Ana sayfa - Manşet - Modernleşme Süreci ve Toplumsal Hafıza / Dr. Faruk Karaarslan

Modernleşme Süreci ve Toplumsal Hafıza / Dr. Faruk Karaarslan

Hafıza, sosyolojik ve psikolojik bağlamı olan bir olgu. Öyleyse “Toplumsal hafıza” deyince ne anlamalıyız? Burada “unutma” ve “hatırlamaya” yüklenen anlam nedir?
Birlikteliklerin en temel özelliği, birlikteliğe üye olanların geçmişte ortak deneyimler yaşamasıdır. Bu deneyimler paylaşılan duygu ve düşüncelerden kaynaklanır. Her deneyim sonrasında bu duygu ve düşünceler pekişir ve geçmişe konu olduğunda ortak hatıralara dönüşür. Örneğin Çanakkale Savaşına oğlunu gönderen anneler benzer deneyimler, duygulanımlar ve düşünceler yaşarlar. Bu ortak ritüellerin, eylemlerin oluşmasına imkân tanır. Mesela savaşa giden çocuklara kına yakarlar. Oradan kınalı kuzu diye bir deyim şekillenir. Bu ortak deneyim yıllarca annelerin çocuklarını kınalı kuzum diye sevmesine neden olur. Ya da arkalarından türküler okurlar. Bu türküler nesilden nesile aktarılarak hatıraya ve hatırlanma biçimlerine dönüşür. Toplumsal hatırlama bu noktada devreye girer. Sürekli dönüşerek, yeni hatırlanmalara konu olarak, geçmişten günümüze kadar gelen duygular, düşünceler, davranışlar, tutumlar vb. gibi unsurlar geçmişi ortaklaşa tecrübe etmemiz sebebiyle belirli kanallarda hafızamızda yer edinir. Bu süreçte kimisi kaybolur. Kimisi dönüşerek varlığını devam ettirir. Kaybolanlar toplumsal unutmanın, bir şekilde varlığını devam ettirenler ise toplumsal hatırlamanın konusuna girer. Tabii ki bu süreç sadece kültürel boyutta işlemez. Bunun siyasi, teolojik, toplumsal boyutları da vardır. Tüm bu boyutları ile düşündüğümüzde bugün toplumsal olarak belirli hatırlamalar ve unutmalar gerçekleştiriyoruz.
Modernitenin toplumsal hafızaya müdahale biçimleri deyince ne anlamalıyız? Modernite burada sadece zamansal bir olgu mu doğru bir şeyler üretmeye dayalı bir imkânlar alanı mı? Bu çerçeveden bakınca, müdahale sonrası hafıza inşası nasıl gerçekleştirilebilir?
Birçok modernite tanımı var. Ben hafıza bağlamında moderniteyi bir zihniyet türü olarak ele almayı tercih ediyorum. Avrupa’da Rönesans ve Reform hareketleri ile ortaya çıkan bilimsel, siyasi, iktisadi devrimlerle şekillenen seküler bir zihniyet türü. Birçok katmanı ve boyutu olan bir zihniyet türü. Çok genel bir çerçeveden bahsettiğimin farkındayım. Ama Avrupa’nın yaşadığı bu dönüşüm ile birlikte karşımıza yeni bir paradigma çıkıyor. Bu paradigmanın/zihniyetin belirli özellikleri var. Örneğin kendine has bir insan, tabiat ve evren tasavvuru var. Daha insan merkezli, bilimi temele alan, duyumladığını önemseyen, tabiatı kendi refahı için kullanmakta tereddüt etmeyen, teknolojiyi son derece önemseyen ve sürekli geliştirmek isteyen bir tasavvur. Avrupa’nın kendi tarihsel sürecinde tabii olarak şekillenen bu zihniyet yaygın ve yoğun olduğunda bütün coğrafyayı ilgilendirir hale geliyor. Bizim özelimizde baktığımızda Osmanlı ve Cumhuriyet Modernleşmesi bu süreci kapsıyor. Bu zihniyetin ürettiği bir olgu var. Bu olgu, geçmişte var olan din birlikteliklerinin önemini kaybetmesi sonrasında, insanları bağdaştırıcı yeni birlikteliğin ne olacağı sorusu üzerine ortaya çıkıyor. Bu olgu ulus devlettir. Ulus devletler kendi sınırlarını çizebilmek adına kimlik politikalarına ihtiyaç duyuyor. Zira devletler tanımlayabildiklerini yönetebilir ve bir araya getirebilir. Kimlik tanımlamanın temel yolu ise hafıza inşa etmektir. Modernitenin bir zihniyetin ötesinde toplumsal hafızaya müdahale etme biçimi böylelikle ulus devletlerde müşahhas hale geliyor. Örneğin ulus devlet mantığına uygun mekânlar üretiliyor, marşlar yazılıyor, dil dünyası değiştiriliyor, semboller kurgulanıyor, ritüeller gerçekleştiriliyor. Örnekleri çoğaltma mümkün. Bütün bunlarla doğrudan ya da dolaylı olarak ulus devlet hafızası daha yalın bir ifade ile bir vatandaş tipolojisi üretiliyor. Asıl mesele bu süreçte ne kadar başarılı olunduğu. Ben bu noktada müdahalenin tamamıyla arzulanan bir hafıza üretebildiği kanaatinde değilim. Çünkü toplumlarında devletlerden bağımsız kendi geçmişlerinden taşıdıkları var. Bu hatırlama biçimi, müdahale ile birlikte gelen hatırlama biçimi ile zaman zaman uzlaşım, zaman zaman gerilim, zaman zaman da çatışma halinde karşılaşıyor. Ve nihayetince iç içe geçişlerin yoğun olduğu, tutarsızlıkların fazlaca yaşandığı bir hafıza inşası şekilleniyor. İyisiyle kötüsüyle geçmişimizle barışık olmamız bunun en somut göstergesi. Kimisi Osmanlıyı sevmiyor, kimisi Osmanlıya hayran ama Selçukluyu sevmiyor. Kimisi Cumhuriyet ve Mustafa Kemal ile problemli. Kimisi Abdülhamid’i sembol haline getiriyor kimisi aynı kişiye ‘kızıl sultan’ diyor. Geçmişle ilişki biçimimize baktığımızda tam bir kaos ortaya çıkıyor. Bu basit bir kafa karışıklığı değildir. Bugün neyi hatırladığımızı, dolayısıyla kim olduğumuzu geçmişimize nasıl yaklaştığımız belirliyor. Onun için zannettiğimiz gibi geçmiş, geçmemiştir. Bugün vardır ve toplumların zihninde hayatı şekillendirmeye devam eder.
Toplumsal hafızaya müdahale ve çarpıtma biçimlerinde neler var? Böyle özel bir çabayı neye bağlıyorsunuz?
Öncesinde de ifade ettiğim gibi birçok hafızaya müdahale biçimi var. Hukuksal, kurumsal, mekânsal, bedensel düzenlemeler, eğitim müfredatının şekillenmesi, mimari anlayışın biçimlendirilmesi ve daha birçok şey. Bu çaba basit bir kaygıdan kaynaklanıyor. O da yönetebilme kaygısı. Her iktidara talip olan kişi ya da grup yönetebilmek ister. Kamunun önemli olduğu siyasal rejimlerde yönetmek ise çoğunluğun teveccühüne bağlı. Bunun için de çoğunluğun duygu, düşünce, davranış dünyasını iyi bilmek ve gerektiğinde bu dünyayı yönlendirmek gerekiyor. Eğer darbeler gibi gayrimeşru bir yolla iktidarda kalmıyorsanız modern dönemde iktidara gelmenin ya da iktidarda kalabilmenin yolu her daim halkın nabzını tutmakla ve hatta bu nabzı şekillendirebilmek ile mümkün oluyor. Ben bu noktada dörtlü bir ayrıma gitmeyi tercih ediyorum. Daha doğrusu hafızaya müdahale biçimlerini, aynı zamanda hafızanın temel bileşenleri olan dört temel unsur üzerinde görebileceğimizi düşünüyorum. Bunlardan ilki mekânsal düzenlemeler. Meydanlar, heykeller, mimari anlayışı yani yaşam alanımızın fiziksel organizasyonuna dair her unsur mekânsal düzenlemelere dâhil edilebilir. Bir diğer unsur dil. Yer adları, şehirlerin isminin değiştirilmesi, alfabenin düzenlenmesi, yeni masalların, marşların üretilmesi, dildeki kelimelerin düzenlenmesi kısacası kendimizi ifade etme biçimimizi kapsayan her unsur bunun sınırlarına girebilir. Diğer bir unsur beden ve bedensel pratiklerdeki düzenlemeler. Yani bedene ilişkin yapılan düzenlemeler. Kılık kıyafetten tutun da, resmi bayramlardaki ritüeller bedensel pratiklerin düzenlenmesine dâhil edilebilir. Son unsur ise tarihsel anlatıdır. Bu unsur geçmişin günümüze nasıl aktarıldığı ile ilgilidir. Yani tarihin bize farklı kanallardan nasıl anlatıldığıdır. Güneş Dil Teorisi, Türk Tarih Tezi, müfredatın şekillenmesi, geçmişteki bazı şahsiyetlerin yüceltilmesi ya da kötülenmesi bu unsur içinde değerlendirilebilir. Tabi bu unsurlara müdahalenin üzerinde başta hukuk ve eğitim olmak üzere birçok düzenleyici organ var. Aynı şekilde halkın bu unsurlar üzerinden geçmişle kurdukları dilsel, mekânsal, bedensel, dilsel bağları var. Örneğin bizim toplumumuz açısından el öpmek geçmişten günümüze kadar gelen baskın bir bedensel ritüel. Hafıza bu bedensel ritüelle sürekli taşınıyor. Bu bir yerde geçmişin bugüne akma kanalı olarak işlev görüyor. Ya da insanlar namaz kılmasa dahi ezanı duyduklarında kendine çeki düzen veriyor. Bunun gibi halkın geçmişle kurduğu irtibatlar devam ediyor. Bir taraftan müdahaleler bir taraftan halkın taşıdıkları, iç içe geçişlerle birlikte bir hafızanın şekillenmesine neden oluyor.
İslam düşüncesinde hafıza deyince ne anlamalıyız? Seküler ve dini ayrımları, hafızayı sübjektif zihinsel bir çabaya mı dönüştürüyor? Bu anlamda hafıza bir hakikat arayışı mı yoksa ayrım gözetmeyen bir hatırlama eylemi mi? Temelde, unutmamamız gereken şey nedir? Ontolojik felsefi bir içerik mi, içinde tecrübe aradığımız tarihsel bir bilgi mi?
İslam düşüncesinde hafıza meselesi farklı bağlamlarıyla fazlaca işlenmiş bir mesele. Birçok farklı boyutu var. Fakat en temelde yaratana verdiğimiz sözü sürekli hatırlama ile yükümlü olduğumuz anlayış yatmakta. Bu sorunuzun devamıyla da doğrudan ilişkili. Çünkü bu yaklaşım hafızaya ontolojiye ilişkin bir anlam yüklüyor. Hafıza birden ne için yaşadığımızın, nereden gelip nereye gittiğimizin deposu haline dönüşüyor. Bu ontolojiye ilişkin anlam çeşitlendirilerek güçlendirilebilir. Mesela insan olduğumuzu hatırlamak, aynı zamanda ölümlü olduğumuzu dolayısıyla bu dünyada hiçbir insanın ebedi kalmayacağını hatırlamak anlamına geliyor. Bu zaviyeden baktığınızda insanın başka insanlara ve kendi dışındaki canlılara yaptığı kötülük anlamsızlaşıyor. Onun için hafızayı ontoloji bağlamında düşündüğümüzde ya da gündelik siyasetin ötesinde hafızaya daha felsefi bir anlam yüklediğimizde bu dünyada insanca yaşayabilmenin kapısını aralamış oluyoruz.
Seküler ve dini ayrımına değinecek olursak; açıkçası ben bu ayrımın çok teorik düzeyde kaldığını gündelik hayatı ıskaladığını düşünüyorum. Dahası Müslüman toplumlar açısından bu ayrımın çok geçerli olmadığı kanaatindeyim. Zira bu ayrım Avrupa’nın kendi tarihsel tecrübesinde Hristiyanlık teolojisi merkezli yapılan bir ayrım. Dolayısıyla Avrupa’da sekülerlik Hristiyanlığın antitezi olarak ortaya çıkıyor. Bu antitezi alıp farklı bir teolojik yapısı olan İslam’a uyarlanamayacağı kanaatindeyim. Bu anlamda Hristiyanlığın kabul etmediği son derece seküler olan bir olgu aynı zamanda İslami de olabilir. Bireyi ve bireyler arası hukuku son derece önemseyen bir din, birey merkezli şekillenen bir dünya görüşü ile bazı noktalarda kesişebilir. Böyle bir durumda kategorik olarak sekülerliğe karşı çıktığınızda İslam’a da karşı çıkabilirsiniz. Bu noktalarda daha temkinli olunması gerektiği kanaatindeyim. Örneğin Hristiyanlığın yasakladığı cinsellik, İslam’da belirli sınırlarda meşru kabul edilir. Seküler din adamlarının Hristiyanlık konusundaki en önemli itirazlarından birisi bu noktada. Ya da bireyin kendi hukuk alanının korunması talebi Avrupa’da seküler bir talep olarak yükselmiştir. İslam’da bu başka bağlamlarıyla zaten mevcuttur. Dolayısıyla İslami ve seküler dikotomisinden ziyade İslam’ın hem Hristiyanlığın yaklaşımını hem de sekülerliğin yaklaşımını aşan bir pozisyonu olduğunu görebilmemiz gerekiyor. Böyle bir noktada Müslüman toplumların gündelik hayatını anlamak için sekülerliğe merkezi bir rol yüklememek gerektiğini düşünüyorum. Başka bir örnek verirsem ne demek istediğim daha net anlaşılabilir. Bir kişi kendisinden alışveriş yapılsın diye Cuma namazına gidiyorsa, bu eylemi dini bir eylem olarak mı yoksa seküler bir eylem olarak mı nitelendirmemiz gerekir? Yani İslam’da eylemlerin niyet bağlamı vardır. Sadece eylemin kendisine bakarak bu eylemin niteliğine karar veremezsiniz. Bir araştırmada bu kişi namaza gittiği için istatistiki açıdan dindar kabul edilebilir. Yani İslami bir eylem ile seküler bir eylemi gündelik hayatta teoride olduğu gibi basit ayrıştıramayız. Daha iç içe geçişler ekseninde, niyet, takkiye, mübah, mekruh kavramlarını hesaba katarak bir anlamlandırma gerçekleştirmemiz gerekir.
Türkiye’de toplumsal hatırlama, insanlarda sizce ne tür fikri ve ahlaki olgunlukları öngörmeli, niçin?
Türkiye’de toplumsal hatırlama modernleşme hikayemizin özeti niteliğinde. Öncesinde de belirttiğim gibi hem siyasi olaylarda hem de toplumsal olaylarda büyük bir kaos var. Bu da ekseriyet ile geçmiş ile kurduğumuz ilişki biçiminden kaynaklanıyor. Bugün zihin dünyamız yalınlaşmaya ve sadeleşmeye muhtaç. Hangi zihniyet dünyasına aidiz sorusunun cevabı çok muğlak. Şehirlerimiz, evlerimiz, mahallelerimiz kısacası üzerinde yaşadığımız mekânsal düzlem, eğitim anlayışımız, bedensel pratiklerimiz ve gündelik hayatımıza dair birçok unsur belirli ölçülerde de olsa bütünlük arz etmiyor. Bu hangi zihniyet ile yaşadığımızın cevabını vermekte zorluk yaşamamıza sebebiyet veriyor. Böyle bir toplumsallıkta kaygı bozukluğunun şiddetlenerek artması çok tabii bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. Zihni berraklaşmanın ve bununla birlikte gerçekleşmesini beklediğimiz ahlaki ve fikri olgunluğun ortaya çıkması için bazı kavramların netleşmesi gerekiyor. Bazı hususlarda toplumsal mutabakatımız olmalı. Fakat siyasal kültürümüz ve gündemimiz buna müsaade etmeyecek kadar gündelik hayatımızın içinde. Hal böyle olunca anlaşamama üzerine kurulu bir gündelik hayat şekilleniyor. Okulda, işyerinde, trafikte, alışveriş merkezinde ve daha birçok yerde nasıl yaşanacağı konusunda mutabakata varamadığımız insanlarla bir arada bulunuyoruz. Bu ahlaki ve fikri olgunlaşmaya imkân tanımıyor. Zihnimizin berraklaştığı, hafızamızın netleştiği bir yaşam alanının yollarını aramak durumundayız. Zira ölümlü ve insan olduğumuzun sürekli hatırlandığı bir zeminde bir hayata ancak sadelik yakışır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.