Ana sayfa - Son Sayı - Mücadele Ruhunun Unutulmaz Kahramanı Şeyh Şamil / Roman Yazarı Okay Tiryakioğlu

Mücadele Ruhunun Unutulmaz Kahramanı Şeyh Şamil / Roman Yazarı Okay Tiryakioğlu


Şeyh Şamil’in hayatı ve mücadelesi hakkında bilgi verebilir misiniz? Onu bu kadar sevdiren ve büyük bir kahraman yapan neydi?
Şeyh Şamil Hazretleri’nin hayatı ve mücadelesi, bugün ve bizden sonrakiler için, hayatımızın her anında, kişisel hayatımızda, her zaman örnek teşkil ediyor. Ve sadece müminlere, Müslümanlara da değil, tüm mazlum milletlere onun şahsında büyük örnekler çıkıyor. Çünkü kendisi çok zor şartlar altında, büyük imkânsızlıklarla, çoğu zaman tüm Müslüman ülkelerden beklediği yardımlara kavuşamadığı halde, o beklediği yardımlar yeterli miktarda ona ulaşmadığı halde, hiçbir zaman vazgeçmiyor ve mücadelesini sürdürüyor. Bu mücadelesinde evlatlarını, akrabalarını kaybediyor; yakın arkadaşlarını, dostlarını kaybediyor. En içinden çıkılmaz gibi görünen anlarda bile imanından kaynaklanan o kararlılıktan ödün vermiyor.
Rus savaş makinesi çok ezici, çok büyük, çok modern silahlara sahip, devasa ordularla Dağıstan üzerine yükleniyor. Kendisi bir Avar Türk’ü. Ta çocukluğundan itibaren, ta İmam Hamza tarafından bu mücadeleye katılmış. Daha sonra, imamlık sırası kendisine geldikten sonra, yani İmam Muhammed’den sonra kendisine geldikten sonra da o mücadeleyi gençliğindeki, ilk başladığı günlerdeki heyecanla devam ettirebilmiş. Tabii, her zaman şunu söylüyor: “Biz, bir Müslüman olarak, kâfirlere haraç vermeyiz ve kâfirlerin üzerimizdeki üstünlüğünü, bize söz geçirme noktasında asla kabul etmeyiz.” Bu yüzden, her ne kadar imkânsız ve sonuçsuz bir mücadele olarak görülse de, Şeyh Şamil Hazretleri, daima “Az sayıda kuvvetler çoğu zaman çok sayıdakilere galip gelmişlerdir.” ayet-i kerimesi uyarınca, hiçbir zaman yılmıyor ve geri adım atmıyor.
Bu manada bakıldığında, Şeyh Şamil ve nâibleri, kendilerinden sonrakilere çok mühim bir ruh bıraktılar.
Elbette ki bu mücadelenin bir şekilde akamete uğrayacağı daha büyük bir ihtimal olarak önlerinde duruyordu. Çünkü Osmanlı’nın artık kendi iç sorunlarıyla boğuştuğu bir dönem; sınır ötesindeki meselelere artık Osmanlı eskisi gibi ne zaman ayırabilmekte ne de kaynak ayırabilmekte. Üstelik Rusya’yla arasının son derece gergin olduğu bir dönemde, büyük savaşların arefesinde olduğu bir dönemde… Osmanlı, Şeyh Şamil’e ve yardımcılarına gerekli kaynağı ve insan yardımını yapamıyor. Fakat bu onları yıldırmıyor, son güne kadar devam ediyorlar. Hatta o son mücadelelerinde, Gunip Dağı’nda 400 kişi kısa sürede 50 kişiye kadar iniyor. Fakat Şeyh Şamil Hazretleri yine orada nâibleri arasındaki ulemalara danışarak, onların fikriyle teslim olma kararını veriyor.
Aslında onun planlarında, Osmanlı’nın doğu cephesinden itibaren harekete geçmesiyle, kendilerinin de TransKafkasya hattını kapatmalarıyla Rusya’ya büyük bir darbe indirmek vardı ve Rusya’yı geriletmek vardı. Ki bu aslında akılcı bir plandı. Fakat plan gerçekleşmedi, Şeyh Şamil ve ekibi çok yalnız kaldılar.
Tabii, Şeyh Şamil’in bütün hayatı, yani sadece mücadele hayatı değil, bütün yaşamı, dini hayatı da bizler için örnek. Kendisi gençlik yıllarından itibaren İslamiyet’in her emrine çok düşkün, bunu yerine getirmekte çok tavizsiz. Kendisi, kitapta görüleceği üzere, çok zor bir çocukluk geçiriyor, çok hastalıklı bir çocukluk geçiriyor. Daha sonra, eski bir Kafkas âdeti olarak ismi değiştiriliyor. Ali olan ismi daha sonra Şamil olarak değiştiriliyor. Ondan sonra kendisi de sıhhat buluyor, bu eski inancın uygulanması neticesinde ve çok sportmen ve güçlü bir vücuda sahip oluyor.
Tabii, bu, hem şahsi hayatındaki disiplini hem dini hayatındaki disiplini, ilerleyen yıllarda, imamlık sırası kendisine geçtikten sonra -kendisi bunu hak ediyor elbette; sıra derken onu kastediyorum, hak ediyor, kitapta bunlar var ve imamlığı devraldıktan sonra da devam ediyor, bu disiplinden asla vazgeçmiyor. Örnek olarak, şeriatın uygulanması noktasında, bizzat kendisi, nâibleriyle birlikte bu denetimleri gerçekleştiriyor. Bu noktada çok büyük hassasiyet gösteriyor; bizzat kendi eliyle ve diliyle müdahale ediyor.
Ahlakına, duruşuna dair ne söylemek istersiniz, menkıbelerinden bahseder misiniz?
Tabii, anlatacak çok olay var, hepsini burada sıralamanın imkânı yok, çok menkıbeleri var. Ama asıl menkıbesi elbette ki en zor şartlarda bile istikamet üzere kalması aslında. Asıl menkıbesi bu, asıl onun evliyalığını gösteren şey bu. Zaten kendisi gençlik yıllarında, güçlü bazı rivayetlere göre, Şeyh Mevlana Bağdadi Hazretleri’nin yanında bulunuyor ve ondan icazet de alıyor.
Mesela imamlığa geçtikten sonra şunu söylüyor: “Kimse bana teslim olmak hususunda hiçbir şey söylemeyecek, asla bu noktada geri adım atmam. Bunu söyleyene de bedelini ağır ödetirim.” Bunu dediği halde, kendisine doğrudan gelip bu teklifi sunmaktan çekinenler annesini kandırıyorlar. Annesi de gelip kendisine, “Dağ köylerinden bir grup geldi, artık bu sonuçsuz mücadelenin nihayetlendirilmesini istiyorlar.” dediğinde, bu teklifi getirdiği için bizzat annesini 100 kırbaç cezasına çarptırıyor. Fakat cezanın uygulanmasından evvel günlerce mescitte kalıyor kendisi, tefekkür ediyor ve diyor ki: “Ben annemin her şeyine varisim. Bu yüzden de onun mirasçısı olarak bu cezayı da benim çekmem uygun düşer, benim çekmem gerekir.” Böyle diyerek, tavizsiz bir şekilde, bütün etraftakilerin, halkın ve bunu yapmaması gerektiğini söyleyen bütün sevenlerinin şaşkın bakışları önünde bu 100 kırbacı kendine vurduruyor. Çünkü o sözünde ve her işinde müstakim bir insandı.
Dargo Mescidi kuşatıldıktan sonra, oradan kurtulmasıyla ilgili bir bahiste, kendisini çeviren Rus askerlerinin arasında, bir dağın yamacında, yukarıdan gelen bir ipe tutunarak kurtulmasını söyleyebiliriz.
Tabii, şunu unutmayalım: Kendisi Gunip Dağı’nda teslim olduktan sonra Çar kendisine muazzam şekilde saygı duyuyor ve çok iyi bir muamelede bulunuyor. Kendisini ağırlıyor, devlet protokolünde yer veriyor. Saint Petersburg’da sarayda bir aya yakın ağırlıyor. Sonra onu gönderdiği şehirde de kendisine protokolde yer veriyor ve diyor ki: “Bundan sonra gelen bütün mülki ve askeri erkânlar sizi burada resmi olarak ziyaret edecekler…” Genç bir Türk subayı kendisine protokol subayı olarak tahsis ediliyor. Rus subayı, ama Mustafa isminde genç bir Türk. Onun organizatörlüğünde bu ziyaretler gerçekleşiyor.
Daha sonra İstanbul’a geliyor. İstanbul’da Abdülaziz Han onu sarayın eşiğinde karşılıyor. Daha sonraki macerasını biliyoruz zaten; Medine’ye gidiyor, Mekke ve Medine’ye gidiyor, burada bütün eşraf ve Seyitlerimiz onu çok güzel bir şekilde karşılıyorlar. Daha sonra Ahmet er-Rufai’nin evlatlarından, ama aynı isimde, o dönemde yine dergâhın başında olan Ahmet er-Rufai onu evinde bizzat misafir ediyor. Ve burada da son nefesini verene kadar müminleri irşada devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.