Nefis Taşıyan Her Canlı “Müthiş” Tehlikelidir… / Alper Yücel Zorlu

İnsanın en büyük şansı yüksek potansiyelli nefsidir.

İnsana dair ilahi takdir, insanın günah işleme potansiyelinin bir vakıa, kabul edilmesi gereken bir durum olduğu ve bu durumun gerçeğin ta kendisi oluşudur. İnsandaki kötülük ve şer probleminden tutun da insana dair iyilik hallerine en optimist yaklaşımlar da dahil, nefsin kötülük yapabilme adına bu yüksek potansiyelli özelliğine karşın, iradesiyle bu fiilî duruma engel olması gerektiği yine ilahi bir gerçek olarak ortaya konmuş ve tüm bu zıt durumların insanın önüne serdiği fiilî duruma “imtihan” adı verilmiştir. İnsandaki zıt unsurların varlığı, dünyanın imtihan dünyası olduğunun ontolojik delilidir aynı zamanda. Huzur, barış arayan ve tüm bunları ancak sevgi ikliminde yakalamanın mümkün olduğu ama sevginin zıddı ne varsa onu da içinde barındıran bir ruh hali…

Neyi nasıl yapacağı bilinirse imtihan unsuru nefsin varlığı, bir telaş nedeni değil ancak bir teyakkuz durumunu kaçınılmaz kılar. Teyakkuz yani gayret, ilahi yardımı celbedecek bir gayret… Çünkü “hiç kimse Allah’ın yardımı olmadan nefsini terbiye edemez.” gerçeği, imtihanda yalnız olmadığımız, yardımlarla desteklendiğimiz gerçeğini açık bir biçimde bize anlatıyor. Yolda yürüyen, bizlere yolları gösteren, yolun erkanını anlatan, yolu bizden önce geçenlerin itiyad halleri de açıkça bunu gösteriyor. Kur’ân’dan ve Sünnetten net mesajlar almak bir yana Kur’ân ve Sünneti kendi iğrenç nefesleriyle gölgelemeye kalkanlar, bu ümmete dünya imtihanında nasıl başarılı yol alacaklarının da önünü kestiler aslında… Hele bunun ilim adına yapılanı, nefis denen potansiyelin kötü yolda kullanımına çok bariz bir örnektir. Gazali’nin deyimiyle “Ahiret yolunun haramileri.”

Çağa dair okumalar, bu yüzleşmelerin bu asırda nasıl değerlendirilmesi gerektiğini daha farklı bir gözle okumayı da kaçınılmaz kılmaktadır. Bilinen bir gerçek ki, nefis taşıyan her canlı tehlikelidir. Çünkü Kur’ân’da “Nefis olanca gücüyle kötülüğü emreder.” buyrulmaktadır. Nefisten korunanlar ancak nefisle mücadele edenlerdir. İmtihan gerçeği hep önümüzde ve son nefes de dahil o ana değin devam ettiğine göre varlığa verilen notun ahlaka verilen not olması kaçınılmaz bir durumdur. Ölçü her hâlükârda ahlaktır. Son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa (sav)’in; “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” sözü, tüm insanlığa bu konuda son noktayı koyan bir maneviyat ve erdem manifestosudur.

Bir papazın vaaz ederken “şu masum yüzler” taltifi oradaki herkesi duvarlara baktırır. Bu metafor herkesin kendini bir şekilde tanıdığını, nefsini kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Yani insan ne olduğunu gayet iyi bilir. Kısacası insan, “kendinden ve Allah’tan saklayamaz.” Kendi “ben”indeki kötülüğü tanımak adına buna iyi bir başlangıç diyebiliriz. Kötülüğü tanımak ise tek başına yetmez. Çünkü kötülük yapma potansiyelimize rağmen iyi olmak amaçlanmıştır. Önemli olan kendi içimizde kötülüğe onay vermemektir. Kötülüğün kaynağı nefis olduğuna göre nefse sahip çıkma erdemine ise “ben feraseti” yani kendi “ben”ini tanıma ve nefsine sahip çıkmak deniyor.

Tasavvuf büyüklerine “evliya günah işler mi?” diye sorulduğunda biraz düşünüp “evet” demeleri bir hakikati belirtmek içindir. Unutmamak gerekir ki Ehl-i Sünnet inancında Peygamber masum, evliya mahfuz yani korunmuştur. Bu sözlerin arasına insanın kendine pay çıkardığı indî sözler katmak ancak konuyu sulandırmaktır. “Bir bilenin üstünde bir başka bilen vardır” gerçeği de buna işaret etmektedir. İnsanoğlu “en” olmak peşinde koşarsa, ancak hüsrana uğrar. Ama hiç şüphesiz makamlar farklı, mükâfatlar farklı olduğu gibi mücazat yani cezalar da farklıdır. İlahi adalet bunu kaçınılmaz kılar.

Yeryüzünde her insanın kendi durduğu yeri tespit açısından, kadim kültürlerin kadim tasnifleri daima bizlere ufuk açmıştır. İslam’da insanlar hakikatle yüzleşme açısından şöyle değerlendirilir: kâfirler, fasıklar, iyi Müslüman olmaya çalışanlar, veliler, peygamberler. Burada bir Müslüman açısından “elhamdülillah kâfir değilim” sözü kaçınılmaz bir deklarasyondur. Müslüman kendini Müslüman olarak ifade eder zaten. Hz. Muhammed (sav)’in son Peygamber olduğunu ise hepimiz biliriz. Geriye fasıklık, iyi Müslüman olmaya çalışmak ve velilik kalıyor ki açıkçası günümüz insanı inanan bir yürek taşıyorsa önce bu son tabloda neye talip olduğunu belirlemeli… Tüm bu mütalaaların bizleri getirdiği nokta, inanan insanın kendini ve toplumu kandırarak kendine makam arayışlarından önce nefis denen iki ucu keskin bıçak ve ilginç potansiyelle nasıl bir yol arkadaşlığı yaptığı ya da yüzleştiğidir. “Nefsinle aran nasıl!” derler ya, aynen öyle… Yabancı birinden bahseder gibi nefsimizden bahsetmeye gerek yok. İçimizde, evet tam da içimizde… Bütün kudreti, potansiyeli, hikmeti ve varlığıyla içimizde… Bizi temsil ediyor ama “biz” değil… Çünkü biz, kendimize kötülüğe uymamak, iyiliğe talip olmak adına muhkem bir yer belirlemeye çalışıyoruz, gerçek “ben”imizi ortaya çıkarmak adına. Ama içimizdeki o azgın nefisten de çok emin olmak istemiyoruz. Yani ümitle korku arasındayız. Dini literatürdeki karşılığı “Havf ve reca…” Korku ve ümit… Korku ve ümit arasında olmak, korkunun ve ümidin bizlerde nasıl şekillenmesiyle yakından alakalı. Korku ve ümit hususunda şekillenen bir bilinç, aynı zamanda içi dolu bir müsbet benliğin de en sağlam temeli. Gelin bu konuyu uzmanından, üstadından, Seyyid Şenel İlhan’dan dinleyelim:

“İzzet-i nefs veya bir başka ifadeyle “müspet benlik” duygusunu kazanmak için neler yapmalıyız?

Bunun için öncelikle kendimizde olan güzel değerlerin farkına varılması gerekir. Kendi hakkında olumlu karar verirken “Acaba kibre mi kaçıyorum?” diye vesveselenip bu sorgulamadan, bu tespitlerden ürkmemelidir… Ki bu tespitler aynı zamanda “reca” halinin oluşumunu sağlar. Reca, müspet benliğin oluşumuna yardımcı duygudur. Reca duygusu Allah’ın (Celle Celaluhu) bizi sevdiği, affedip bağışlayabileceği hakkında ümit sahibi olmak demektir. Reca’nın oluşması için daha önce yapılmış güzel iş ve amellere ve Allah’ın nasip ettiği güzel ortam ve arkadaşlıkların sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesine ihtiyaç vardır. Dolayısıyla insandaki Allah sevgisi, iman duygusu ve bu duyguyla beraber yaptığı güzel ibadet ve hayırlı işleri o kişide reca’nın oluşumunu sağlar. Böyle güzel davranışlar ve hayırlı işlerle işi olmadığı halde insanda ümit duygusunun hâkim olması, gururdan başka bir şey olmayıp şeytanın o insanı aldatması demek olur. Bu halden de kaçınmak ve bu tuzağa düşmemek gerekir. Yani yalnız iyi temennilerle reca oluşmaz.

Reca’nın zıddı Allah korkusudur. Normalde bu iki duygu birbirini dengeleyecek konumda olmalıdır. Mesela İmam-ı Gazali gençlerde korkunun, yaşlılarda da ümit tarafının ağır basmasını uygun bulur. Fakat günümüzdeki şartlar değerlendirilirse gençler için de ümit tarafının ağır basması gereği hemen açığa çıkar. Zira günümüz gençliği hem dinini hem de kendini bilmek noktasında son derece yetersiz hatta tamamen bilgisizdir. Nefsini bilmemekte, şeytanı tanımamakta ve gücünü kestirememektedir. Mesela nefsin yaratılıştan mevcut potansiyel kötülüklerini kendi sanarak haksız yere kendini en aşağı yerlere yerleştirmekte ve aşağılık duygusundan, zilletten kırılmaktadır. Yine şeytanın hariçten pompaladığı kötü düşünce ve vesveseleri cahilliğinden kendi nefsine fatura etmektedir. Yine zihnin çalışma metodundan kaynaklanan vesveseye benzer bilgi akışını sağlıklı değerlendiremediği için bir yumruk da bu cenahtan yemektedir. Bu ve benzeri nice ölçüsüz ve bilgisizliklerinin acı faturalarıyla psikolojisi harap haldedir. O halde bu zillet ve cehalet çukurundan çıkmak, her şeyden önce gelir. Onun içinde hemen reca’dan işe başlamalıdır.”1

İzzet-i nefs duygusunun içinin nasıl doldurulacağı konusu, açıkçası aklı başında bir Müslüman için başlı başına bir “benlik inşasıdır.” Benlik inşası aslında müsbet benlikten başka bir şey değildir. Çünkü benlik inşasının içi müsbet benlik kavramıyla doldurulabilir. Tevazu ile kibir arasında gel-gitler yaşayan birisinin, eğer arayışı da varsa Seyyid Şenel İlhan’ın aşağıdaki yorumlarına çok ihtiyacı var demektir:

“Tasavvuf kitaplarının içerisinde en güvenilerek okunacaklardan bir tanesi Şihabuddîn Sühreverdî’nin Avârifü’l-Meârif adlı eseridir. Bu kitabı çok takdir ederim. Sizlere de tavsiye ediyorum. İşte önemli bir mevzu olan izzet-i nefs meselesine Şihabuddîn Sühreverdî Hazretleri, Avârifü’l-Meârif adlı eserinde güzelce değinmiştir ve tanımını çok güzel bir şekilde şöyle yapmıştır: “İnsanın, nefsinin hakikatini bilmesi ve dünyevi istekler yüzünden zelil duruma düşürmeden ona ikram etmesidir. Yani dünyevi bir gaye için onu alçaltmamasıdır.”

İnsanın nefsini tanımayarak onu kendi yerinden daha yukarıya koymaya çalışması kibirdir. Meskenet ve zillete düşürmeden tevazu sınırında durmak, kibir ateşinin ortasına kurulmuş izzet köprüsünde durmak gibidir. Bunu becerebilen ve bu hususta sabitkadem olabilenler, ancak rasih ulema, kurb makamına ermiş sadat-ı kiram ile sıddıklardır.

Hasan-ı Basri’ye “Nefsin konusunda ne kadar büyüksün!” demişler. O da: “Büyük değil izzet sahibiyim.” demiştir. İzzet-i nefs kötülenmiş değildir. Bununla birlikte onda şekil yönünden kibre benzerlik vardır. Ayette de şöyle buyrulur: “…Halbuki izzet, Allah’ın, Resulü’nün ve mü’minlerindir…” (Münafikun, 63/8)

Demek ki izzet-i nefs, nefsin şerefliliği, üstünlüğü demektir. Zıddı zillettir. Mü’min izzet sahibidir ve bunun farkında olmalıdır. İzzet-i nefs duygusunun içi iyi doldurulmalıdır ki kişide kendiliğinden bir vakar oluşsun ve birçok günahı kendine yakıştıramasın.

Mesela madden zengin olan ve bunun farkında olan bir kimse kendine dilenciliği yakıştırabilir mi?

Yine toplum içinde belli bir saygınlığı olan ve bunun farkında olan bir kişi bu saygınlığına halel getirecek işleri alenen çok rahat işleyebilir mi?

İşte izzet-i nefs, kişinin kendinde olan maddi ve manevi zenginliğin farkında olmasıyla kendiliğinden oluşan bir “müspet benlik” duygusudur. Bu duyguyu, bir bakıma “müspet bencillik” diye de ifade edebiliriz. Bu durumda biz “benlik” duygusunu ikiye ayırmak zorundayız. Yalnız kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan, egoist anlamındaki “menfi benlik” ve insanlarda olması gereken “izzet-i nefs” olarak tanımladığımız “müspet benlik”. Maalesef bunun ayrımı yapılmadan -yaygın bir kanaat olarak- benlik duygusu sadece kötülüğü barındıran bir duygu gibi bilinip anlatılmakta. “Ben” duygusunun müspet tarafına ben “müspet benlik” adını veriyorum. İşte bu “müspet benlik” duygusu insanın olmazsa olmazıdır. Bu duygu kazanılamaz ise nefsle mücadele de yapılamaz. Zira nefsle mücadelede temel ölçüt veya referans, izzet-i nefs üzerinden olur.

Örnek verecek olursak, izzet-i nefs sahibi olmayan tevazu olamaz. Zira tevazu, mevkiini bilen birinin (yani ilim, akıl, ahlak vs. gibi kendinde olan müspet değerlerin farkında olan birinin) kendini, bildiği bu yerden, bilerek, isteyerek daha aşağıda göstermesidir. (Açıklama: Tevazu emir değil tavsiyedir. Kişinin kendini olduğu yerde göstermesi de mümkündür. Bu noktada kibre sıçrama tehlikesi bulunduğundan büyükler kendilerini daha aşağıda göstermeyi tedbir olarak tercih ederler. Mesela kişinin kendindeki değerlere 100 dersek, kendini 70-80 vb. gibi göstermesi tevazudur.)

Kibir ise kendi sınırlarını bilmekten aciz bir adamın, büyüklük havası atmasıdır. Burada çok önemli bir noktayı da hatırlatmakta fayda var. “BÜYÜKLÜK” ile “BÜYÜKLENMEK” arasındaki farkın ayrımı. Büyüklük kibir değil, büyüklenmek kibirdir. Maalesef toplumumuzda bu meselede tam bir facia yaşanıyor. Sıradan, avam Müslümanlar değil, âlim bilinenlerin büyük bir kısmı dahi bu ayrımı fark edemiyorlar. Mesela görüyorum, tarikatların hemen birçoğunda müridler, büyüklenme hastalığı ile mücadele edeceğim diye büyüklüğü ile mücadele ediyor. Yani izzet-i nefsiyle mücadele ediyor ve kibir mücadelesi yapıyorum sanıyor. Halbuki büyüklüğünün farkında olmak kibir değil, büyüklenmek kibirdir. Büyüklük, izzet-i nefs duygusunun içini dolduran her türlü güzel değerlerimizin bize kattığı müspet ruh halidir. O sebeple “izzet-i nefs” insanın kendi konumunu “X” yani “belirsiz” olmaktan kurtarıp kendine müspet bir mevki vermesidir. Bu mevki hayali bir mevki değil zaten kişinin kendinde var olan olumlu güzel değerlerinden oluşan bir mevkidir. Ancak, insanlar bu çok önemli konuyu, bilgisizlik veya önemini kavrayamadıklarından “es” geçerler. Bu haldeki insanlar şeytanın oyuncağı olmaktan kurtulamazlar. Kendi gözünde konumu “X” yani “belirsiz” olan kişilere şeytan istediği sıfatları rahatlıkla yükler ve ona mesela “Sen inançsızsın.” der inandırır, “Sen alçaksın.” der inandırır, “Sen sapıksın.” der inandırır. İşte şeytan hep bu tür tuzaklarla insanları barlara, meyhanelere, hatta tımarhanelere doldurur. Dolayısıyla izzet-i nefsini kaybederek zillete düşen insanlar her türlü günahı işlemeyi, her türlü adiliği yapmayı kendilerine yakıştırabilecek bir ruh haline de düşmüş olurlar.

Mesela dilenciliği ahlak haline getiren ve bundan yüzleri kızarmayan kişiler, izzet duygusunu yitirmişliğe çarpıcı bir örnektir. Daha birçok zilletli iş ve günahlar bu duygunun yitirilmesinin ardından insanlara kolayca bulaşır.”2

Seyyid Şenel İlhan’ın deyimiyle “İnsan nefs-i mutmainne olsa dahi onun da nefs-i emmareye bakan bir yüzü vardır.” Hakikat erbabının dilinden dökülen bu hikmet, insanı, yukarıdaki ölçülere sımsıkı bağlanmaya itiyor.

Tüm bu nedenlerle insanın bu konularda kendine not vermesi hem mümkün değil hem tehlikelidir. Tasavvuf hareketi içinde bir anlam dünyası kuranlar için bunun karşılığı “kendi kendinin şeyhi olmaktır.” Ama aynı zamanda bunun tam zıddı, bozuk tevazu anlayışlarının da kimseye faydası yoktur. Doğrusu, havf ve reca arasında hakiki bir müsbet benlik oluşturmaktır ki, bunun da yolu yukarıdaki engin ölçüleri kavramaktan geçer. Büyüklerin “Asıl keramet istikamettir”, “Halde kalan yolda kalır” gibi sözlerinde de aynı gerçeğin izleri vardır. Bugün bu sözler ancak müsbet benlik oluşturmuş bir müminde gerçek yerini bulur. Aksi halde çok büyük bir zorlukla karşı karşıya kalırız ki, bunun insandaki karşılığı ya zillet ya kibirdir… Bu konularda kendinden ya da bir başka deyişle nefsinden emin olmak manevi realitelere ters bir durumdur. İnsanın kendine verdiği, hak edilmemiş her not, varlık duygusunun bir başka tezahürü ve yolda kalmışlığın bariz göstergesidir. Geriye insanın kendinden emin olma noktasında neyi nasıl yapacağını bilerek sağlam kurduğu niyetler ve kendine dair şekillenmiş algısı kalıyor ki buna da “müspet benlik” diyoruz.

Allah yolu öyle güzeldir ki, yaşanmamış hakikatler ifade edilemez ve aksi halde, söyleyenin üzerinde sırıtır. Ama o yollardan geçen bir maneviyat eri bunu dillendirir ve açıklarsa “tamam, işte gerçek bu” demekten de insan kendini alıkoyamaz. O nedenle bu konuda söylenmemiş ama Kur’ân ve Sünnet temeline dayalı en güzel açıklamaları Seyyid Şenel İlhan’ın sohbetlerinde bulduğumu, oradan aldığımı ve bu sohbetlerin kendimizle yüzleşmemize neden olduğunu tüm samimiyetimle ifade etmeliyim. Kendisine ne kadar teşekkür etsek azdır…

 

Yorum bırakın