Ana sayfa - Manşet - Modern Cehaletin Suç Dosyası / Dr. Metin Serimer

Modern Cehaletin Suç Dosyası / Dr. Metin Serimer

Hoyratlığın ve Cehaletin Moderni Olur mu?
El cevap… İyiliğe teşne bir dünya yok ki, bu soruya “hayır!” diyelim… Yalan, dedikodu, iftira, kabalık, haset, nemelazımcılık, vurdumduymazlık, kibir, hakikati eğip bükme, arayışsızlık ve gayesizlik, milli ya da dinî hiçbir beklentinin olmaması, ahlaksızlığa methiye, kısa yoldan itibar, makam ve mevki, sınır tanımaz mal mülk kazanma isteği, fakir ve garibana dudak bükme, cimrilik, karaborsa, hırsızlık ve daha saymakla bitmez kötülükler… Tecavüz, ensest, yaşlıları istismar… Öksüzün ve yetimin hakkını yemek, üvey evlada kötü muamelede bulunmak, hayvanlara eziyet… Evet, bu şartlarda evrensel bir zulmün olmadığını kim iddia edebilir? “Tarih boyunca bunların hepsi vardı hem de Adem’in çocuklarından beri” kolaycılığına kaçarak üstü örtülecek ve hafife alınacak şeyler değil bunlar…
Haksızlığın zaman ve mekân ayırmadan işlendiği bir dünyada yaşıyoruz. Optimistik heyecanlar ve söylemler hiçbir derde deva olamayacak kadar cılız tepkiler… Elini taşın altına koyan ise çok az ve neredeyse hepsi para karşılığı verilen hizmetler durumunda… Hukuk, psikiyatri ve siyasetten medet ummak ilk başvuru kaynakları… Nüfuz sahibi olmak ya da büyük aile olarak korunma eğilimi, güçlü kuvvetli olmak, böyle durumlara maruz kalmamak için alınmış tedbirler ama kabul edilsin ya da edilmesin, hepsinin maddi bir karşılığı var… Günlük hayatı sorgularken, insanların bir kısmı, bu amaçla, izmlerin pençesine düşerek duygu ve düşüncelerini ifade etme yolunu seçiyor. Bir kısmı da asla içinden çıkılamayacağını düşündüğü bu durumlarda, kalabalıklar içinde kaybolmaya, direnç göstermeksizin garip bir değişime kendi içinde ve dışında kapı aralıyor…
Tüm bu kötülükler karşısında, dürüstlük, kişilik ve kimliğini ayaklar altına asla aldırmayan “Hakkını ara!”, “Hayır diyebilmeli insan…”, “Kendini hiç kimseye ezdirme!” yiğitliğini gösterenler olduğu gibi, “Ölmemek için öldür!”, “Aç kalmaktansa sen de çal!” derekesine düşenler de var. Bu iki alternatifin dışında daha cılız bir sesle, akıntıya teslim olarak irrasyonel bir tepkiyle de kötülüğü yücelterek “Tencere dibin kara, seninki benden kara”, “Üzüm üzüme baka baka kararır, ben ne yapayım…” şeklinde kendi dürüstlüğünden ödün vermeyi ahlak haline getirmiş eyyamcılıklar da var… Tüm bunlar gayet iradi tercihler… Yani sonuçlarından sorumlu olduğumuz duyuş, düşünüş ve davranışlar…
Ne trafik ışıkları ne hukuk ne toplumsal tepki, yanlış yapmamıza engel olamıyor. Hatayı ya da kötülüğü huy edinmiş prototip bir insan haline gelmiş bireyler… Bir kısım insanlar da hayata doğru tutunmak için gardını almış ve iyiliği görünce takdir eden kötülüğü görünce en azından kendini korumaya çalışan daha muhkem bir yerde duruyor.
Borsada manipülasyon yaparsanız, haksız kazanç elde edersiniz. Siber tehlikeler, sanal saldırılar, kredi kartı yolsuzluğu, veri hırsızlığı gibi siber haydutluklar adi hırsızlıkların modern yüzleri… Malınızı daha pahalıya satmak için saklarsanız karaborsacı olursunuz. Teraziyi doğru tartmazsanız kul hakkına girersiniz. Borcunuzu kasten vermezseniz dürüstlüğünü yitirmiş, vefasız ve yalancı olursunuz. Çocuklarınızı yetiştiremezseniz ebeveyn olmanın maddi manevi hakkını veremezsiniz. Ana babaya hakaret ederseniz büyük hata edersiniz. Manevi büyüklere terbiyesizlik yaparsanız edepsiz olursunuz. Gelene geç derseniz fikir namusunuzu yitirirsiniz. Toplumu düşünmezseniz bencil olursunuz. Başkalarının hayatını ciddi bir biçimde tehlikeye atarsanız aslında katil olursunuz. Duygularınıza hâkim olmazsanız yerine göre sapık, hırsız ya da katil olursunuz. Dolayısıyla yanlışın da bin bir türü var… Özetle böyle bir dünyada yaşıyoruz. Güvenlik, hayatı idame, kaliteli yaşam, nesli koruma gibi büyük sorunlarımız var. Makro ve mikroekonominin birlikte konuşulduğu, para piyasaları kavramıyla dünyanın birbirine entegre olduğu, kelebek etkisiyle dünyada iyi kötü her şeyin bir çırpıda etkilendiği, internet ve haberleşme sayesinde Afrika’nın en ıssız yerlerinde yaşanan herhangi bir hadisenin anında duyulduğu, uydudan her şeyin gözlemlenebildiği bir dünyada insana kendinden daha uzak ne var acaba?
Medeniyet dediğimizde ise tüm bunlara ilaç olacak, dünyaya örnek olacak, yaygınlaşmış toplumsal modeller geliyor akla. Yani iyilik, doğruluk, güzellik adına kendi insan tipini oluşturmayı başarmış, sahici değerlere toplumsal yaygınlık kazandırmış, koruyucu bir hukuku ve müeyyideleri olan insani düzenler… Gerçek medeniyetlerde ahlak, dürüstlük, üretkenlik ve insana saygı var. İyiliği transfer etmeye, örneklendirmeye, modellemeye, yaygınlaştırmaya yönelik sosyal mekanizmalara sahip ve özünde insanı inşa eden, korumacı ve geliştirici, ilim ve bilimden nasiplenmiş sistemler… İnsan olmanın altın standartlarını gerçek medeniyetlerde, hayatın içinde ve doğal bir biçimde görebilirsiniz. Günümüz ise hakikatin üstünü örten, hak arayan çığlıkları önemsemeyen, mazlumların feryatlarına sessiz kalarak ya da zalimi engellemeye yönelik hiçbir çabası olmayan omurgasız bir yapıyı doğallaştırmış durumda… İyilik ve kötülük halleri, hukukla tespit edilmeyince ne mükâfatlandırmak ne de cezalandırmak mümkün olmayabiliyor. Bu, hukuki bir müeyyide olmasa bile, insanın yalnızken kendini nasıl hissettiği ya da ne olduğu ile ilgili bir sorgulamayı da kaçınılmaz kılıyor. İnsanın kötülük yapabileceği gerçeği, potansiyel olarak buna muktedir oluşu, hiç şüphesiz seküler hukuk alanlarında karşılık bulabilir ama meseleyi çözmeye yetmediği de çok aşikâr… İnsan eğitimi de işte burada başlıyor. Kriminoloji (Suç Bilimi) çalışmaları yoğun bir biçimde aslında konunun çevresinde dolaşarak bilimsel bir veri tabanı oluştursa da konunun özünü insanı tanımlayarak ve inşa ederek çözmek nihai noktada kaçınılmaz görünüyor. Toplumsal düzenlerdeki suç kavramıyla dinlerdeki günah kavramı her ne kadar zaman zaman kesişse de birbirinden farklılık arz ettiği de ortada… İyi ve kötünün evrensel anlamları olsa da insan için ciddi bağlayıcılığı olan bir nokta olmalı… İnsanların dogmaları olduğu gibi, hayata bakışta da bir paradigma dünyasının içinde yaşıyorlar. Bu anlamda da insanın yetiştiği sosyo-kültürel havza ve toplumsal dinamikler, hiçbir zaman onun hayata bakış biçimi olan akaidinden, inanış biçimlerinden bağımsız olamayacağı için, iyi ve kötünün, her toplumda her insanda bir karşılığı var. Bu, kaçınılmaz… Suç bilimi de bu konuda ontolojik, epistemolojik ve fenomenolojik bakış açılarından konuyu inceliyor… Bir kısmı insan genlerine bir kısmı insanın sosyal çevresine bir kısmı da insanın zevklerine konuyu havale ediyor. Sosyal uyum problemi de ana faktörlerden biri…
Acaba cehaletin kökeninde neler var? İğdiş edilmiş beyinler ve bozulmuş ahlaklar, neyin sonucu ise cehaletin köklerinde de bunlar var. Duygularına kapılmak, aklen bir konuyu yanlış özümsemiş olmak, kendini kandırarak “Bana göre bu böyledir!” cesareti, doğruyu bildiği halde işine gelmemek, sosyo-kültürel yetersizlik ve sıkışmışlık hissi, düzelme gayretsizliğini tembellikle yüceltmek, hep cahil davranışla sonuçlanan ön duruş ya da kabullerdir. Akıl, ruh, irade konularını konuşmak için bile önce bu yanlışlıkların düzelmesi gerekir. Duru bir zihne, öğrenmek isteyen bir akla, arayışı olan bir kalbe hitap etmekle yukarıdaki kötü sonuçlarla yüzleşmek arasında çok büyük bir fark var. Bu nedenle, cehaletin katmanları akademiye dahi sarkar diyebiliriz.
Bireysel ahlak açısından, bir erdem etiği peşinde koşan düşünürler, her şeyden önce bu tür erdemleri gerçekleştirecek karakterin oluşturulmasını tavsiye ederler. Özellikle Mevlana; cömertlik ve yardım, şefkat ve merhamet, başkalarının kusurunu örtmek, hiddet ve asabiyetten uzak durmak, tevazu ve alçak gönüllülük, hoşgörü ve olduğun gibi görünmek ya da göründüğün gibi olmak konuları üzerinde durur. Divanü Lügati’t-Türk adlı ünlü eserini yazan Kaşgarlı Mahmut, yerilen kötü huy ve davranışlardan bahsederken tembellik, korkaklık, tamahkârlık, acelecilik, inatçılık, hoşgörüsüzlük ve israf üzerinde durur… Görüldüğü üzere kadim zamanlardan başlayarak sadece düşünürlerin değil sıradan insanların dahi vicdanen ittifak ettiği iyilik ve kötülük halleri vardır. Tüm bunlara ilaç olacak en önemli unsur ise sevgidir. “Sevgi, başta insanın kendi kendisini, sonra anne, baba, kardeşler şeklinde genişleyerek tüm insanları ve sonra da canlı cansız tüm varlıkları ve hepsinin Yaratıcısını birbirlerine yakınlaştıran, bağlayan, kaynaştıran ve hep sürmesini istedikleri bu bağdan sevinç, memnuniyet ve mutluluk duymalarını sağlayan en temel duygu, bu temel duygunun geliştirilmesinden oluşan bir karakter özelliği ve bunlara dayalı üstün bir ahlaki değer ve erdemdir.” Duyguların akıl ve iradeyle etkileşimi çok açıktır ve sevgi bu konuda başı çekmektedir. Ne yazık ki modernite, burada sayamayacağımız pek çok nedenle, sevginin değerini hak ettiği yerin çok altına çekmiştir. Bu haliyle de insani ve toplumsal alarm durumları ahlaki bir sıçrayışı arar ve dillendirir olmuştur. Ahlaki sıçrayış hakkında ise Lipson: “Umutlarımızın gerçekleşmesi için net düşünmeye, doğru değerleri seçmek için bilgeliğe ve harekete geçmek için yürekliliğe ihtiyacımız vardır.” der.
Bilimin alabildiğine “nasıllarla” uğraştığı bir dünyada “niçin?” sorusunu ancak felsefe ve ilahiyatın idrak ve anlayışlarında, arayış çabalarında sorgulayabiliyoruz… Hayatı kıymetli kılan şey, insanın bir imtihanla her an yüz yüze oluşudur. Doğruluk, dürüstlük, iyilik kötülük ancak imtihan kantarında tartılabilir. Kadere bu yüzden teslim olur, iyiliği bu yüzden isteriz. Çünkü imtihan eden müteâl ve aşkın varlık olan Allah’tır…
İnsanın nefis gibi bir potansiyeli olduğu sürece ve dinamik imtihan mantığı içinde, “Ademoğlunun hepsi hatalıdır, onların en hayırlıları tövbe edenlerdir.” Peygamber kelamınca, insanın her türlü hataya düşmesi muhtemeldir. Düşmez fikri karşısında ise kaçınılmazdır. Aksini iddia etmek de mümkün değildir.
“Zulmedenler bilgisizce kendi hevalarına tabi oldular.” (Rûm, 30/29)
“Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah’ın yolundan saptırır.” (Sâd, 38/26) Allah (c.c.) Hz. Dâvud’a böyle tavsiye etmişti. Allah, hevasına gem vuranları Naziât 40-41’de Cennetle müjdelemiştir.
“Nefs aşırı derecede kötülüğü emreder.” (Yusuf, 12/53) Hz. Yusuf’un (a.s.) ağzından Allahü Teâlâ nefsin durumunu böyle anlatmıştı.
Hz. Peygamber (s.a.v.) “Gerçek mücahid, nefsiyle mücahede edendir.” (Müsned 6/20-22) buyurmuştu.
“Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (Şems, 91/9-10)
Peygamberimiz (s.a.v.) ise “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, Mısır 1313, c. 2, sf. 381) buyurmuştur.
Bir dış etken ya da rastlantısal durumun, nefsin bütünlüğünden bağımsız bir etki yapması düşünülemez. Birey davranışı için geçerli olan bu psikolojik (ve ilâhi) kanun toplum davranışı için de geçerlidir. “Bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d, 13/11; Enfâl 8/53)
Şeytan dahi seçme iradesine sahipti ve kötülük kendisine aitti. Bu da “çakma şeytanların” irade ve seçim konusunda söyleyecek çok sözleri olmadığını gösteriyor. Demek ki, şeytan da tek şeytan değil… Nitekim iblis de kötülüğe kaynaklık eden cin ve insan şeytanlardan sadece biridir, yoksa tek şeytan değil… Vesselam…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.