Ana sayfa - Editör - Necmeddin Bilal Erdoğan İle Söyleşi – Türkiye Ümmet İçin Bir Ümit Kaynağı Oluyor

Necmeddin Bilal Erdoğan İle Söyleşi – Türkiye Ümmet İçin Bir Ümit Kaynağı Oluyor

Sayın Cumhurbaşkanı’nın dünya siyasetindeki duruşunun politik ana unsurlarını değerlendirir misiniz? ABD Başkanı Trump’ın Kudüs’e dair çıkışının öncesinde ve sonrasında Sayın Cumhurbaşkanı bir kez daha dünya lideri olduğunu ortaya koymuş ve yine tüm dünyada gönülleri fethetmiştir. Bu konuda neler söylemek istersiniz? İçeride ve dışarıda bu denli Türkiye ve özellikle Cumhurbaşkanı üzerine gidilmesini bu çerçevede de değerlendirir misiniz?

Cumhurbaşkanımız’ın hem dünya siyasetini hem yerel siyaseti kapsayan, kuşatan; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından beri kullandığı temel siyaset anlayışı, “Siyasetin tek dümeni ahlaktır.” düsturuyla özetlenebilir. Hakikaten bugün Cumhurbaşkanımız’ı destekleyenler de desteklemeyenler de şunu kabul eder: Tayyip Erdoğan sözünün eri bir adamdır, ne düşünüyorsa bunu açıkça kamuoyuyla paylaşır, sözünün arkasında durur, bir söz verdiği zaman onu er geç yerine getirir. Siyaseti de böyledir Tayyip Erdoğan’ın… Bu, hakikaten bütün siyasetini kuşatan bir noktadır. Türkiye’nin dünya siyasetinde güçlenmesiyle, büyümesiyle beraber, devamlı yükselen bir itibar grafiğinin olduğunu da hakikaten görüyoruz. Bugüne kadar, özellikle AK Parti iktidarlarından önce pasaportumuzun kıymetinin olmadığı bir dış politika durumu varken, -bunu en iyi gurbetçilerimiz yaşamıştır, bilirler- bugün, çok şükür hem daha fazla ülkeye vizesiz seyahat edebilen hem de hakikaten dünya siyasetinde söz söyleyen sayılı ülkeler arasında Türkiye yerini aldı. Gerçekten dünyada önemli bir liderlik boşluğunun olduğunu da değerlendirmek lazım. Siyaset tarihine bakıldığı zaman, dönem dönem önemli liderlerin çıktığını, bu önemli liderlerin önemli dönüm noktalarında dünyanın yeni düzeniyle ilgili söz söylediğini görüyoruz. Şu anda da dünya önemli bir dönemeçteyken Amerika’dan Avrupa’ya varıncaya kadar dünyada ciddi bir lider boşluğu var. Bu durum ister istemez, sağ siyaseti Avrupa’da ve Amerika’da güçlendirmiş oldu. Yani Türkiye anlamında değil, global manada sağ siyasetten bahsedecek olursak, durum böyle. Niye? Biraz böyle milliyetçi duyguların ülkelerde güçlendiğini görüyoruz. Çünkü artık Birleşmiş Milletler düzeniyle kurgulanmaya çalışılan, dünya siyasetinin çok uluslu bir eşgüdüm üzerinden belirlenmesi hayali maalesef gerçekleşmemiş oldu. Bunun gerçekleşmeyişi dünya kamuoyu nezdinde biraz netleşince, ülkeler kendi siperlerini almaya başladılar tabiri caizse. Böyle olunca, dünyada ciddi bir lider ihtiyacı olmasına rağmen lider boşluğu da mevcut. Böyle bir ortamda Tayyip Erdoğan, gerçekten, bu mert duruşuyla, bu dirayetiyle, Türkiye dışında da dünya milletlerinin beğenisini kazandı. Niye beğenisini kazandı? Bakıyorsunuz, “Dünya beşten büyüktür.” duruşu, bugün çok saygın, çok doğru bir duruş. Batılı bir analizciyle, akademisyenle, uzmanla konuştuğunuz zaman da Birleşmiş Milletler sisteminin çöktüğünü, çalışmadığını söyler size. Ama bunu Tayyip Erdoğan’dan başka hiç kimsenin böylesine yüksek sesle dile getirmeyişini bugün bir Batılı da açıklayamaz size. Çünkü Batı, kendi kurduğunu iddia ettiği değerlerin altını oymuş durumda ve bunları maalesef yaşatmayan bir merkez konumunda. Dolayısıyla, gerçekten, şu anda ülkemize ve Cumhurbaşkanımız’a yapılan saldırıların sebebinin de, bu düzenin kurucusu olan Batı’nın bu bozuk düzenini en yüksek sesle söyleyen liderin dünyada Tayyip Erdoğan olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Biz millet olarak bu duruşu sahiplendiğimiz müddetçe bu duruş daha da güçlü olacaktır.

Kendinin çok farkında, içeriden ve dışarıdan gözlem yapmış büyük bir farkındalıkla konuyu anlattığınızı görüyoruz. Gerçekten, bu bizleri de çok memnun etti.

Eyvallah, sağ olun.

Siyaset Bilimi’ne dair eğitiminiz biliniyor. Ailece yıllardır içinde bulunduğunuz milli duruş ve hizmet de ortada… Malum, Ortadoğu’da gelinen noktanın, yapılan hesapların yeni olmadığı da biliniyor. Kudüs konusunda çekilen sıkıntılar da bunu gösteriyor. Bu konu özelinde ve genelde İslam dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Temsil kabiliyeti bakımından nerede olduğunu, bu çağın insanına neler verebileceğini, birbirleriyle ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tabii, durumumuz pek iyi değil; yani bunu çok net, açık söylemek lazım. İslam dünyası olarak iyi bir görüntü içerisinde değiliz. Zaman zaman hac-umre ziyareti için gidenler, bazen, hacdaki veya umredeki Müslümanların durumunun, ümmetin hâlinin bir yansıması olduğunu söylerler. Hani oradaki o kalabalık… Biraz izdihamlı geçer hani, insanlar biraz birbirinin ayağına basar maalesef. O biraz İslam dünyasının da durumunu özetliyor sanırım. Maalesef, bugün İslam dünyasında yönetici sınıfları halkın iradesiyle örtüşerek değil, daha çok Batılı vesayet odaklarının yönlendirmesiyle, desteklemesiyle oluşturulduğu için, sanıyorum ümmetin iradesi İslam ülkelerinin yönetimine, yönetim sınıfına yansıtılamıyor, yansımıyor. Bu bakımdan da Türkiye kendini ayrıştıran bir örnek. Gerçekten, Türkiye’nin bu 15 yıllık başarılı yürüyüşünün ardında, Türk insanının iradesinin iktidara doğrudan yansımasının var olduğunu düşünüyorum. Milletin 15 Temmuz’da bu iradenin arkasında böyle güçlü bir şekilde durması da zaten bunun bir kanıtı, göstergesi.

İslam dünyasının içinde bulunduğu bu dağınık durumdan çıkmak… Tabii biz Batı’ya, içimize nifak soktuğu için, fitne tohumları ektiği için, Lawrencelerini gönderdiği için istediğimiz kadar kızalım, bu bizim yaramıza ilaç olmayacaktır, bu bizim derdimize deva olmayacaktır. Kendi üzerimize düşenleri yapma noktasında özeleştiri yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Müslümanlar, maalesef, Müslümanca yaşama konusunda cesur olamıyorlar. Dolayısıyla bu da ister istemez kaderlerini başkalarının, başka odakların iradesine bırakmalarına yol açıyor. Ve maalesef, ümmet olma, tevhit inancının bir yansıması olan birlik olma anlayışına da yakışmayan duruşlarımız olduğunu görüyoruz. Bunu nereden görüyoruz? Çeşitli zümrelere çeşitli kulplar takıldığı zaman, Müslüman’ın gayrimüslimle veya İslam düşmanıyla değil, Müslüman’la uğraştığını gördüğümüz zaman bunun yansımalarını görmüş oluyoruz. Bugün, mesela kendi içimizden bir örnek verecek olursak: Türkiye’de İslamî ilimlerde söz sahibi hocaların, akademisyenlerin bazen lâf dalaşmalarını, atışmalarını görüyoruz. Ondan sonra şöyle kenara çekilip bakıyorum, yani bu mevzu hiç buna değmez diyorum. O kadar önemli, o kadar büyük mevzularımız varken, hem kendiniz bir münakaşa içerisine giriyorsunuz hem size inanabilecek bir sürü insanı da başka münakaşalar içine sokabiliyorsunuz. İşte evlerde, kahvehanelerde, başka meclislerde de insanlar aynı münakaşa üzerinden bir kamplaşma içerisine girmiş oluyor. Ne uğruna? Bir hiç uğruna… Bakıyorsunuz, iki tarafta da namazlı niyazlı, aynı kıbleye baş koyan, secde eden insanlar var; aynı emeller, hedefler uğruna omuz omuza, kol kola olmaları gerekirken, basit basit, eften püften meselelerle insanların birbirine kızıştırıldığını görüyoruz. Tabii bunlar, ümmet olmaya yakışmayan, Müslümanca yaşamaya yakışmayan şeyler. Bizler hesaba çekildiğimiz zaman böyle şeylerden de hesaba çekileceğiz. Müslümanca yaşamak dediğimiz şeyler, Allah’ın emir ve yasaklarına uymak neticede… Yani “zaferle değil, seferle mükellefiz” dediğimiz zaman bahsettiğimiz şey, helal-haram çizgisinde doğru yerde durabiliyor musun, emanete hıyanet ediyor musun etmiyor musun, Müslüman kardeşinin hukukunu çiğniyor musun çiğnemiyor musun; bütün bunlar bizim hesaba çekileceğimiz noktalar. Buralarda sınıfta kaldığımız zaman, ümmetin hâli de iyi olmaz.

Onun için, şu anda dünyada Batı medeniyeti bir krize doğru ilerlerken, ümmetin, İslam medeniyetinin de bir ayağa kalkışa ihtiyacı var. Şu anda Türkiye ümmet için bir ümit kaynağı oluyor. Ancak, bunun altını dolduracak olan mefkûre ve bu mefkûreye sahip çıkacak insanlara, fikir önderlerine, bunları icra edenlere ihtiyacımız var. Bu konuda ümmetin biraz daha mesafe alması gerektiğini düşünüyorum, hissediyorum. Hepimizin biraz içe dönüp “Ben acaba nerede, neyi daha fazla yapabilirim, nerede eksiğim var?” diye kendimize sormamız lazım. Herkes bulunduğu yerde, kendi işinde, bir Müslüman’a yakışır şekilde işinin hakkını vermiş olsa, inanıyorum ki ümmetin durumunda çok daha hızlı bir gelişme olacaktır. Biliyorsunuz, Allah bizlere diyor ki: “Siz kendinizi değiştirmedikçe, Allah bir topluluğu değiştirmez.” Burada “nefs” kelimesi geçtiği için iş biraz bireysel değişime bakıyor, orada işaret edilen o. Dolayısıyla teker teker kendimizi değiştirmemiz, düzeltmemiz gerekiyor ki ümmetin de hâl u ahvali düzelsin, değişsin. Bu konuda özeleştiriye açık olmamız gerektiğini ve kendi içimize bakmamız gerektiğini düşünüyorum.

Tabii, bu muhasebe dolu cümlelerden sonra… Sayın Cumhurbaşkanımız’ın da büyük topluluklara hitap ederken zaman zaman üzerinde durduğu bir konu bu: “âlim ya da ârif olmak, İslam süzgecinden geçirilmiş, damıtılmış bilgi ve bu anlamda yetişmiş insan unsuruna duyulan ihtiyaç, yeni Mevlanaların yetişme gereği”. Sizin söylediklerinizle paralellik arz ediyor. Bu konuda düşüncelerinizi alabilir miyiz? Yani televizyondaki bazı tartışmaların ne kadar sığ geçtiği, insanların seviyelerinin üzerinde ya da yersiz tartışmalar olduğu, bir şeye yaramadığı, pragmatik hiçbir alanı doldurmadığı gibi bir mütalaada bulundunuz. Çünkü pek çok kültürel ya da siyasi ortamda da adam yetişmemesinden dem vuruyor insanlar; çevrelerine bakıyorlar, kendilerine bakıyorlar… O anlamda yeni Mevlanaların yetişmesi gereği kaçınılmaz. Böyle bir şeyin içini bugün nasıl doldurabiliriz?

Tabii, bir yetişme çabası, yetiştirme mücadelesi var; parlak, önü açık, donanımlı, idealist gençlerimiz çıkmaya başladı hamdolsun. Ama bu yetişmeden maksat, çok kitap okumak, çok iyi akademik eser vermek, çok iyi profesör olmak değil, bu yetmiyor; bir duruş istiyor, bir dirayet istiyor. Hakikaten Müslümanca yaşamak dediğimiz şey, işte bu çizgide, o emir ve yasaklar çizgisinde doğru yerde durmak ve başkalarının da doğru yerde durması için aktif bir mücadele vermek. Bu olmadan ne kadar yetişilebilir; orası biraz müphem doğrusu. Ancak, yeni Mevlanalar dediğimiz zaman, orada bir vahdet anlayışı, birlik olabilme ve İslam’ın yeniden dünyaya bir umut kapısı olabilmesi ve insanları birleştiren, insanlara huzur vaat eden bir istikamet olması ve bunun yeniden bu şekilde bilinmesini sağlamak, anladığım kadarıyla. Yani burada sadece ilmî değil, irfanî bir gelişimden bahsediyor olmalıyız diye düşünüyorum. Tabii, bunun nasıl olacağıyla ilgili benim sadece fikirlerim olabilir. Ama bunun daha çok insanlar arası ünsiyetin, irtibatın, sohbetin, muhabbetin artmasından geçtiğini düşünüyorum. Sadece okulda, sınıfta anlatarak, işte şu ders, bu ders, bu konu, şu konu, şu yazar, bu kitap, bununla olmadığını, hâliyle kişiden kişiye bazı şeylerin aktarılması gerektiğini düşünüyorum; bu irfanî gelişmenin, ilerlemenin olması için.

Bununla ilgili, bizim topraklarımız aslında dünyanın en önemli aktarım merkezi olmuş yüzyıllarca. Osmanlı’nın Balkanlar’ı İslamlaştırmasına, Türkleştirmesine veyahut da fethettiği diğer topraklarda yaptıklarına baktığınız zaman, Anadolu’nun İslamlaşmasına baktığınız zaman, bunlar sonradan Batılı düşünce adamları tarafından da hayretle değerlendirilmiş konulardır hakikaten. Yani siz Orta Asya’dan kalkıp Anadolu’ya geleceksiniz, Anadolu’da bin yıl hüküm süreceksiniz. Bu, kolay bir şey değil… Bunun için, hakikaten, fetihten önce gelen alperenlere, Anadolu erenlerine bakmak lazım; ailece gelip Anadolu’nun köylerinde, şehirlerinde yerleşip etrafına ışık saçan, örnek olan insanların nasıl yaşadıklarına bakmak lazım. Bizim de şimdi o tür yaşayışlara, örneklere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Çünkü bugün dünyanın birçok yerinde birçok bunalım, birçok kriz olurken, Müslümanların hâlleriyle, yaşayışlarıyla dünyaya verebilecekleri çok şeyler olduğuna inanıyorum. Ama bunu yaşamak zorundayız. Bunu yaşamadıktan sonra sadece lâfla, “Bizim dinimiz en yüce din, son din…” dediğiniz zaman, bu bir şeye çare olmuyor gerçekten.

Rol modellere ihtiyaç var…

Elbette, elbette…

Saygınlık oluşturmak gerekiyor yani.

Kesinlikle, ihtiyaç var.

Tabii, burada taşıyıcı unsur olarak sanat, sinema, tiyatro vs., onlar da işin içerisine giriyor.

Kültürün bütün sahaları, tabii.

Malum dışarıda çeldirici bir dünya da var. Bu anlamda, yerli kadim kültürümüz var; bir de Batı kültürü, emperyalizm ve popüler kültür var… Tüm bunlara karşı, yerli ve kadim kültürün dillendirilmesinde sinema, müzik, spor ve sanatın önemine dair neler söylemek istersiniz? Sizin bu konuyla ilgili olarak, Dünya Etnospor Konfederasyonu Başkanlığı, İlim Yayma Vakfı, TÜRGEV, Okçular Vakfı gibi STK’larda yoğun çalışmalarınız olduğu biliniyor. Biraz bu çalışmalarınızdan ve toplumsal etkilerinden ya da sizin hedef ve beklentilerinizden bahseder misiniz? Özellikle sinema, müzik, spor ve sanat ekseninde bu soruyu cevaplarsanız memnun olacağız.

Tabii, kültür sahası, bir kişinin ya da bir toplumun dünya görüşünün, iç dünyasının yansıdığı, şekle şemale büründüğü bir yer aslında. Onun için de kendi kültürel kodlarımıza geri dönmemiz çok önemli. Batılılaşma cereyanı altında 200-250 yıl geçirdik. Bu süreçte biz sadece Batı’dan şeklî normları almakla gelişebileceğimizi sandık. Bunun bir yanılgı olduğunun artık farkına varıldı sanıyorum. Yani ancak çok marjinal bir kesim, körü körüne Batılılaşmayı hâlâ destekliyor, ideolojik körlükleri çok olan bir kesim. Dolayısıyla, körü körüne Batılılaşmanın bize bir fayda getirmediğini anladık. Çünkü Batı, bize Batılılaşma pazarlarken, ürettiği ürünleri sattı; ama o üretimlerin arkasındaki teknolojiyi, bilimi, katma değeri bize devretmeyi veya transfer etmeyi asla düşünmedi. Dolayısıyla, bizim de artık bu kandırmacadan kurtulmamız, yeniden kendi kültürel kodlarımıza dönmemiz gerekiyor. Çünkü kendi kültürel kodlarımıza dönmezsek, o zaman kendi inanç dünyamıza da dönemeyeceğiz. Yeniden Müslümanca yaşayabilmemizin aslında bir gereksinimi de bu. Yani, tamamıyla kapitalist paradigmanın ve Batı medeniyetinin inanç ekseninden kopmadan, onun ürettiği kültürel ürünleri yaşayıp, ondan sonra kalkıp “Ben Müslümanca yaşıyorum.” demeniz çok zor. Hakikaten hayatınızda birçok çatışma yaşamanıza sebep oluyor. Resim, tiyatro, sinema, müzik, sporu da ben kültür sahasının içinde değerlendiriyorum. Yeme içme, estetik anlayışına varıncaya kadar bütün bunlar sizin iç dünyanızı dışa yansıtan, kültürel unsurlar… Dolayısıyla, zamanında kendi medeniyet kodlarımızla yaşarken ürettiğimiz kültür çok değerli. Onu siz kaybettiğiniz veya sildiğiniz zaman, yeniden o inanç temelleri üzerinde tekrar doğrulmanız mümkün olmuyor. Çünkü geçmişinizle, değerlerinizle, inancınızla o bağları kuran devreler yanmış oluyor, tabiri caizse…

Şu anda geleneksel sporlar alanında yapmaya çalıştığımız faaliyetlerde ve ayrıca müzik alanında, başka kültür sahalarında yapmaya çalıştığımız işlerde de bunun bir mücadelesi var. Yani müziğin nasıl olması, tiyatronun nasıl olması, sinemanın nasıl olabileceği konusunda, bize ait olanı yakalamamız gerektiğinden hareketle bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Geleneksel sporlar da böyle. Bugün bizim Etnospor Konfederasyonu olarak yaptığımız, Geleneksel Spor Dalları Federasyonu’nun yaptığı çalışmalar da bu anlamda bizim sporlarımız… Bu sporların şu anda gündemde ikinci, üçüncü planda kalmasının sebebi, bu sporların kötü olması değil kesinlikle. Batı gelmiş, hamburgeriyle sizi ezmiş geçmiş; bunu nasıl yaptıysa futboluyla, basketboluyla da aynı şeyi yapmış. Futbol, basketbol veya hamburger kötü değil elbette; ama bunların yanında kesinlikle bizim pidemizin, lahmacunumuzun da -tabiri caizse- yaşaması gerektiği gibi, ciridimizin, okçuluğumuzun, güreşimizin de yaşaması gerekiyor. Bunların yanında beraber götürmezseniz, o zaman siz egemen kültürü kabul ediyorsunuz ve bu sefer ne oluyor; bilinçaltınızdaki kodlar da bozulmaya başlıyor. Bizim yaşadığımız bu Batılılaşma sürecindeki kimlik bunalımı da budur aslında. Benim rahmetli bir hocamın ifadesiyle, üstümüze bir elbise giydirdiler ama bu elbise bize yakışmıyor ve komik duruyoruz, rahat etmiyoruz. Bundan kurtulmamız, bizim kendi elbisemizi güzelce giymemize bağlı, kendi elbisemizi giydiğimiz için gocunmamamıza bağlı, bundan özgüven hissetmemize bağlı, başkalarının da kendi elbisemizi giydiğimiz için bize saygı duymasına bağlı. Bu da benim dünyadaki kültürel eşitsizlik dediğim şey. Nasıl ki “Dünya beşten büyüktür.” diyorsak, dünyada bir kültürel adaletsizlik olduğunu da söylememiz gerekiyor. “Batı’nın müziği saygın, Doğu’nun müziği kötü! Batı’nın sporu saygın, Doğu’nun sporu köylü!..” Böyle bir şey yok. Bütün kültürler saygın, bütün kültürler saygıyı hak eder. Bizim inancımıza göre üstünlük takva iledir. Yani ne kadar Allah’ın emir ve yasaklarına göre yaşıyorsanız, ne kadar başka insanlara faydalı oluyorsanız, mesele budur. Sen hem dünyayı sömüreceksin hem kendinden başka topluluklara, bölgelere, insanlara zarar vereceksin hem de diyeceksin ki: “Benim kültürüm her yere egemen olacak, başkalarının kültürünü de kabul etmiyorum.” Bu kültürel adaletsizlikle de mücadele etmek lazım. Sadece kendi kültürümüz için değil, Afrika’nın kültürü için de Asya’nın kültürleri için de mücadele etmemiz lazım diye düşünüyorum. Bizim geleneksel sporlar alanında yaptığımız çalışma biraz bunu ilgilendiriyor.

Çok genel ama insanı her bakımdan değerlendiren son bir soru sormak istiyorum. Biraz da insanların yüreğine dokunan bir şey bu aslında. İnsan ve hayata dair neler söylemek istersiniz? İçinde bulunduğumuz toplumun, insanın kendine ait bir ontolojik gerçeği var, dünya ahiret konsepti var ve insan bu konuda nelerde duruyor?

Geldik gidiyoruz işte. İnsan ikilik içeren bir ifade; dünyasıyla, ahiretiyle. Bunun bilincinde yaşayamadığımızı düşünüyorum. Yani dünyada başımıza gelen bir işten diyelim ki aman aman feryat ediyorsunuz: “Bu nasıl oldu; başıma şu geldi, bu geldi…” Ama düşünseniz ki, çok kısa bir süre dünyadayız, ondan sonra ahirette bir hesap var. Buna göre yaşayacak olsanız, dünyadaki gidişattan çok daha az etkilenmeniz gerekiyor aslında. Ama ne kendimde ne etraftaki insanlarda bunu göremiyorum. Dünya telaşının çok baskın geldiğini görüyoruz. Tabii ki bütün dünyayı kasıp kavuran bir kapitalist paradigma gerçeğini de kabul etmemiz gerekiyor. Bir kapitalist paradigma içerisinde yaşamak elbette ki insanın dünyayla ilişkisini de belirliyor. Bugün Türkiye’de kendi cenahımızda da Müslümanların dünyayla ilişkisi üzerine pek çok kritik okuyoruz. Yalnız, şunu da yapıyoruz: Başkalarına çok takılıyoruz. Yani takılacaksak, kendimize daha fazla takılmamız gerektiğini düşünüyorum. Başkalarına takılmak da aslında bizim için bir bahane olmuş oluyor, bir oyalanma olmuş oluyor. Yani şu dünya ahiret çizgisinde, elbette dünyayı imar edecek insanoğlu, elbette dünyadaki süresini yaşayacak, geçecek ama başkalarına faydalı olacak, ahiretini devamlı odakta tutacak, orayı ihmal etmeyecek ve bu çizgide hayatını yaşayacak. Yani Müslümanlar olarak bundan uzaklaştığımız zaman zelil olmuşuz, buna yaklaştığımız zaman izzet kazanmışız. Bugün de insan-hayat meselesinde herhâlde bunları söyleyebilirim diye düşünüyorum. Allah sonumuzu hayırlı kılsın inşallah.

İnşallah. Bilal Bey, geldik gidiyoruz dediniz ya, malum, sizin de bildiğiniz bir vakıadır, kıssadır: Nuh Aleyhisselam zamanında kadının bir tanesinin çocuğu vefat ediyor, yaklaşık 300 yaşlarında ve kadının feryadını kimse susturamıyor. “Ne olacak, ne olacak; bunu bir irfan ehline, bir bilen kişiye, arif kişiye götürelim.” diyorlar. Götürüyorlar o irfan ehline; “Ne yaptıysak susturamadık, kimse susturamadı.” diyorlar. O arif, irfan ehli zat, yekten şunu soruyor: “Ey bre kadın! Sen ahir zamandaki ümmetin ömrünü bilir misin?” “Yok. Ne kadar?” diyor. “60 sene” diyor. Kadın duruyor, “Ev de yapacaklar mı?” diyor. (Gülüşmeler)

Neler yapıyoruz 60 senede biz… (Gülüşmeler)

Çok teşekkür ediyoruz…

Sizler de sağ olun. Allah razı olsun.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.