolojik keşifler yapacaklarını sanmışlar. Netice, büyük hayal kırıklığı tabi. 100 yıl geçti aradan.
Hâsılı, o tiyatronun farkında olamayız. Nasıl farkında olalım ki, bizim kişiliğimiz o. Ona bakamıyorsun, “onunla” bakabiliyorsun. Bu da önemli. Ona bakamayız. Çünkü onun içinden bakıyoruz. Terapi dediğimiz şey, ilişki yoluyla, terapistin yorumlarıyla, bunu görebilmeni sağlamak. Yani elimizdeki dürbünü görmeye çalışmak. Dürbünü gözümüzden çekip, onu incelemeye hiç çalışmamışız. Hep onun içinden dünyayı seyretmişiz. Gözümüzde bir dürbün olduğunu bile unutmuşuz. Hâlbuki dürbünün camının rengi, dünyayı da o renge boyuyor. Bir kişi bunu nasıl fark edebilir ki? Camdaki bazı lekeleri görüyoruz ama onları dış dünyada görüyoruz. Elimizdeki dürbünden kaynaklandığını nasıl bilebiliriz ki. Biz dürbünü hiç görmemişiz, hep onunla dünyayı seyretmişiz. Terapist, yorumlarıyla hastanın dikkatini dürbüne yönlendirecek. Dürbünü fark etme kapasitesine içgörü diyoruz. Terapinin başarısı bu kapasite ile doğru orantılıdır.
Çoğu insan, kendi gerçek kişiliğini bilmez. Kendisine bir kişilik yakıştırır; onu kendi kişiliği zanneder. O kişilik ile dünyaya yaklaşır, onun içinden bakar. İçinden baktığın şeyi nasıl inceleyeceksin? İnceleyeceğin şeyi, karşına alman lazım. Katarakt ameliyatında bir merceği gömüyorlar gözümüzün içine değil mi? O mercek renkli olsa, dünyayı o renkte görürüz. O rengi eşyanın üzerinde görürüz. Hâlbuki o renk bizde. Biz atfediyoruz o rengi dünyaya. O merceği göremeyiz, çünkü o mercekle görüyoruz. Merceği çıkarıp rengin mercekten kaynaklandığını teyit edemiyoruz. Kişilik de böyledir; kişi onu bilemez. Sadece kaba bazı hatları bilebilir; onun da çoğu çarpıtılmıştır.
Dolayısıyla kişi aslında kendisi saldırgansa, dünyayı da saldırgan zanneder. Dünyayı kendi öfkesi ile boyar. Hâlbuki o öfke kendisine aittir.
Biz içimizdeki o tiyatronun farkında olsaydık, “kendini bilmek” bu kadar önemli bir konu olmazdı. Mısır tapınaklarının üzerinde yazardı “kendini bil” diye. Sonra Yunanlılar bu sözü kendilerine mâl ettiler. Bilgelerin en çok önem verdiği şeydir kişinin “kendisini bilme”si. Demek ki “kendini bilmek” öyle herkesin kolayca yapabildiği bir şey değil. İşte kendini bilmek, o tiyatrodaki kendisini bilmek, kendi zihnindeki “ben”i bilmektir, yani “bir ben vardır bende, benden içeri” dediği gibi…
Burada terapistin yaptığı şey danışana kendini tanıtmak mı?
Birlikte keşfetmek diyelim. Her şey birlikte yapılacak. Bu alanda çalışan terapist hocalık yapmaz, koçluk yapmaz. Çünkü içerideki “ben”, talimatlarla, ödevlerle, yönergelerle bulunmaz. Keşke mümkün olsaydı, terapistlerin işi çok kolaylaşırdı. Ama öyle değil maalesef. Ancak samimi ve eşit bir ilişki içinde keşfedilebilir. Psikanalitik terapi böyle bir şey. Ama günümüzdekinden bahsediyoruz. Freud’un klasik psikanalizi bundan çok farklı. Hâlâ o fosili yaşatmaya çalışanlar var, “Allah akıl fikir versin” diyelim. Dünyada yavaş yavaş yok oluyorlar, fakat biz 50 yıl geriden geldiğimiz için, Türkiye’de hâlâ kıpırdanma içindeler. Adeta tarikatımsı, kapalı bir örgütlenme olduğu için, müntesiplerine narsistik tedarik de sağlıyor. İdeolojik olarak da çok kesif bir ortamdır. Ötekileştirmeyi çok koyu ölçekte yaparlar. Fakat konuşmalarında hep tam tersini söylerler. Ötekileştirmeyi topluma yansıtır, hep kabahati dışarıda ararlar.
Evet, içerideki beni, gerçek kişiliğimizi keşfetmek için “samimi ve eşit bir ilişki içinde olmak gerekir” demiştik. Burada talimat, yönerge olmaz. Davranışçı-bilişsel terapistler ise tersine, ödev verirler, yönerge verirler, danışanların yapmaları gereken şeyleri söylerler. O yüzden onların terapisi derine işlemez. İçerideki “ben”e ulaşamaz. Zaten bunu da hedeflemezler. Daha yüzeysel sorunların halledilmesinde, kısa süreli terapi olarak idealdir. Fakat derin sorunlara nüfuz edemezler. Etkileri olsa bile kısa süreli olur. Derin sorunlar ilk üç yıla (preödipal) ilişkindir. Ödev vererek bu erken yıllara dair veri toplamak imkânsızdır. Birlikte ilişki içinde keşif yapılabilir ancak. İlişkide ortaya çıkar tablo. Bu keşif sürecinin sonunda, hasta gerçekte kim olduğunu öğrenir. Kendi içinde, birbiri ile çelişen bakış açılarını, çelişen arzularını, kendine söylediği yalanları, -mış gibi yaptığı şeyleri, -mış gibi duygularını keşfeder; -mış gibi mücahid, -mış gibi sosyalist, -mış gibi hümanist… ama yedikleri haltlara ne demeli? Ne kadar çok var çevremizde bunlardan değil mi? Günümüzün sorunu bu değil mi? Helene Deutsch bu “-mış gibi kişilik” inşasını 1940’larda yapmış.
Sonuç olarak “aktarım” dediğimiz şey sayesinde, terapistle hasta, birlikte, hastanın zihnindeki senaryoyu odada adeta sahnelerler. Önce duygu ortaya çıkar. Sonra bu duygu isimlendirilir. Üzerinde konuşulur. Bu tiyatro sahnelendiği zaman, hasta kafasının içindekilere dışarıdan bakma imkânı bulur ilk defa.
Normalde insan kafasının içine bakamıyor, o yüzden bu oyunu dışarı çıkarmak zorundayız, ona bakabilmek için. Odada birlikte sahneye koyuyoruz bu senaryoyu. Elbette sözel olarak sadece. Bu senaryonun eyleme dökülmesine “eyleme vurma” diyoruz. Amaç bu senaryoyu eyleme vurmak demek, söze dökmek. Fakat bunun için o duyguların hissedilmesi ve üzerinde konuşulması gerek. Böylece hastanın onu görmesini sağlıyoruz.
Ben bunu tiyatro benzetmesi ile mecazen anlatıyorum ama dışarıdan baktığınızda sadece iskemlede karşılıklı oturmuş ve konuşan iki kişi var. Psikodramada ise bunu gerçekten tiyatro gibi sahneye koyarlar. Fakat bunu 8-10 kişi ile yaparlar. Böylece hasta, dışsallaştırmak yoluyla, kafasının içindekileri görmüş, fark etmiş olur. Kafasının içindekileri dışarıda görme imkânı bulmuş olur.
Bu farkına varma da, daha bu işin başıdır, yani “içgörü” dediğimiz şey. Kafadaki bu tiyatroya veya sahnelenen bu senaryoya “intrapsişik yapı” adını veriyoruz, yani “içerideki psikolojik yapı” manasına. Hasta, bu senaryodaki rolünü ilk defa gördüğünde, o rolün değişme fırsatını ilk defa yakalamış olur. Öyleyse değiştirmek için önce görmesi lazım. Değişim, o rolün değişmesidir. Bu da tedavidir işte. Öyleyse sadece görmek yetmez. “İçgörü”, yani kendisini o sahnede görmek bir basamaktır; kendi rolünü değiştirme imkânı verir. “İçgörü tek başına iyileştirmez”. Şarttır ama tek başına iyileştirmez. Klasik psikanaliz içgörüyü hedefler. Kohut bunun faydası olmadığını söyler mesela. Görmek yetmez, o rolü değiştirmek gerekir.
Ama o konuya da girmedik zaten, dışarıdan bir bakış açısı oldu…
Ama ondan bahsediyoruz aslında. Yani o intrapsişik yapının odada somutlaşmasından bahsediyoruz. Sahneye konuluyor odada, buna aktarım diyoruz. Sahneye konulduğunda ilkin hasta fark etmez; terapist onun dikkatini çeker. Mesela seansın bir yerinde terapist der ki: “Bana kızgınsın sanki.” Hasta da “Evet bir öfke var size yönelik, sebebini bilmiyorum.” der. Sonra bunu birlikte incelerler. Bu öfke ne zaman ve niye ortaya çıktı. Bunun gibi sorularla hastanın kafasının içindeki tiyatroyu, onun dikkatine sunar, yani “orada ne oluyor”, onu anlamaya çalışırlar. Mesela hasta odada kendini bir sömürülen olarak görüyor olabilir. Kafasındaki tiyatroda, kendisi esir, sömürülen biri, zavallı, kullanılan kullanılıp bir köşeye atılan bir kişi rolünde olabilir. Bu rol aslında onun hayatının rolüdür. Karşısındaki kişiyi de onu kullanan, onun ruhunu emen, onun her şeyini iç eden, posasını çıkarıp atan bir kişi olarak görüyordur. Tabi bu rollerin netleşmesi kolay değil, uzun zaman alır. Bu roller hemen netleşmez. Hasta hayatta herkesle kavga etmiş olabilir, herkesle bir sorunu olabilir. Neden? Bir ilişki yakınlaştığında, karşısındakine hemen o elbiseyi giydiriyor zihin; karşısındakini öyle görüyor. Yani senaryodaki o kostümü giydiriyor. Fakat kişi bunun farkında değil.
Dikkat edersen bilinçdışı terimine müracaat etmeden bu olayları anlatmak mümkün. Fakat kavram olarak bilinçdışı elbette mevcut burada. Farkında olmamak, bilinçdışı olduğunu gösteriyor. Fakat Freud’un yapılandırdığı, şekillendirdiği, görmek istediği bir bilinçdışı değil bu. Kendi hipotezlerini doğrulayacak şekilde kafasına göre, keyfi olarak inşa ettiği bir bilinçdışı değil. Freud bilinçdışı kavramına bir şeyi sokar, sonra hastasına onu zorla buldurur. Maceranın sonu daha işin başında bellidir. Bütün nevrotik sorunların bir tek sebebi vardır ona göre. Yani keşfetmek yoktur Freud’da. Hastanın öznelliğine saygı yoktur. Merak yoktur. Sonunda ne çıkacağı bellidir çünkü.
Çağdaş psikanaliz ise öyle değil. Danışan ile birlikte bir keşif söz konusu, bir merak söz konusu. Danışanın kafasındaki senaryoda kime hangi rol verilmiş? Mesela, karşısındaki kişiyi, sömürgen biri olarak mı görüyor? Eğer öyleyse, günlük hayatta da aralarında alacak verecek, borç harç, iş-ortaklık, miras vs. gibi konular mevcutsa, her iletişime bu yapının gölgesi düşecektir. Sadece maddiyatla ilgili değil, her tür ilişkiye bu gölge düşer. Bazı kişileri çok alıngan, çok şüpheci vs. olarak nitelemez miyiz? İşte intrapsişik yapının gölgesidir o. Zihindeki tiyatroda karşı tarafa verilen sadistik roldür o. Kendisi de buna mukabil bir roldedir tabi.
İşte bu yüzden, terapi odasındaki danışanın, karşısındaki terapist ile seans ücreti dışında hiçbir alacak-verecek, borç-harç vs. gibi ilişkisi olmamalıdır. Terapi ücreti de sırf bu sebeplerle peşin verilmelidir, ki bu mevzular işin içine karışmasın. Adam 50 dakikasını sana veriyor, sen de karşılığında ona 200-300 TL ödüyorsun, beğenmiyorsan verme. Terapideki alış-veriş çok basit olmalı ki, bu mevzular ileride bahane olarak kullanılmasın. Sen terapistin 50 dakikasını satın alıyorsun, demek ki bu ödemeye layık olduğunu düşünüyorsun. Terapist geç gelirse hesap sorma hakkına sahipsin, ama sen 20 dakika geç gelirsen bir şey iddia edemezsin, o 20 dakikan yanar. Dış dünyada geçerli olan bu çok basit matematik, odada da geçerli olmalıdır ki, terapi odası bir “Alice Harikalar Diyarı” gibi veya “ana kucağı” gibi olmasın. Dışarıdaki gerçeklik odada da geçerli olmalıdır.
Bu kadar basit olmasına rağmen, bazı hastalar olayları tam bir düğüme çevirmeye çalışırlar. Terapist o 50 dakikayı sana ayırmış; sen seansa 2 saat kala “ben gelmiyorum” dersen, o seansın parasını yine ödersin, çünkü rezerve ettin o saati. Boşa gitti o saat. Bunu sen tazmin edeceksin. Böylece seansı ciddiye almayı öğrenirsin. Hayat bir oyun değil; burada da yaşayarak öğrenilen bir ders var aslında; deneyime dayanan öğrenme. Hep iki saat kala randevu iptal eden hastalar vardır. Aslında yine intrapsişik yapının gereği olarak onu yapıyor, yani tiyatrodaki rolünün icabını yapıyor. Ne olabilir bu rol? Odayı “ana kucağı” gibi görüyor olabilir. Terapisti “aşağılama”ya yönelik olabilir. Muhayyel bir “tehlike”den kaçış olabilir. Hasta “naz” yapıp, sonuçta affedilerek ne kadar sevildiğinin “test”ini yapıyor olabilir. “Düşman”la randevusuna 2 saat kala “kaygı”sı had safhaya da ulaşmış olabilir. Kim bilir nedir, bilemeyiz; Freud gibi her şeye ezberden “ensesttir, ensest” diyemeyiz. Konuşmak, araştırmak lazım. Hangi rol olduğu araştırılacak. Ezber kalıplar üzerinden hareket edilmez. Freud hemen der ki “pipisinin kesilmesinden korkuyor”. Bunlar artık karikatür oldu bugün. Bu marjinal grup dışında artık kimse ezberden ahkam kesmiyor, terapistler yaşayarak görmek istiyorlar. Kuramlar tarafından şartlanmak istemiyorlar. Kuramlar at gözlüğü gibi kullanılmamalı. Neyse, onu görmek lazım, görmek istediğimizi değil. Hastayı kese kese kuşa benzetiriz o zaman. Psikoterapinin ölçüsü olmadığından, bunu da yapmak çok kolaydır. “Hastanın gerçekliğine saygı duymak”, bir numaralı terapötik kuraldır. Hastaların genellikle patolojisi zaten “oldukları gibi görülmemek”, “oldukları gibi kabul edilmemek”. Birisi tarafından dayatılanları gerçek olarak kabul etmek zorunda kalmak. Buna “işgal” diyoruz. Psikolojide işgal çok çok önemli bir kavramdır. Keşke günlük hayatta da bu terim yaygınlaşsa. Bazı terapiler bu açıdan çok saygısızdır. Hastanın “işgal edilme” patolojisini pekiştirirler. Bu terapilerde kuram, “spoiler” görevi görür, çünkü filmin sonunu söyler size. Kuram, filmin sonunu söylememeli; nasıl araştırılacağını öğretmeli. Bunun için de, bir dil ve bir metodoloji temin etmeli. Filmin sonunu söyleyen kuram, hastaya bu sonu “dayatır”. Çok şükür bu tür yaklaşımların artık soyu tükenmek üzere.
Terapist özel hayatında seninle hiç alakası olmayan birisidir. Senden borç almamış, sana borç vermemiş, senin tanıdığın değil, senin evine gitmemiş, seninle beraber yemek yememiş, seninle dışarı çıkmıyor, seninle aynı arabaya bile binmiyor. Neden? İlişkiyi o kadar temiz bırakalım ki, sadece kafadaki o senaryo ortaya çıksın; senaryoyu bulandıracak hiçbir şey girmesin araya. Hastayla bir sefer yemek yersen, otuz tane malzeme çıkar oradan. Hastayla aynı asansöre binersin, oradan kaç tane malzeme çıkar. “Siz asansöre benimle beraber bindiniz de, benden rahatsız oldunuz da, şöyle oldu da, yan gözle baktınız da, şöyle bir süzdünüz de, bana yol vermediniz de, beni görmezden geldiniz de …” Oradan, yapılan işi sulandıracak, bulandıracak birçok malzeme çıkarır. Hasta bunların farkında bile değildir fakat bunların etkisi altında kalır. Buna “mentalizasyon kusuru” diyoruz. O yüzden özel hayatları ayırmak ve “nötral” yani tarafsız olmak gerekir. Hastanın içindeki çatışan taraflardan hiçbirini desteklememek gerekir ki, o çatışan taraflar, bizi tarafsız bir hakem olarak kabul etsinler. Bu ise bir hayli zor bir şey. Özel hayatlarda temas olursa bu tarafsızlık imkânsız olur. O yüzden eşe, dosta, çocuklarına vs. bakamayız. Hasta illa ki oradan bir malzeme devşirir.
Demek ki, hastanın günlük hayatına hiç girmiyorsun, onun da girmesine izin vermiyorsun. Hasta hep sorar “Kaç çocuğunuz var?”, ” “Evli misiniz?”, “Buradan çıkınca nereye gideceksiniz?”, “Arabanız var mı?”, “Neden o marka”. Bunların hiçbirisini cevaplamayacağınızı bilir, ama dayanamaz sorar. En başta konuşulur bu tarafsızlık konusu; nelere izin var, nelere izin yok. Buna “çerçeve” diyoruz. Terapiye başlamadan bu çerçevenin çizilmesi yani sınırların belli edilmesi gerekir. Hasta odada böyle bir sınır olduğunu bilir. Borderline hastalar bu çerçeveyi delmek üzere hamle üzerine hamle yaparlar, çünkü mesafeye tahammül edemezler, bu mesafeyi “terk” ve “red” olarak algılarlar. Şizoid hastalar ise kendileri bizzat çerçevenin bekçisidirler, çünkü onlar da mesafesiz yapamazlar. Böylece çerçeveye karşı takınılan bu tutumu, biz teşhis koymak için kullanabiliyoruz.
Hasta ile aramızdaki ilişkiyi, çerçeve sayesinde bu şekilde tırpanlayınca, geriye ne kalıyor? Oda içinde konuşulanlardan ve onların tetiklediği duygulardan başka bir malzeme kalmıyor. O bile karmakarışıktır ama bu yolla onu daha fazla bulandırmadan netleştirebilme ihtimalini açık tutmuş oluyoruz. Eğer çerçeve ve nötralite uygulanmazsa, “netleştirme” ihtimali hiç kalmaz. Hâlbuki net olan şeyleri ancak konuşabilir, oradan bir şeyleri yakalayabilir, hastanın gündemine getirebiliriz.
Böylece kafanın içindeki senaryoyu netleştirmiş oluruz. Bu senaryoda “çelişkili durumlar” varsa, onları da yüzleştirmiş oluruz. Bu çelişkili durumlar çok önemlidir. Hasta bu çelişkilerin farkında değildir. Çelişkili arzulara, çelişkili değerlere sahip olabilir. Bu çelişkilerin ayan beyan ortaya çıkması için “netleştirme” şarttır. Yoksa hasta kabullenmek istemez. Hiçbir bulanık taraf kalmamalıdır. Netleştirmenin mümkün olabilmesi için de dediğim gibi, çerçeve ve nötralite şarttır. O konunun etrafındaki her şey süpürülmeli ki (netleştirme), gösterilmek istenen çelişki ayan beyan ortaya çıksın, hastanın itiraz etme ihtimali kalmasın.
Kafanın içindeki senaryo dışsallaştırılıp (aktarım) odaya geldiğinde, terapist ve hastası, ikisi birden, bu senaryoyu inceleme imkânı bulur. Hasta gelir, özgürce, istediği herhangi bir şeyden bahseder. Anlamlı, mantıklı veya gerçek olması bile gerekmez. Düzenli bir şey anlatması gerekmez. Daldan dala atlayarak serbest çağrışımla da konuşabilir. Yapılan kontratta kendisinin görevi budur. Terapistin görevi ise onu can kulağı ile dinlemektir. Dinler görünüp hayal kuramaz, zihni bir yere kayamaz. Eğer kayarsa “Son iki dakika size konsantre olamadım.” diyerek dürüst olmalı, tekrarlamasını istemeli ve o iki dakikayı seansa eklemelidir. Bu zoraki bir nezaket değildir, esasa taalluk eder. Bu sıradan bir meslek değil, zordur. İyi niyet ve samimiyet olmadan olmaz. Davranışçı-bilişsel terapiler bu anlamda daha kolaydır.
Konunun içine girildiğinde çok büyük ayrıntılar var. Mesela ben size desem ki nesne ilişkileri nedir, pat diye konunun içine giriyoruz gayri ihtiyari.
İşte “nesne” dediğimiz şey, zihnimizdeki nesnelerdir, yani dışarıdakilerin zihnimize alınmış tasarımlarıdır. Dışarıdakilere “öteki” deriz, onların zihindeki tasarımlarına da “nesne” deriz. Bunlar terim, yani ıstılah. Bu nesneler, zihnimizdeki tiyatronun oyuncularıdır. Nesne ilişkileri dediğimiz şey de, zihindeki bu nesneler arasındaki ilişkilerdir. Yani “nesne ilişkileri”, tam da anlattığım bu senaryoyu ifade eder. Deminden beri “tiyatro” derken, “nesne ilişkileri”ni anlatıyorum aslında.
Ama bu şekillenmiş, şekillendirilmiş, yani ödipal dönemle başlayan, bir gelişim çizgisinde uğradığı travmalarla şekillenen bir sonuç daha çok…
Nesne ilişkileri bu kadar basittir bir yönüyle: “Kafadaki tiyatro”. Kafadaki tiyatro nelerden oluşuyor; birtakım elemanlardan oluşuyor, değil mi? O elemanlara “nesne” diyoruz. “Nesne ilişkileri” kısaltılmış bir isim tamlaması aslında. Tam olarak “içselleştirilmiş nesne ilişkileri”dir onun aslı. “İçselleştirilmiş nesne” ne demek? Dışarıdakini, zihninin içine alıyorsun; buna “içselleştirme” diyoruz. Böylece “zihindeki nesneler” ortaya çıkıyor yani “içselleştirilmiş nesneler”. Nesne demek, “özne olmayan” demektir; özne sensin. Zihninde senin de temsilcin var (içerideki ben) ve bu temsilci, içsel nesnelerle ilişki halinde; yani içeride özne ve nesne ilişki halindedir. Dışarıdaki ben ile dışarıdaki kişiler (ötekiler) de ilişki halindedir. İşte içerideki ilişki, dışarıdaki ilişkiye yansır; onu kendi rengine boyar, yani çarpıtır. Bu çarpıtmanın oranı hastalığın seviyesini ortaya koyar. Çarpıtma kabul edilebilir sınırlarda ise sağlıklı veya nevrotik, artarsa kişilik bozukluğu, daha da artarsa, belli bir sınırdan sonra psikoz yani delilik diyoruz. Mesela hasta “Dışarıda toplanmışlar, beni öldürecekler.” diyor, düşün şimdi içerideki senaryo ne kadar çarpık. Yani çarpık ne demek? Dışarıdaki ilişkileri içeri alırken düzgün modelleyememiş, çarpıtarak içselleştirmiş demek. E bu kadar çarpıtırsan ona “psikoz” diyoruz, delilik yani. Cezai ehliyetin ortadan kalkar.
Bu içsel nesneler basit birer imge değil, sabit değil, hareket ediyor; düşünüyor taşınıyor, sana kazık atıyor, öfkeleniyorsun, tartışıyorsun, seviyorsun vs… Dışarıdaki ilişkilerin gibi içeride de ilişkilerin var ama bunların büyük bir kısmının farkında değilsin. İçeride rahat durmuyor onlar, içeride yaşıyorlar.
İşte mesele şudur: Bu nesnelerden kurulu olan o tiyatro, dış dünyaya ne kadar benziyor? Dış dünyayı ne kadar iyi temsil edebiliyor? Sonuçta içerideki tiyatronun ne olması lazım; dışarının aslına sadık bir kopyası olması lazım, değil mi? Aynısı olması lazım yani, “mümkün olduğu kadar” aynısı olması lazım. Öbür türlü “çarpıtma” deriz. Yani dışsal gerçekliği çarpıtarak içselleştiriyorsun. Mesela içerideki nesneler hep sadist, hep yamyam. O zaman sen dışarıdaki insanlardan korkarsın. İçsel nesneler içeride ama dışarı baktığın zaman o nesnelerin gözüyle bakarsın, onlar yansıyor dışarıya. Biz içerideki tiyatroyu dışarıya yansıtıyoruz. Ben kendimi bir solucan gibi değersiz bir nesne olarak içeriye almışsam, o gözle bakarım dışarıya ve kendime asla güvenemem, kendimden emin olamam, hiçbir şeye hakkım yoktur, korkarım, uzak dururum, dışarı çıkmaya korkarım, sosyal fobik olurum. Mesela adam çok zeki ama hep geri duruyor. Yapamayacağını, anlayamayacağını, beceremeyeceğini zannediyor. Neden? Buradan anlıyoruz içerideki temsilcinin ne kadar çarpık olabileceğini. Üniversite sınavında ilk 100’e girmiş bir hastası varmış bir hocamızın, kendisinin geri zekâlı olduğunu zannediyormuş. Böyle bir şey olabilir mi? Oluyor işte. Ama sorsan, bilişsel olarak, geri zekâlı olmadığını söyler, geri zekâlı olmadığını bilir. Ama içerde onu temsil eden nesne çarpık ve hiç de zeki değil. O yüzden zeki olduğunu “bilme”sine rağmen, davranışları bu “bilgi”ye uygun değil. Başka türlü davranıyor. Kendisine güvenemiyor, girişimde bulunamıyor, hakkını isteyemiyor. O zaman, davranışlarımı belirlemede dışarıdaki ben mi, içerideki ben mi daha etkili? Dışarıdaki parlak başarılar kazanan ben mi, içerideki çarpık bir biçimde içselleştirilmiş değersiz ben mi daha etkili? Bu örnekte, “içerideki ben”in daha etkili olduğunu, daha belirleyici olduğunu görüyoruz. İş ararken, meslekî kariyer düşünürken, dışarıdaki “başarılı ben” değil, içerideki “değersiz ben” daha etkili olmuş ki, ıvır zıvır bir derneğin yöneticisiymiş bu danışan. Burada bir tuhaflık var, değil mi; ıvır zıvır bir dernek, para kazandıran bir pozisyon değil. Üniversitede ilk 100’e gireceksin ve böyle bir konumda çalışacaksın. Şimdi belki uluslararası bir şirketin CEO’su olurdu veya bir şirketin kurucusu olurdu. Ha, o taraklarda bezin yoktur; bir düşünür olabilirsin, filozof olabilirsin, Ferrari’ni satarsın, bir sanatkâr olabilirsin, sevdiğin bir şeyin peşinde gidersin; bunu anlarım. Ama bu öyle değil. İnsanın akademik başarısı ile hayatta bunun karşılığı arasında bir uçurum varsa, bu önemli bir probleme delalet eder. Demek ki zihnindeki temsilcisi, hiçbir işi yapamayacağını, hiçbir işe başvuramayacağını, hiçbir işi kotaramayacağını, hakkı olmadığını “hisseden”, sürekli kendi kendine “Senin ne hakkın var buna?! Sen ne anlarsın bundan?!” diyen bir ben imiş. İçeriye öyle almış kendisini. İçerideki tiyatro, demek ki bu kadar belirleyici olabiliyor. Tüm hayatımızı belirleyen şey, aslında bu içerideki tiyatro.
Neden dışarıdaki akıllı benden çok farklı, beceriksiz, akılsız bir ben var bu hastanın içindeki tiyatroda? Senaryoda bu rolü ona kim vermiş ki? Neden kendini öyle hissediyor?
Çünkü kendisini öyle görmüş aynada. Hepimiz kendimize o aynada baktık bebekken. O aynadaki görüntümüzü alıp içeriye yerleştirdik. Senaryodaki rolümüzü bu aynadaki görüntümüz bize verdi. Hangi ayna bize bunu böyle göstermiş olabilir ki?
“Annenin gözleri” çünkü bebek kendisini annesinin gözlerinden seyreder. Bana baktığında ışıldıyor mu o gözler? Acıyor mu yoksa? İğreniyor mu? Nefret mi ediyor? Bir böcek gibi miyim onun için? Yoksa çok değerli bir mücevher gibi miyim? Ben onu aldım işte içeriye bebekken. Kafamdaki senaryoda başrole onu koydum. Bir ışıltı mıyım, bir solucan gibi miyim? Aynada ne gördüysem o.
Sağlıklı annenin gözleri genellikle ışıldar. Sevgi gözlerinden taşar. Sen de kendini ışıltılı bir nesne zannedersin. Bebekken gereklidir bu his. Ama ya anne sağlıklı değilse? Senin için doktorayı yarım bıraktıysa. Yüksek ihtiraslarının olduğu işini bıraktı, kariyerine ara verdiyse. Gıcık olduğu iş arkadaşı artık onun kıdemlisi olacak ise. Hık demiş de nefret ettiği görümcesinin veya kaynanasının burnundan düşmüşsen. Elinde olmadan sana baktığında “ıyyy” diyorsa. Sana alışması için bir süre geçmesi gerekti ise. Yüzlerce şey yazılabilir. Anne sağlıklı fakat kocası içip içip geliyor ve anneyi dövüyorsa. Anne bu hüzünle evladına bakıyorsa.
Annemin gözlerine bakıyorum, bana hüzünle bakıyor. 1 aylığım daha, o hüznü soyup da çıplak “ben”i zihnime alamam ki. Zihnimdeki tiyatroda ben, artık hüzünlü bir “ben”im. Artık senaryoda bana verilecek roller bellidir. Zihnimdeki nesneler ile gireceğim ilişki kalıpları bellidir. Ben o rolü “normal ben” zannederim. “Hayat öyle” zannederim. Ta ki terapiye kadar. Sonra anlarım ki hayat meğer öyle değilmiş. Ben boyamışım hayatı hüzün rengine. Nereden bilebilirim ki, o renk benim gözümdeki merceğin rengiymiş. Nesne ilişkileri budur işte.
Mesela vaka sunumları var, anlamayı kolaylaştırıyor…
Vak’a formülasyonu. “Formülasyon”dan kasıt şudur: O tiyatroyu tarif ediyorsun. Teknik terimler kullanarak o tiyatroyu tarif etmeye “formülasyon” diyoruz. Danışanı formüle etmek… İhtiyatla kullanmak gereken bir tabir. Hastanın öznelliğini öldürmemeli. Hastayı kesip kuşa yani formülasyona çevirmemeliyiz. Formülasyon çok kullanışlıdır. Terapisti hasta ile muhatap olmaktan korur. Öyle hasta terapistler de var maalesef. Hastayla muhatap olmamak için formülasyona sarılırlar. Odada Ayşe yoktur, “bir borderline” vardır; Mehmet yoktur, “bir narsist” vardır.
Bu psikoterapi çalışmaları tasavvuf kültüründeki kendini tanımanın, çıktığın yolculukta tamamlayıcı bir unsuru gibi olur; yanılıyor muyum?
Tasavvufun ilgilendiği, nefs ile ruh arasındaki ilişkidir. Bizim ilgilendiğimiz sadece nefs. Bizim saha “ilmu’n-nefs”. “Ruh sağlığı ve bozuklukları” doğru bir tabir değil. Bizim çalışmamız “nefs-içi”dir; yani “intrapsişik” mekanizmalar. Nefs bozuksa, ruhla nasıl ilişki kuracak, o işler nasıl olacak… Bu bizi aşar. O yüzden, nefs bozukluğunun önce düzeltilmesi gerekir gibi geliyor bana… Özürlü bir nefs yükselebilir mi? Erbabına sormak lazım? Anladığımız bir konu değil.
O zaman, tasavvufçular nefs hastalıklarıyla uğraşmakla, nefsten ruha insanı taşıyan o anlam dünyasının şeklini, fotoğrafını çiziyorlar.
Tabii, onlar farklı bir şey yapıyorlar. Nefs ile uğraşırken de ruhu devreye sokuyorlar. Biz ne anlarız ruhtan! Hâl ehli olmak gerekir onun için. Biz kâl ehliyiz. Maalesef.
Nefsin tavırları var; emmare, levvame, mutmainne vs. Biz “tam bir nefs-i emmare”yi tedaviye alamayız. Ancak levvame aşamasında ise terapi netice verir. Bizde nefs, “nefsin kaynakları” ile tedavi ediliyor. Tasavvufta ise ruh esas kaynaktır bildiğim kadarıyla. Aslında bizde de iş ruhsuz yürümez, muhakkak ki ruhun tesiratı söz konusudur fakat bizim metodolojimizin içinde ona atıf yok. Biz o işleri tanzim edecek mevkide olmaktan çok uzağız. “Kendisi himmete muhtaç bir dede”yiz, bize lâf düşmez yani.
Evet terapideki yaklaşım daha farklı. Ama id dediğimiz alanda onun bir karşılığı var.
Tabii. Sonuçta aynı insana bakıyorsun. İlla ki, bazı ortak noktaları olacak. “İd” diye bir şey var, “nefs-i emmare”ye benziyor. Bir de “vicdan” diye bir şey var, biraz süperegoyu andırıyor ama tam değil. Bu anolojiyi uzatmamak lazım. Çünkü süperegoyu tanımlayanlar öyle tanımlıyorlar ki artık vicdana bitiştirmek mümkün olmaz. Bir de, bizim bakış açımız daha çok analitik. Mutasavvıflar ise sanki daha çok bütünsel olarak bakıyorlar. Biz daha çok parçalayarak inceliyoruz, onlar parçalamadan inceliyor.
Terapistlerin de bir çilesi var diyebilir miyiz?
Psikanalitik psikoterapilerde terapistin de terapiye girmesi gerekir.
Kendisinin mi?
Tabi, eğer hastanın kafasındaki tiyatroyu açığa çıkaracaksa, kendi kafasındaki tiyatroyu da görmesi, anlaması lazım. Çünkü kendi kafasında da bir tiyatro var. Onun oyununa düşmemeli. Hastaya kendi kafasındaki tiyatrodan bir rol biçerse ne olacak? Hasta o değil ki! Hastayı “olduğu gibi” görmesi lazım. Kendi kafasındaki tiyatroyu çok iyi bilmeli ve onun oyununa düşmemeli. Kendi bakışı çok çarpık olmamalı. Kendi zaafı varsa, çarpık algılıyorsa, o zaman nasıl karşısındakinin tiyatrosunu ortaya çıkaracak?! Kendi çarpıtmasını ona yansıtır bilmeden. O zaman bu iş, karşı tarafın tiyatrosunu ortaya çıkarmak değil, karşı tarafın tiyatrosunun kendi tiyatrosundaki görünümünü ortaya çıkarmak anlamına gelir. Boşa kürek çekmek olur. Terapi sürekli patinaj çeker.
Sanki hayatın bütün alanlarında gözlem, hayatın bütün alanlarının tanımlanması ve hayatın bütün alanlarında hastanın kendi içini dökmesi ya da danışanın bunları açmasıyla ancak tamamlanacak bir gayret gibi görünüyor bu alışverişlerin verimliliği. Değil mi?
Evet, aslında her bir terapide, terapist de kendini geliştirir. Karşı taraf hasta, kendisi süper; her şeyi düzgün algıladığını zannediyorsa, ona odun gibi terapist denir ancak, çünkü terakki etmez. Terapistin hastayla birlikte kendisini de geliştirmesi gerekir. Bu elzemdir, lüks değil.
Bu çok büyük bir sorumluluk istiyor. Yani sadece diploma, kendini var hissetme gibi değil; karşıdaki insan sonuçta. Büyük bir yeti istiyor yani, büyük bir zekâ…
Daha çok empati. Yani karşısındakini anlayabilmek, onu görebilmek. Yani gerçekten görebilmek ve “olduğu gibi” görebilmek. Pek çok kişi karşısındakini anlayamaz. O kişiyle değil, kendi kafasında kurduğu biriyle ilişkidedir. Yani ilişkide olduğu kişi, karşısında değil, kendi kafasındadır. Problemlerimizin çoğu bundan kaynaklanmıyor mu? Sen ne diyorsun, o ne anlıyor? Yine bildiğini yapıyor. Çünkü seni değil, kafasındakini dinliyor. Böyle hissetmiyor muyuz ilişkilerimizde zaman zaman?
Zekâ da ruhun bir fonksiyonu olduğuna göre, yine de kastettiğim şey belli yani; ahlaki öz.
Zekâ da önemli, en azından ortalamanın biraz üzerinde olması lazım ama çok da olması gerekmez. Çünkü asıl önemli olan şey empatidir. Karşısındakini çarpıtmadan, mümkün olduğu kadar “olduğu gibi” görebilmek. Buna “fenomenolojik bakış” diyoruz, yani karşıdakini hiçbir şeyle kirletmeden, ona bir renk sıçratmadan, onu salt kendi renkleriyle görmek. Kuramlar giderek daha fenomenolojik bakmak üzere değişiyorlar, evriliyorlar. Bu yüzyıl, trend bu. 20. yüzyılın sonuna doğru başladı. Donmuş, katılaşmış terapi biçimleri, klasik psikanaliz gibi, giderek küçülerek marjinal ekoller arasında yerlerini alıyorlar. Yok olmak üzere sıralarını bekliyorlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.