Ana sayfa - Son Sayı - Miras ve Esir Zihinler 4 / Kenan Kurban

Miras ve Esir Zihinler 4 / Kenan Kurban

Serhat’ın dizlerinin bağı neredeyse çözülecekti. Sevgi ise ilk defa nutkunun tutulduğunu hissediyordu. Nevzat ise yılların tecrübesiyle iki genci süzdü. İsmi şimdilik konulmamış gönül bağını sezdi. Ama yine de hiçbir şey yokmuşçasına “Evlat! Bu hanım kızımızı Hüseyin amcan göndermiş.” dedi. Serhat “Hoş geldiniz.” dedi. Sevgi hafiften yerinden kalkarak “Hoş bulduk.” dedi. Serhat babasına dönüp “Baba küçük hanımı tanıyorum. Geçen gün fakülteye gittiğimde tanışmıştık.” dedi. Sevgi o dobra tavrıyla “Daha doğrusu atışmıştık.” dedi. Nazif “Dünya küçük dedikleri bu olsa gerek. Gün gelir dost düşman, düşman dost olur. İnsan hiçbir şeyde aşırı gitmeyip hep mutedil olmalı.” dedi. Serhat yürürken babasını tasdik manasında başını salladı. Babasının yanındaki küçük tabureye oturdu. Nazif oğluna bakıp “Sen içeri girerken heyecanla bana bir şeyler anlatacaktın?” dedi. Serhat, “Çok önemli değil babacığım sonra da anlatırım.” dedi. Hafiften kaşını kaldıran Nazif “Tamam evlat. O zaman hanım kızımızın işini çözelim. Kendisi babası için gömlek diktirecek. Ama hususi bir çalışma istiyor.” Serhat bir an olur ile olmaz arasında kalan bir hale bürününce Sevgi gerildi. İçinden “Herhalde bana gıcık kaptığından yapmayacak.” diye düşündü. Farkında olmadan ayaklarını birbirine vurmaya başladı. Nazif “Evet Serhat kaptan?” diye tekrar sordu. Serhat “Siz uygun görürseniz” dedi. Nazif, Sevgi’ye bakarak “İşini olmuş bil kızım. Serhat kaptan tamam dediyse ölümüne yapar.” dedi. Sevgi heyecanla “Öyleyse ne zaman hazır olur?” Serhat “Öncelikle ölçülerin olması gerek.” dedi. Sevgi “Ama ben sürpriz yapacağım. Ölçülerini nasıl alacağız?” Nazif söze girdi “Siz babanızın en sevdiği, üzerine oturan birkaç gömleğini bize getirin. Biz hallederiz.” dedi. Sevgi başını sallayıp “O iş kolay, yarın sizde.” dedi. Serhat “Sonra kumaş ve model seçimi var.” dedi. Sevgi “En kaliteli kumaşı istiyorum.” dedi. Serhat “Ama biraz tuzlu olur.” Sevgi, Nazif’in yüzüne kaçamak bakıp başını öne eğerek “Siz yeter ki yapın para konusunda müsterih olun.” dedi. Serhat “Yalnız kumaşların rengini, tuşesini siz mi seçeceksiniz yoksa biz mi?” dedi. Sevgi büyüyen gözler hızlı ve telaşlı bir şekilde “Yok yok mutlaka benim görmem gerek.” dedi. Serhat masada babasının önünde duran kartvizitlikten bir kartvizit alıp Sevgi’ye uzatıp “Yarın beni arayın ben size kartela getiririm seçiminizi yaparsınız.” dedi. Sevgi kartviziti eline alıp şöyle bir baktı “Aaa, iyi cep telefonuz da var.” dedi. Sonra Nazif’e dönüp “Size de ayrıca teşekkür ederim. Hüseyin hocamın sizden niye bu kadar saygıyla bahsettiğini bugün daha iyi anladım.” dedi. Nazif “O gördüğün benim değil Hüseyin gardaşımın güzelliği. Saygı ve sevgiyi benden daha çok hak eden O ve onun temsil ettiği ailedir.” dedi. Sevgi, kalkarken bir yandan da Serhat’ı son bir defa daha görmek isteyen gözlerle bakıp görüşürüz manasında başını salladı. Kapıya yönelip beş altı adım attıktan sonra çıkıp gitti. Giderken Serhat’ın da yüreğinin bir parçasını beraberinde götürmüştü. Nazif kendine getirmek istercesine oğlunun kolundan tutup “Evet paşam, gelelim asıl mevzumuza.” dedi. Serhat hemen anladı. Dükkâna girerkenki heyecanı yine bütün benliğini kapladı. Serhat “Baba benim han yöneticisi olmak için adaylığımı duyan seviniyor. Herkes müspet. Ama sana dün gece evde dediğim gibi senin arkamda olduğunu bilirsem dünyayı karşıma almaktan çekinmem.” dedi. Nazif’in buğulanan gözlerinden duygulandığı belli oluyordu. Sağ eliyle burnunun üstünü kapatıp derin bir nefes alıp “Evlat, senin cesur, yiğit kişiliğin en çok sevdiğim bir o kadar da korktuğum yanın. Çünkü sen benim ciğerparem, göz bebeğimsin, ailemizin benden sonraki reisi sen olacaksın. Senin kılına zarar gelse ben ölürüm. Şimdi çıktığın yol çok çileli, canın, canımız çok yanacak. Ben olabileceklerin hepsini bilerek, göze alarak senin arkanda duracağım.” dedi. Serhat elini öptü. Nazif devam etti “Ama bu senin başı buyrukluğunu destekleyeceğim anlamına gelmez. Tepemin tasını attırırsan yaşına başına bakmam basarım sopayı.” dedi. Gülüştüler. Serhat “Babam, bana en büyük sopa senin yüzünün düşmesidir.” dedi. Nazif oğlunun başını okşayıp “Bugün mesai bitimin de Hüseyin amcana git. Onun sana söyleyecekleri olacak.” dedi. Serhat; “Eyvallah babam. Ben şimdi müsaadenle seçim çalışmasına başlayayım.” dedi. Dükkândan çıkarken Yalçın’ı arayıp “Kanka bodrum kattaki kumaşçı Cesim amcanın dükkânına gidiyorum. Sen de gel. Üç dakikaya oradayım bekliyorum.” dedi. Merdivenleri inerken herkesle tek tek selamlaşan Serhat ile Yalçın aynı anda CSM Kumaşçılığın önünde buluştular. Önde Serhat arkasında Yalçın içeri girdiler. Top top kumaşların arasından geçip yılların izlerini üzerinde taşıyan ahşap yazıhanenin kapısının önünde durup “Selamünaleyküm Cesim abi.” dedi. Cesim o gür sesi ve neşeli yüzüyle “Vay yeğenlerim hoş geldiniz.” dedi. Yalçın “Hoş bulduk Cesim abi.” Cesim eliyle yüzleri değişmiş koltukları gösterip “Buyurun gençler oturun.” dedi. Serhat “Nasılsın?” dedi. Cesim “İyidir yeğenim.” dedi. Yalçın “İşler nasıl abi?” dedi. Cesim koltuğuna yaslanıp başını sallayarak “İyidir yeğen, amma eski işler yok. Çorba kaynıyor.” dedi. Serhat “Her şeyin tadı kaçtı değil mi Cesim amca?” Cesim “Eee eski dostlar tek tek çekildi ticaretten, pasta küçüldü uzanan el çoğaldı. Dünyanın da çivisi çıktı. Masraflar günden güne artıyor. Hani, ticaret yapılacak iş değil.” dedi. Serhat “Cesim amca…” Cesim “Gençler ne içersiniz?” dedi. Serhat ile Yalçın birbirine bakıp “çay” dediler. Cesim “Oğlum Selman, bize üç çay kap gel.” dedi. Serhat yüzü hafiften gerildi ama kaldığı yerden devam etti “Cesim amca belki duymuşsunuzdur. Ben han yönetimine talip oldum.” dedi. Cesim gülümseyerek “Hayırlı olsun yeğen. Allah utandırtmasın.” dedi. Yalçın “Cesim abi, biz gençler olarak sizin gibi sözü muteber, herkesin sevdiği, insanları yönlendirebilen büyüklerimizden de destek bekliyoruz.” derken Selman çayları getirdi. Çayların şekerleri karıştırılırken Cesim “De hele Serhat yeğenim, siz ne değiştireceksiniz? İnsanlar sizin yanınızda niye yer alsın?” Serhat bu soruya o kadar çok sevindi ki gollük pas alan forvet gibiydi. Heyecanını bastırıp “Cesim amca, öncelikle yüksek aidat ve gereksiz han giderlerini halledeceğiz. Ve şeffaf bir hale getireceğiz. İkincisi belki de en önemlisi esnaf için bir fon oluşturup çekini, senedini, elden borcunu vs. o gün ödeyemeyen esnafımıza kısa vadeli buradan faydalandırıp tefecinin, bankanın elinden kurtaracağız. Diğer bir mevzu kiralar… Hanın ağırlık hissesi Âdem Başkal’da o da istediği gibi at koşturuyor. Diğer hissedarları bir araya getirip bu işi çözeceğiz. En azından hukuki sınırlara çekeceğiz. Ayrıca daralan pazar, değişen satış stratejileri için çalışmalar yapacağız.” dedi. Cesim sabırla dinlerken hoşuna giden yerlerde tasdik manasında başını sallarken kimi yerde bu imkânsız dercesine yüzünü ekşitti. En sonunda Cesim “Yeğen ben bu hana çocuk yaşta geldim. Babam Tığcılar sokağının başında hamaldı. Ben dokuz çocuğun altıncısı olarak eve üç beş kuruş getirsin diye çırak verildim. Senin dedeni o zamanlar tanıdım. Ve çok merhametli adamdı. Herkesin işinin olmasını ister, sıkıntısı olan ondan yardım isterdi.” Eliyle göstererek “Bu mıntıkada birçok esnafın adam olmasında onun duası ve maddi desteği vardır. Baban benim akranımdır. O da deden gibi diğergâmlı adamdır. Ama ikisi de senin bu yaptığını yapmadı. Çünkü herkesin bir gücü var. Onlar da bunu bilerek dikkatli adımlar attılar. Ama sen bu âdeti bozmaya kararlısın. Lakin şunu unutma yeğen! Dostluk ayrı hukuk ayrı ama böyle zorlu bir konuda sana destek vermem ayrı. Bunun birçok bileşeni var. Sana şimdilik söz veremem.” dedi. Serhat ile Yalçın’ın yüzü bu hiç beklemedikleri tepki karşısında düştü. Çaylarını bitirip kalkmadan Yalçın “Abi süre daha var. İnşallah ilerleyen zaman da çok olumlu değişmeler olur.” dedi. Cesim “Yeğen yaşayıp göreceğiz.” dedi. Serhat kırılan ümitlerinin verdiği hüznü dağıtıp “İnşallah Cesim abi.” dedi. Yalçın müsaade istedi. Cesim “Allah yolunuzu açık etsin.” dedi. Serhat yürürken sırtı dönük elini kaldırıp “Allah razı olsun.” dedi. Dışarı çıkınca iki arkadaş konuşmadan birbirlerine baktılar. Yalçın “Üzülme kanka, böyle hayal kırıklıkları daha çok olacak.” dedi. Serhat derin bir nefes alıp “Aynen kanka. Cesim abiden bunu hiç ummuyordum.” dedi. İki arkadaş saat on beşe kadar öncelikle belirledikleri esnafı ziyaret ettiler. Yine kâh moralleri bozuldu kâh yüzleri güldü. En son dükkândan çıkınca Serhat “Kanka biz bugün ön çalışma yapmış olduk. Ben gece bir broşür hazırlayayım. Sonra yönetime alacağımız arkadaşları kesinleştirelim. Bundan sonra milletin karşısına öyle çıkalım.” dedi. Yalçın “Eyvallah kanka.” dedi. Ayrıldılar. Serhat handan çıkarken “Alo Yunus abi birinci kalite gömleklik kumaşlardan bir kartela yapar mısın? Ben metroyla yarım saate oradayım. Görüşürüz abi.” dedi. Telefonu kapatıp hızlı adımlarla yürümeye başladı. Her adımda umduğu insanlardan beklediği desteği bulamamanın kırıklığı yanında, sebebini düşünüyordu. Kendisinde mi sorun vardı? Herkes sevdiğini saydığını söylüyordu. Anlattıkları mı yanlıştı? Ama herkes bu mevzulardan şikâyetçiydi. Mevcut yönetimden kimse memnun değildi. Buna rağmen “Aferin sen bizim cesaret edemediğimizi cesaret etmişsin.” deselerdi bari ama o da yoktu. İçinden bir türlü çıkamadı. İnsanlar neden çekiniyordu? Bu anlamsız korkunun altında yatan sebep neydi? Veznecilerden bindiği metrodan Osmanbey anonsu gelince şuursuz adımlarla yürümeye başladı. Ebe Kızı sokağına girince Fark Kumaşçılık tabelasını görmesiyle aklına Sevgi düştü. Sevmenin yüreğinde oluşturduğu o tatlı esinti bütün hüznü, sıkıntıyı tatlı bir meltem rüzgârı dokunuşuyla alıp gitmişti. İlk defa böyle derin duygular yaşıyordu. Birisini düşünmek ona böyle tarifsiz bir haz veriyordu. Dükkândan içeri girip selam verdi. Yunus “Hoş geldin genç patron, geç otur.” dedi. Serhat dalgınca hiç tepki vermeden kısık bir sesle “Abi kartela hazır mı?” dedi. Yunus kartelayı uzatırken “Serhat sana böyle ne oldu? Hem dünyanın yükünü yüklenmiş gibi çökmüş, hem de sevdaya tutulmuş gibi leylasın?” dedi. Serhat “Yunus abi sen de az değilsin. Hemen nasıl anladın meseleyi. Sen kumaşçı değil psikolog olmalıymışsın.” dedi. Yunus güldü “Değme psikologlar benim çırağım olamaz. Esnaflık üçe alıp beşe satmak değil. İnsanı tanımak, bilmek ona göre farklı davranışlar geliştirmek. Buna hayat üniversitesi deniyor.” dedi. Serhat kartele elinde havaya kaldırıp “Eyvallah abim. Sonra konuşuruz. Senin tavsiyelerine ihtiyacım olacak. Allah’a emanet ol.” dedi. Serhat insan seline karışıp telefonuyla arama yaptı.

Sevgi sabahtan beri pek konuşmuyordu. Hep tek takılıyordu. Ders arasında bahçedeki oturakta oturup sosyal medyada Serhat Kadıoğlu’yla alakalı bilgi toplamaya çalışıyordu. Ama bir türlü hesaplarına ulaşamıyordu. En sonunda “Bu çocuk hiç mi internet kullanmıyor.” dedi. Sonra hızla çantasını açıp kartviziti çıkartıp Serhat’ın cep numarasını kaydedip mesajlaşma programından ismini ve profil resmini bulmak için rehberde gezinmeye başladı. O bankta otururken en yakın arkadaşı Berna adeta bir yılan gibi arkasından sokulup kulağının dibine kadar yanaştı. Sevgi heyecandan zaten top atsan duyacak halde değildi. Sevgi resmi büyüttü. Serhat’ın profilinde küçük bir kız resmi vardı. Berna hızla telefonu kapıp “Vay be prensesin kalbini çalan hırsız evliymiş.” dedi. Sevgi “Yapma, geri ver.” diyerek hamle yaptı. Ama nafileydi. Berna “Bakalım bu kimmiş? O Serhat Kadıoğlu.” sonra Sevgi’nin gözünün içine bakıp “Bu iki gün önce bize racon kesen delikanlı değil mi? Ne ara arakladın kızım çocuğun telefonunu.” dedi. Sevgi sert bir tonda “İleri gidiyorsun. Kalbini kıracağım.” dedi. Ama Berna korkmadı kendinden emin “İster kır istersen kırma ben malumu ilan ediyorum.” dedi. Sevgi “Yok öyle bir şey babama sürpriz yapacağım, işi bu çocuk organize edecek.” dedi. Artık bir kere Berna’nın o sınır tanımaz diline düşmüştü. Belki de onu dost yapan bu açık sözlü ve her zaman her olayda eğlenecek bir yön bulabilmesiydi. Berna alaycı bir sesle “Ooo, babana sürpriz. Babacığım damadını takdim edeyim. Serhat Kadıoğlu…” Sevgi bu kez kolundan yakaladı telefonu almayı başarırken Berna “Kızım aşkta gurur olmaz. Yoksa için için seni yer bitirir.” dedi. Sevgi telefonunu çantasına koyup “Sen de bir gün elime düşersin, görürsün o zaman. Seni âlemin ağzına sakız edeceğim.” dedi. Berna “Ah nerde böyle Serhat gibiler bize düşmüyor ki olsa da düşsek.” dedi. Sevgi “Sen bildiğin delisin. Git seninle uğraşılmaz.” dedi ve yürümeye devam etti. Karşıdan da Hüseyin Hoca geliyordu. Elinde çantası yine bir yere doğru hızlı hızlı yürürken telefonla da konuşuyordu. Hüseyin “Serhat oğlum sen benim eve gel. Hadi yarım saat sonra görüşürüz.” dedi. Kızlar konuşmak için duracaktı ama Hüseyin Hoca aceleden onları fark bile etmedi.

Serhat koltuğunun altında kumaş kataloğu, üç katlı müstakil evin önünde durup zile bastı. Kapıyı nur yüzlü orta yaşlı bir bayan açtı “Hoş geldin Serhat evladım.” dedi. Serhat “Hoş bulduk Hafize teyze. Hüseyin amcam beni çağırmıştı.” dedi. Hafize “İçeri gir. Yukarıda seni bekliyor.” dedi. Serhat ayakkabılarını çıkartıp içeri girdi. Hafize “Sen yolu biliyorsun benim mutfakta işim var. Sen çık. Hatta dur dur. Çayları peşin peşin götür bana iş çıkmasın.” dedi. Ve mutfaktan hazırladığı kurabiye ile çayların olduğu tepsiyi alıp Serhat’a verdi. Serhat ahşap merdivenleri çıkarken aklı ve ruhu iyice karışmış, neyi nasıl yapacağına karar vermek istiyordu. Ama önce buradaki işi bir an önce halledip eve dönmeliydi. Açık kapıdan selam verip içeri girdi. Hüseyin selamı alıp koltuğundan hiç kıpırdamadı. Hüseyin “Hoş geldin patron.” dedi. Serhat tepsiyi masaya bırakıp oturdu. Hüseyin Serhat’ı iyice süzdü. Sonra ayağa kalkıp çelik kasadan bir belge çıkartıp masaya bıraktı. Serhat baktı, belge Osmanlıcaydı. Hüseyin elindeki gözlüğüyle “Bu ne biliyor musun?” dedi. Serhat belgeyi eline alıp baktı “Hayır” dedi. Hüseyin “Bu senin ve ailenin geçmişi.” dedi. Serhat “Nasıl yani?” dedi. Hüseyin’in zorlandığı her halinden belliydi. Yorulmuşçasına koltuğuna tekrar oturdu. “Bazen şartlar, yaşamak, daha doğrusu yaşatmak için gerçeğin üstünü kader açıncaya kadar örtmek zorunda kalırsın.” dedi. Serhat’ın yüzü iyice gerildi. Ciddi bir tavır takındı. Hüseyin “Senin dedelerin, bulunduğunuz Altın Han’ın ve o civardaki birçok mülkün sahibiydi. Taa ki baskı, kumpas ve kan dökerek Âdem Başkal’ın ailesi buralara çökene kadar.” dedi. Serhat “Sen ne diyorsun amca?” Hüseyin “Ailen onlarla mücadele etti. Birçok akraban can verdi, can aldı. En son babanın dedesi aile yok oluyor diye içi kan ağlaya ağlaya sulh yaptı. Evlatlarına bu konuyu kapatmalarını ve sadece neslini korumalarını öğütledi. Ki bu sayede şimdi hayattasınız. Fakat iki taraf da bir gün birisinin çıkıp geçmişin hesabını soracağını biliyordu. Sen bugün bu fitili ateşledin. Şimdi herkes silahlarını çekecek. Belki kan dökülecek. Artık ok yaydan çıktı.” dedi. Serhat’ın damarları belirginleşti, gözleri büyüdü, elini yumruk yapıp “Bu nasıl olur? Size inanmıyorum. Böyle bir şeyi bizden nasıl gizlersiniz. Biz şimdi katillerimizle iç içe mi yaşıyoruz. Onlar bize bakıp bakıp pis pis gülüyordur.” dedi. Hüseyin eliyle Serhat’a işaret edip “İşte bu sebepten. Çünkü öfke aklının önüne geçince kazanacağını da kaybedersin. Şimdi sakin ol. Ve beni dinle.” dedi. Sonra çekmeceden bir dosya çıkartıp Serhat’ın önüne bıraktı. Hüseyin “Bu düşmanlarının hamlelerinin ne olacağı, şahsi, ailevi, ekonomik, siyasi bilgileri mevcut.” dedi. Serhat “Yani?” dedi. Hüseyin “Yanisi mirasını geri almak için önce zihninde duvarları yıkıp sana yeni ufaklar açacağım.” dedi. Serhat “Şimdi ben sandığımdan büyük bir savaşın içinde miyim?” dedi. Hüseyin “Evet, ama yalnız değilsin.” dedi.

Cesim arabasıyla evine giderken bir araba önüne kırıp durdu. İçinden gelen iki genç, arabanın kapısını açıp saygıyla “Cesim Bey! Adem Başkal Beyefendi sizinle görüşmek istiyor.” dedi. Cesim canı sıkkın derin bir nefes alıp “Savaş başladı. Arada kalan kim vurduya gidecek” dedi.

Devamı Gelecek Ay

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.