Ana sayfa - Manşet - Nefsimizin Anlık Psikolojisi / Dr. Alper Yücel Zorlu

Nefsimizin Anlık Psikolojisi / Dr. Alper Yücel Zorlu

İnsan meçhul canlı… İnsanı avucunun içine alıp, ben insana dair her şeyi biliyorum demek mümkün değil. O nedenle çok belirli psikiyatrik formları insan psikolojisine her zaman birebir uyarlamak da mümkün değil. Aslında insan meçhul canlı derken, 400’e yakın psikiyatrik düşünme biçimini herkese olduğu gibi uygulamak mümkün değil demiş oluyoruz aynı zamanda… Bu açmaz nedeniyledir ki son yıllarda artık “Bütüncül Psikoterapiden” bahsediliyor. Evet, insana dair şu şudur, bu da budur, her şey çok net demek mümkün değil. Bir âna dair insanın korku, öfke, elem ve hazları var hiç şüphesiz. Fakat insan denen canlının gerek yetişme biçimleriyle gerek olaylar karşısındaki bireysel tercihleriyle bir “süreçler eğitiminden” geçtiği kesin. Yaşadığı süreçler, insanın, herhangi bir olay karşısında verdiği tepkileri öyle etkiliyor ki… Hatta yaşantısı esnasında çocukluğundan başlayarak, işlenmeye hazır bir bios programının tıkır tıkır işlediği, bununla birlikte yaşanan olayların insanı şekillendirdiği biliniyor. Buna “epigenetik açılım” deniyor. Yani epigenetik açılımların temel olduğu “yapılandırılmış süreçler” insanı şekillendiriyor. Ama bu mekanizma her insan tekilinde karşılaştığı olayların çeşitliliği ve süresine bağlı olarak farklı yapıların oluşmasına yol açıyor. Onun normalliği de anormalliği de bu yapısal süreçlerden mülhem. Normal ya da anormale olan mesafesi demek daha doğru…

Boş atıp dolu tutmamak için konuyu Psikiyatrist Dr. Tahir Özakkaş’ın anlatımlarından izah edelim:

“Psikoterapi tam bir bilim değildir. Bir tarafı sanat, bir tarafı olgunlaşma bir tarafı da bilgi ve bilimle süslenmiş olan kombine bir yapıdır. Dolayısıyla diğer bilim dallarında olduğu gibi her şeyi matematiksel bir bütün içinde görmemiz mümkün olamamaktadır. Fizik, kimya, biyoloji ya da matematiğe gittiğinizde her şey net ve açıktır. Matematikte rakamlar vardır, sıfır her yerde sıfırdır, bir her yerde birdir, üç her yerde üçtür. Fakat Kayseri’de bir çocuğa sordukları gibi iki kere iki kaç eder sorusunu sorduğunuzda, çocuk şu cevabı vermiştir; “Alırken mi satarken mi?” Hayatın içerisindeki öznellikler ve bağlamsal yapı, rakamları dahi değiştirir ve anlamlarını yitirir. Psikoterapi böyle bir yerdir. Psikoterapide aldığınız bilgiler, ‘Alırken mi, satarken mi?’ kavramıyla anlamına her an farklı bir boyut kazandıracak olan “bağlamsal bir yaklaşımı” içerir. Eğer siz bu bağlamsal yaklaşımın ve öznelliğin, insanlar arası ilişkilerdeki anlamının her an kayganlaştığını, değiştiğini ve süreç içerisinde meydana geldiğini fark ederseniz, o bağlamı ve anlamı yakalarsanız, o zaman kendinizin ve hastanızın ruhunu tutabilirsiniz, nabzını tutabilirsiniz. Değilse matematiksel kuru bir bilgi olur, o kuru bilgi de hiçbir zaman insanı temsil edemez. Burada öğrenebileceğiniz bir yapı, evet matematiksel bilgiler var ama o matematiksel bilgilerin yer ve zamana göre değiştiğine dair “bağlamsal bir çeperde” farklı anlamlar oluşturabileceği ile ilgili bilgi sahibi olacağız.”

“Psikoterapinin bir tarafı bilgidir, çünkü insan denen varlıkla uğraşıyoruz. İnsan denen varlığın iki komponenti var. Biri organizma dediğimiz biyolojik yapımız ki, biz burada et, tırnak, bacak, kemikle değil “beyinle” ilgileniyoruz. Beynin yapılanmış bir süreci, organik yapısı var. Kendi içerisinde çalışma prensipleri var. Nöronların bir başka nöronla kurduğu bağlantı nasıl meydana geliyor, nöronların birleşmesinden büyük nöronların ateşlenmesi nasıl oluşuyor, burada düşünce, duygu, davranış nasıl meydana geliyor, işte tüm bunları sağlayan organımız beyin…”

“İnsanın ikinci komponenti, ‘ruhsal psişik aygıt’ dediğimiz sanal bir program. Bunu elle tutup gösteremiyoruz. Sadece beynin organik yapısı içerisindeki nöronal akışta o ruhsal yapının, psişik yapının soyut komponentlerini anlamaya çalışıyoruz. Nasıl ki biri ikiyi üçü beşi elle tutamıyorsak ama onlarla ilgili zihnimizde birçok işlem ve matematiksel kurgu yapıyorsak, ruhsal ve psişik yapımızla ilgili de şekillenmiş birtakım “zihinsel tasarımlar” yapıyoruz. Bu tasarımlar, bir sanal program gibi, bilgisayara yüklenen bir Windows programı gibi onun üzerine yüklenen birçok program gibidir. İnsanoğlu doğduğu andan itibaren bir program yüklenmesiyle karşı karşıya kalır. İnsanoğlu da bu programları indirerek aralarındaki çelişkileri giderip sağlıklı bir bütün halinde tüm programların ahenk içinde çalıştığı bir bilgisayar programına dönüşüyor. Biz bir taraftan, organik yapıda bir kusur var mı yok mu, bazı rahatsızlıkların kaynağı, doğuştan gelen genetik ve biyolojik yapılar mı diye bakıyoruz; bir taraftan da bebeklikten itibaren ona yüklenen programların birbiriyle olan ahenk ve uyumunu inceleyen bir bakış açısı geliştiriyoruz.”

“İnsanda organik kısmın dışında ruhsal psişik aygıt dediğimiz sanal program/software kısmında, yani konuşarak, bakarak ve durarak insanlar bir program içselleştiriyor. Bu program yine konuşarak, bakarak ve durarak değiştirilebiliyor. Burada insana invaziv, cerrahi bir zarar vermiyorsunuz, ilaçla zarar vermiyorsunuz… En azından konuşuyorsunuz, yani yaptığınız şey, konuşma ve durma, o insanın ruh dünyasındaki soyut kavramlar dediğimiz kavramları bir noktada değiştirebiliyor. Bu değişiklik, ilerleyen zamanlarda beyinde organik ve yapısal değişikliklere dönüşebiliyor. Bunu da birtakım teknolojik gelişmiş araçlarla ölçebiliyoruz. Sonuçta konuşarak ya da durarak insan beynini değiştirebiliyorsunuz. İşte biz, içimize yerleştirilen download edilmiş software programlarının birbiriyle çelişikliği var mı, bir bütünlük ve ahenk içerisinde çalışıyor mu, bunu gözlemliyor ve anlamaya çalışıyoruz. Oradaki yapıları daha sağlıklı, daha potansiyele uygun hale getirme çalışmasına “psikoterapi” deniyor.” (Hayat ve Terapiye Giriş, 11.Dönem Serisi. Psikiyatrist Dr. Tahir Özakkaş)

Bu sözler, Tahir Hocanın, insanlara faydalı olmak noktasında öğrencilerine ya da hitap ettiği kitleye, durdukları ya da durmak zorunda oldukları yeri izah sadedinde yaptığı bir dibace konuşmasıydı. Sadece bir başlangıç… Konuşması daha sonra davranışsal terapi ve bilişsel terapi anlatıları şeklinde devam ediyor. Konular oldukça geniş… Nesne ilişkileri, kendilik tasarımı, çocuğun anneyle olan ilişkileri, aynalanma, bireyselleşme ayrışma vs. Gerçekten çok ayrıntılı ve anlatılar çok hoş… Dinamik terapilere temel teşkil eden pek çok yaklaşım var. Ciltlerce kitap, çalışma ve düşünce… O nedenle “Bütüncül Psikoterapi” üzerinde duruluyor.

“Normal”in tanımını yapmak hiç kolay değil. Bu nedenledir ki, insan-fıtrat ilişkisinde en yetkin ve üst düzeyde söylemler, dinî referans alanlarını öncelemek zorunda… İnsan, hiç de kolay bir canlı değil, çok özel… İnsanı çözmek, çözebilmek de öyle… Dini kaçınılmaz bir biçimde fonksiyonel kılan da bu zaten. Yani insanı ancak Yaradan’ın tanımlayabileceği gerçeği. “Yapan bilir, bilen konuşur…” Hiç şüphesiz bu çabalar, o ilahi müktesebatı anlamaya yönelik… Bu çabanın değeri, eminim, yıllar alan bu çalışmaları yapan insanların, gönül yorgunluklarındaki çilenin kalitesinde gizlidir.

İnsandaki yapılandırılmış süreçlerin düşünme, davranış ve duygulanma biçimlerimizi etkilediği kesin… İnsanın, yetişme bozukluklarına dair yapılandırılmış süreçlerini Bediüzzaman Said Nursi; “üzerimize sonradan bulaşan kirler” diye ifade ediyor. Demek ki üzerinde düşünülecek çok şey var daha…

Hayat, ilginçliklerle dolu… Bir Psikiyatrist, “Nasıl oluyor da benim yıllarca uğraştığım ilgilendiğim bir vaka, bir rüya ile hayatını değiştirebiliyor?” demişti. Buna “ay terapisi” demişler… Said Nursi de gördüğümüz rüyaların daha sonra gerçekleşmesini kaderle irtibatlandırır ve “Bizi bir bilen var.” der.

Bir bilge, bir arif, bir Allah dostuna “Efendim, yanınıza gidip gelen insanlar iyiliğe meyletme anlamında bir değişim yaşıyorlar, bunu neye bağlıyorsunuz?” demiştim. Bana “Evlat, bu, ilahi sanat…” demişti. İnsanı anlamak böyle bir şey… Seviyesine, kültürüne, derdine göre çare olmak, olabilmek…

Aynı arif, çok kıymetli bir öğrencisine; “Sabah canını sıkan bir konunun akşama kadar senin canını sıkmasına izin verme…” diyor. Hepsi de anlamlı güzel tavsiyeler…

İnsan her an insandır. Nefsiyle, ruhuyla, yetişme ve davranış bozukluklarıyla… İnsanı tanıyan bilge kültürler ve anlayışlar, bir sistem üzerinden insana dair konuşmuş ve yol almışlar. Hatta tekrarlayan metodik yapılarla belli olgunlukta ve insanlığa faydalı insanlar yetiştirmişler. Maddi hayatın determinizmi olduğu gibi, manevi hayatın da gayet tecrübî bir determinizmi var demek ki… Tasavvufçuların bir kısmı hem varoluşsal bir gerçek olduğu için hem de metodik düşünme adına nefis-ruh ayrımına gitmelerine rağmen, her iki unsurun da insanda hayatî değeri olması nedeniyle, yaptıkları manevi pratik ve mücadelelerinde, kimisi nefsin terbiyesiyle ruhu ön plana çıkarmış, kimisi de direkt ruhu ön plana çıkaran pratiklere öncelik tanımıştır. Sonuç; nefsin terbiyesi, kalbin tasfiyesi ve her iki halde de insandaki ruhi değerlerin ön plana çıkması, çıkartılmasıdır. Herhangi bir anda insan neye meylederse o yönü ön plana çıkmakta ve ona göre kararlar almaktadır. İkisini ayırt eden keyfiyete ise “niyet” demişler… Kendi yapılandırılmış süreçlerimiz ve epigenetik yapımız üzerinde tefekkür etmek ise, bizlerin bize dair tespitler karşısında söz dinleme ve nasihate açık olma tarafımızı ön plana çıkartacak ki, neye niçin evet dediğimiz ya da karşı çıktığımızın izlerini orada bulacağız. Bu da kendimizi tanımak adına az bir gayret olmasa gerek…

Bu mütevazı yazı, iyi insan olmaya karar verirken, daha üzerinde düşünülecek çok şey olduğuna dair bir hatırlatma… Kendinize haksızlık yapmayın, kendinizi sevin, başkalarını sevin, başkalarına anlayışlı olun… Gelin bu vesileyle “bir empati krallığı” kuralım… Tasavvufçular buna “gönül dünyası” desin, hatta içinde Eflatun da olsun, Kant da… Yunus Emre de olsun, Mevlana da… Ama asla Firavunlar olmasın… Bilmemiz gereken şey, içimizde bunların hepsinin var olduğudur. Dünya imtihanı dedikleri de bu olsa gerek…

Şenel İlhan Beyefendi’nin deyimiyle; “Nefsimizin herhangi bir andaki durumu, o anki psikolojimizle de yakından alakalıdır.” Nebevi kültürde de geçen “An be an neşeli olunuz.” sözü bizlere bu konuda çok şey anlatıyor. Unutmayalım ki hüzün de bir hastalık… Muhasebe yapalım derken, muhasebeyi hüzne boğmayalım. Çünkü orada da şeytanın oyuncağı olunacak pek çok alan var. Tefekkür ve muhasebe asla ne bir melankoli durumu ne hataların üzerini bilinçsizce örten bir körlüktür. Hatta bugün pek çok insan, güzel ahlak sohbetlerinin gerçek bir İslami mantıkla içselleştirilmesi yerine adeta muhabbet afyonunu çekerek birbirini ağırlamakta ama kendi içinde gerçek bir muhasebenin de terakki ettirici yönüyle hiç yüzleşememektedir.

Öfke patlamalarının yaşandığı, en ciddi konularda dahi yılışıklığın diz boyu olduğu, en güzel değerlerin riya havuzunda yok edildiği bir toplumda, kendi psikolojimizi değerlendirmek adına inanmış kitlelerin, inancın üzerine koyacakları çok şey olduğunu fark etmemiz dileğiyle… En önemlisi de salt duyguların devreye girmesiyle sorguladığımız alanlarda aklın ve kalbin hükümdarlığına olan ihtiyacımız…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.