Ana sayfa - Manşet - (Modern) İnsanın Mayası Fetihlerin Ruhu… / Dr. Alper Yücel Zorlu

(Modern) İnsanın Mayası Fetihlerin Ruhu… / Dr. Alper Yücel Zorlu

“Ya Rabbi!… Bana hürriyet, izzet, iffet, vakar, haya, hikmet ve edep nasip eyle…”

İnsan niye böyle dua eder ve neyi niye ister? Modern zamanlar insanlara başarıyı, parayı, makamı kutsamayı öncelerken, yaratıcıyla olan ilişkilerinde insanı kuru, mekanik, talepsiz ve kendi varlığından habersiz hale getirdi. Ne başarı ne makam ne de para kötüydü. Sadece tüm bunların Allah’ı unutturan bir şekilde insan hayatına girmesi kötüydü. Günümüzde, inanç toplumlarında dahi klasik bir kafa karışıklığına dönen bu kurgunun bir tarafında içinde maneviyat olmaksızın para, makam, dünyevî başarı varken, diğer tarafında bunları elde etmekle manevi hayattan uzaklaşıldığı gibi yanlış bir kurgu da var. İnsanların zihninde dünya-ahiret dengesini kurmakta ciddi bir zorlanma haline gelen bu konunun, kalp hayatımıza tesirleri ise sanıldığından çok daha fazladır. O nedenle zenginin cömerdini her zaman göremezsiniz. Çünkü zenginlik, o paraları daha kazanırken maneviyattan uzaklaşmak kaçınılmazmış gibi algılanmıştır hep. Başkalarına muhtaç olmamak gibi bir hassasiyetle başlayan çabalar ve maddi başarı öyküleri, muhtaçları da gözeterek yola devam edilen anlamlı bir çabayla sonuçlanmaz… Bu, üzerinde durulması gereken bir konudur. Bugün ibadeti ve Allah’a yaklaşmayı, suya sabuna dokunmayan bir abidlikle taçlandırdığını düşünen ve bundan büyük manevi yaralar aldığının farkında olmayan bir anlayış, Mahir İz Hoca’nın deyimiyle; “Kıl beşi kurtar başı olmaz… Kıl beşi, düşün kul kardeşi, kurtar başı…” düşüncesiyle ancak hatalarından bir nebze arınabilir. Hasbelkader zengin bir hayat süren bir mümin, nafile namazlarını kılmakla sorumluluklardan kurtulamaz, onun hakkı Allah yolunda öksüze, yetime, düşküne, ihtiyaç sahibine harcamak ve toplumu düzeltmeye yönelik çabalara layıkıyla destek vermektir. Bunun karşılığı asla dinî metinleri ezberlemek değil, görünen yaralara, görünmeyen acılara merhem olmaya çalışmaktır. Gerçek manada maneviyat ancak böyle tahsil edilebilir… Aksi halde fakirliğe mecbur ve mahkûm bir maneviyat, bugün asla bireysel bir tercih dahi olamaz, olmamalıdır. Fakirleşmekle maneviyatının arttığını düşünen bir insan tipi, ancak tembelliğini ve beceriksizliğini maneviyat adı altında yüce göstermeye çalışan bir yapıyı topluma dayatan bir ucubedir. Bunun toplumsal karşılığı, “Müslüman toplumlar fakir ve muhtaç olmalıdır.” düşüncesidir. Bu sofrada birbirimize ikram edecek bir şey yoktur artık…

Yukarıda sayılan tüm mekanikliklerden arınmanın yolu, en azından ihtiyaçlarını karşılayabilen insan olmak ki, insan kendisi ve başkaları için fakirliği, mağduriyeti istememeli, böyle bir şeye maneviyat gözüyle bakmamalı…

İhtiyaçları karşılanmış bir insan, imtihan gereği rızık ve sağlık açısından bazı sıkıntıları üç günlük dünya hayatında yaşamış olsa bile, bunun Allah (c.c.) ile arasında bir bağ, bir ilgi, bir ilişki olduğunu bir şekilde bilir ya da zamanla öğrenir. Buna “Allah merkezli düşünmek” diyoruz. Böyle bakıldığında hayat, kesinlikle eğitim merkezli bir meşgaledir diyebiliriz. Ama asla oyun veya oyalanma değildir… Hayatı ciddi kılan da budur. Çünkü hayat gerçekten de çok ciddidir… Peki, hürriyet, izzet, iffet, vakar, hikmet ve edep nedir? Bunlar da manevi hayatın semereleri, olmazsa olmazlarıdır. İnsan asıl bunların eksikliğini hissetmeli, bu konudaki açlığını fark etmeli, dışarıdan sözlü motivasyonlarla değil, kendi ihtiyaçlarının farkında biri olarak bunları yana yakıla dua ve talep etmelidir… Bunun sonucudur ki, şeytanın iğvasıyla değil, meleklerin ilhamıyla yaşar. Sınırlarını kimsenin bilmediği ya da bilemeyeceği bir hürriyet ve kulluk, günümüz insanının bunalımlardan kurtulmasının, pisliklerden arınmasının, insan gibi yaşamasının, tek muhkem yoludur. Necip Fazıl’ın “Geçilmez” isimli şiirinde;

“Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez;

Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez.

İçeride bir has oda, yeri samur döşeli;

Bu odadan gelsin diye çağrılmadan geçilmez.

Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada,

Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez.

Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne, topyekün?

Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez.

Kayalık boğazlarda yön arayan bir gemi;

Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez.

Ne okudun, ne öğrendin, ne bildinse berhava;

Yer çökmeden, gök iki şak yarılmadan geçilmez.

Geçitlerin, kilitlerin yalnız O’nda şifresi;

İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez!” demesi, anlatılanlara güzel bir örnektir.

İnsan tarih, toplum, çevre ile yüzleşir ve kendisine bir rol biçer. Bu aynı zamanda “tarihsel bir rol”dür. Bunun anlamı, fetih ruhuyla geldiğimiz bu topraklarda, ancak fetih ruhuyla durabileceğimizi layıkıyla bilmektir. Fetih ise “erlerle” mümkündür. İnsan içeriden fetholunmadan, dışarıdaki fetihler asla kalıcı olmaz. “Erlik” sadece kılıcın hakkı değil, adaleti tesis edecek bir yürek, engin bir merhamet, milleti düşünen bir ahlakı gerektirir.

Tarih, canını değerleri uğruna feda edenlerle doludur. Tarihi onlar yazar aslında. Tarih onlarla şekillenir ve ayakta sadece değerler kalır. Değerler kalır ve gelecek nesillere en kıymetli miras olurlar. Değerler kalır, değer olurlar zamana ve vakte… İnsan bu sayede değerli olur, değerli kalır, değerlenir.

Tarih, diğer zamanlara örnek olur. Tarihin örnekliği, örnek olan yiğitler sayesinde olur. Kimisi alimlikle arifliği birleştirir; Allah adamı olarak ölür… Kimisi ilmiyle ışık olur, büyük kalabalıkları yönlendirir. Kimisi sadece söz dinler, ilmiyle âmil olur. Hepsinin ortak noktası hakikati ya canıyla ya malıyla ya şahsiyetiyle ortaya çıkarmasıdır.

Tarih konuşur, tarih susar… Tarih, hakikatle konuşur, hakikatle susar… Sükut altın iken hakikat konuştuğu gibi, kınından çıkan kılıç da hakikatin sözcüsüdür. Herkes hakettiğini bulurken, adalet tecelli etmiştir. Çünkü hakikatle adalet ayrılmaz bir bütündür. Zihinler ve kalpler her şeyden etkilenir ama hakikat hepsinden çarpıcıdır.

Günümüzün kahraman ve yiğitleri de ya söz dinleyenlerden ya söz hakkını layıkıyla ele geçirenlerden yani bedel ödeyenlerden ya da canını ve malını davası uğruna ortaya koyanlardan olacaktır. Bunların da ortak noktası, nefsini hakikat uğruna ayaklar altına almaktır.

“Bişr-i Hâfî (k.s.); “Hürriyetin lezzetini tatmak isteyen ve (Allah’tan başkasına) kul olmaktan kurtulup rahat etmeyi arzu eden, Allah Teâlâ ile arasında bulunan gizli halleri temiz tutsun.” der.

Bişr-i Hâfî’nin “gizli halleri”, yüksek sorumluluk duygusu en azı olmak üzere amellerimizi bereketlendiren ve birimizi beş yapan Allah’a karşı büyük bir muhabbet ve gayretle, zaten kendisine her şey aşikar olan Allah’a sığınıp, kulluk neşesini her şeyin üstünde görerek, iç ve dış dengelerimizi koruyan bir duruşla kulluğumuzu kişiliğe dönüştürmek ve tek hesap merciinin Allah (c.c.) olduğunu bilerek yaşamaktır. O’ndan başka mevcûd, mahbûb ve maksûd olmadığını bilerek, hissederek, sadece O’ndan ümîd ederek…

Modern insanın en büyük açmazı da bir davasının olmamasıdır. Bu, hem içi maneviyatla örülmüş bir vizyonunun olmaması hem de zamana damgasını vuracak bir misyonunun olmamasıdır. Modern insanın davası yoktur… Kendisiyle, tarihle, çevreyle, hakikatle yüzleşmeye talip de değildir, hazır da değildir… Oysa insan ruhu amaçsız yaşarsa ölür. Ebediyet duygusu, hayata şekil vermek, bir gaye sahibi olmak ve bu uğurda bir irade ortaya koymak, insana has hasletlerdir. İnsan bunlar olmadan gerçek manada yaşayamaz… Hatta insan olduğunu dahi hissedemez. Aksi halde insanlıktan çıkar. Kendini koruma duygusu, yiğitlik, adaleti tesis etme isteği, cömertlik, iffet ve izzet insana bu gayeleri gerçekleştirmek için verilmiştir. Kitaplarda hep, cesaretten, cömertlikten, tevazudan, sabırdan bahsedilir. Güzel ahlak asla bir amaçtan ayrık değildir. Yani güzel ahlak dahi amaçsızlığı, verimsizliği, hikmetsizliği kaldırmaz, güdük kalır, eksik kalır, zamanla akamete uğrar. “Ya Rabbi!… Bana hürriyet, izzet, iffet, vakar, haya, hikmet ve edep nasip eyle…” diye dua ederken, tüm bunlara niye talip olduğumuzu iyi düşünmek gerekli…

Necmeddîn-i Kübrâ, Moğollar’ın 618 (1221) yılında Hârizm’in merkezi Gürgenç’te gerçekleştirdikleri katliam sırasında öldü. Cengiz Han, Necmeddin’e şehri terketmesi için izin vermiş, ancak o, şehir yakılıp yıkılırken hayatının bağışlanmasını kabul edemeyeceğini söylemiştir. Yâfiî ise Necmeddîn-i Kübrâ’nın katliamdan önce aralarında Sadeddîn-i Hammûye ve Radıyyüddin Ali Lala’nın da bulunduğu müridlerine şehri terketmelerini emrettiğini, ardından savaşa girip şehid olduğunu kaydeder (Mir’âtü’l-cenân, IV, 41-42) (Cilt: 32; sayfa: 499, NECMEDDÎN-İ KÜBRÂ maddesi – Hamid Algar)

Necmeddîn-i Kübrâ gibi bir Allah dostu, şehit olmaktan geri durmamıştır. Feridüddin Attar da ilerlemiş yaşına rağmen Moğolların elinden şehit olmuştur. Ali Faik Yurtöven Efendi (Faik Baba) gibi Allah dostları, “Şeyh dediğin mücahit olmalı.” diyerek, maneviyatın da bir gayesi olduğunu ortaya koymuştur.

Anadolu’ya ilk gelen dervişler, Vefaî, Kalenderî ve Yesevî dervişleriydi. İlahiyatçı bir yazar da “Ahmet Yesevi’nin Ortaasya’dan attığı çomaklar Anadolu’da ağaç oldu.” derken aynı gerçeğe işaret etmektedir. İnsan ya er olur, ya er yetiştirir… Vefaî şeyhi Edebali’nin Osmanlı Devleti’nin temellerini attığı göz önünde bulundurulursa, ne demek istendiği daha kolay anlaşılır. Bu manevi maya nedeniyledir ki, “hakîm değil hadîm” olmak, gücü adalet için istemek, zalime dersini vermek ve mazlumu korumak, tüm bunlarda Allah’ın (c.c.) rızasını ümit etmek esas olmuştur. Burada ölmek de dervişliktir, olmak da… Amaçsız insanlar zaten ölüdür. Belki de “modern insanı”, değerlerini hatırlama anlamında, ruhun uyanışı anlamında “bir dava sahibi olmak” ancak kendi aslına döndürebilir. İyilik adına çıkılan bütün yolların bir nebze sonuçsuz kalmasının önüne de ancak böyle geçilir. Mevlana Hz. şöyle der: “Can da ne oluyor, inci, mercan da ne oluyor, bir sevgili için harcanmadıktan sonra…”

İnsan, tercihleri nedeniyle insandır…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.