Ana sayfa - Arşiv - Miras ve Esir Zihinler 2 / Kenan Kurban

Miras ve Esir Zihinler 2 / Kenan Kurban

Serhat’ın gözleri iyice büyümüş, kan adeta beynine çıkmıştı. Fakat bu bütün bu can sıkıcı ve netameli durumda bile beyninde bir şey çok netti; han yönetimine aday olacaktı. Mevcut düzenin sahibini arkasında bırakıp emin adımlarla dışarı çıktı. Kapıda, oğlunun peşi sıra koşup gelen endişeli babasıyla karşılaştı. Oğlunun kolundan sıkıca tutan baba kaygılı gözlerle “Ne oluyor?” dedi. Serhat “Endişelenme babam.” dedi. O dedi demesine ama hani bazen size birisinin “Her şey yolunda.” dediğinde aslında hiçbir şeyin yolunda olmadığını anlarsınız ya işte Nazif de bunu hissetmişti. Serhat güveni tazeleyip ikna etmek istercesine “Rahat ol baba, bir devrin sonu geliyor. Bütün olan bu…” dedi. Geldiği hızla merdivenleri hızla indi. Nazif oğlunun peşinden gitmekle açık kapıdan içeri girmek arasında kararsız kaldı. Adem Başkal öfkesinin aklının önüne geçmesine izin vermeden her zaman ki sakinliğiyle koltuğuna oturup “Zarif…” dedi. Girişte biraz önce yaşanan arbedede yere düşen yaşlı adam zorlanarak yerinden kalkıp aceleci adımlarla patronunun odasına girdi. Adem bir yandan silahını çekmecesine koyarken bir yandan da “Bana çabuk Nazif’i çağır.” dedi. İhtiyar bedeni yeniden zorlayan Zarif bu kez koşarak dışarı çıkıp oğlunun peşinden gitmek için ilk adımını atan Nazif’e “Beyim, Nazif beyim… Sizi patron çağırıyor.” dedi. Nazif tek ayak üstünde geri dönüp “Ne varmış?” dedi. Yaşlı adam yaşadığı aksiyondan mütevellit yorgun bir sesle ancak tekrar “Patron sizi çağırıyor.” diyebildi. Nazif, “Strateji Yatırım ve Danışmanlık” yazan dükkâna doğru attığı ilk adımla birlikte hep kaçtığı, ötelediği günün yaklaşmakta olduğunu hissediyordu. Mesele aşacağı zorluğun büyüklüğü değildi. Sadece hazır olmamasıydı. Bu iç muhasebeyi bir kenara bırakıp adeta çok şiddetli boranlar görmüş geçirmiş koca bir çınar heybetinde içeri girdi. Başkal’ın beyaz benzi kırmızı boya küpüne batırılıp çıkarılmış gibi kıpkırmızıydı. Yine de en kibirli haliyle koltuğunda geri doğru yaslanıp ayakta bekleyen Nazif’e yüksek ve tehditkâr bir tonda “Nazif, size yaşama hakkı verdiğimiz için beni pişman etmeyin.” dedi. Sonra masadaki açacağı eliyle göstererek “Bakıyorum da dedelerinin kanındaki delilik, asilik oğlunda yeniden peyda olmuş. Dedelerim senin ceddini yendi ve o günden beri efendi biziz. Baban sorunsuz yeni nizama itaat ettiği için nefes alabiliyorsunuz.” dedi. Sonra açacağı eline alıp sallayarak “Eğer unuttuysanız anlaşmanın şartlarını tekrardan hatırlatmaktan hiç çekinmem.” dedi. Nazif bir damla bile korkmadan masaya yaklaşıp yumruklarını üstüne koyup “Sizin kurup bizim kabul mecburiyetinde kaldığımız nizam adaletsizlik üzerine inşa edildi. Şunu o küçük beynine iyice kazı; adaletsizlik her zaman sahibini için için ağır ağır yer bitirir ve yok eder. Canını sıkma dışarıdan müdahaleye ihtiyaç yok. Ama takdir-i İlahi bazen bir ah o günü erkene çeker.” dedi. Sonra Adem Başkal’ın elindeki açacağı alıp yerine koyarak “Sen kibrinin peşinden gideceğine arada sırada köşedeki ayakkabı boyacısı Şükrü’ye uğra. O pabuçlarını parlatırken sen de küf tutmuş merhametini yeşertip insanlığını hatırla…” diyerek arkasına dönüp gitti. O giderken Başkal gülerek “Adalet, adalet, geçmişini unutanlar, hafızası silinenler, gelecek tasavvur edemeyenler, güçsüzler ancak kendi zavallı küçük dünyalarında günü kurtarırlarken farkında olmadan her zaman benim öğrettiğim, kurallarını koyduğum adaleti yaşarlar.” dedi.

Serhat, Şakir Bezci’nin dükkânına tekrar uğrayıp elini tutup ben seni asla yalnız bırakmam dercesine sıkıp “Abi üzülme hallederiz. Ben şu emanetleri teslim etmem gerek, acil bir kaç işim daha var. Yarına kadar bu işi çözeriz. Rahat ol. Sakın şeytanın vesveselerine de aldırış etme.” diyerek üniversite yoluna viran oldu.

Belki de dünyanın en kolay işiydi; sen rahat ol, kuruntulanma demek. Gel gör ki Serhat’ın kendi iç âleminde cevapsız bin bir soru, zan şimdiden cirit atmaya başlamış. Omuzlarında “Ben seçimleri kazanabilir miyim? Acaba o anın gazabıyla fazla mı ileri gittim? Bu öfkesi gerçekten de hak duygusundan mı besleniyordu? Yoksa kendisinden daha zengin ve güçlü birine olan hasedinden mütevellit intikam hissiyatıyla mı hareket ediyordu? Hak için olan öfke fethe götürürken, süflî duygular için olan ise işgal ve yağma getirirdi.” Bu cevapsız soruların ağırlığı iyice omuzlarını çökertmişti. Başını şöyle hafiften kaldırıp baktığında üniversitenin o meşhur tarihi kapısı bütün heybetiyle karşısında duruyordu. Hemen hemen her gün önünden geçtiği yapının sırrını çözmek isteyen bir gözle baktı. Cephede büyük kemerin hemen üzerinde dönemin tanınmış hattatı Şefik Bey’in 1865 tarihli Celî Sülüs kitabesini okumaya başladı. Kitabenin orta bölümünde “Daire-i Umûr-ı Askeriye” yazılıydı. Sonra sağ tarafı okudu Fetih suresinin birinci ayeti “Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik.” Sol tarafta ise aynı surenin üçüncü ayeti olan “Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder.” ayetini okuyunca benliğini tarifsiz bir huzur kapladı. Sanki ilahî bir el kendisine cevap veriyordu. Nizamiyeden geçip hocayı aradı.

Hüseyin Hoca çoğu zaman olduğu gibi yine kantinde talebeleriyle çay içip fikir fırtınası yapıyordu. Simasındaki muhlislik insanı sararken gözlerindeki cesaret güven veriyor. Sözlerindeki letafet ve bilgelik ise düşmanlarını bile saygı duymak zorunda bırakıyordu. Gelen aramaya küçük harflerle “Evlat kantine gel.” diyerek cevap verdi. Bu konuşmadan on dakika sonra kapıda beliren Serhat’ı görünce ben buradayım dercesine elini kaldırdı. Gözleriyle onu arayan Serhat ise hocanın elini görünce ona doğru yürüdü. Selam verip “Emaneti getirdim.” dedi. Hüseyin ise sessizce alıp ortamın insicamını bozmamak için eliyle karşısındaki boş sandalyeyi gösterdi. Serhat’ın oturmasıyla birlikte sözü yarıda kalan kıvırcık saçlı erkek talebe konuşmasına devam etti. “Sert kanunlar yapıp toplumu korkutarak nizamı sağlayamıyoruz. Bu daha çok anarşi ve bozgunculuğa sebep oluyor.” dedi. Kantinci ince belli cam bardakta çay getirdi. Serhat çayın şekerini karıştırırken bir yandan da masanın etrafındaki dört erkek ve iki kızı tanımak için inceden inceye süzmeye başladı. Ortamın hararetinden tartışmanın uzun zamandır devam ettiği anlaşılıyordu. Dalgalı saçları, siyah iri erik taneli güzel gözlü, yumuşak ama bir o kadar da öfkeli ses tonuyla hocasının hemen solunda oturan Sevgi her zamanki gibi yine önce hafif belini doğrultup söze girdi: “Kaya, Kaya… Sen ne anarşisinden bahsediyorsun. Orman kanunlarının geçerli olduğu şu köhne dünya zaten son iki yüz yıldır büyük ve güçlü devletlerin elinden resmî anarşiyle yönetiliyor. Mazlumların hangi sözü, bu gözü dönmüşlerin aklına ve kalbine tesir edecek de vazgeçecekler? Sorarım size?” Hüseyin Hoca’nın müdahil olmadan izlediği bu tartışmada ateşi gözlerinden fışkıran Berk burnundan soluyarak “Ne yani, onlara karşı daha sert kanunlar, yasalar mı yapalım? Ya da sizin deyiminizle orman kanunları var diyerek başka hukuksuz bir düzenin kapısını mı açalım?” dedi. İnce bıyıklı biraz da kızları koruma refleksi ağır basan Rasim “Birader kız onu söylemiyor.” dedi. Berk “Ya ne diyor birader?” dedi. Rasim “Tabi ki hukuk içinde kalarak en az onlar kadar sert usuller uygulamalıyız diyorlar.” dedi. Tansiyonu iyice artan ortamda Berk cevap vermeye hazırlanırken Hüseyin “Yeğenim Serhat, bu mevzularda sen ne diyorsun?” dedi. Serhat o an konuşulanları işitiyor ama pek anlayamıyordu. Çünkü kalbini susturup, söz dinletmekle meşguldü. Derler ya bir gün biri çıkar hayatın akışı değişir diye, Sevgi’yi ilk gördüğünden beri bakışlarını ondan alamıyordu. Aklı sakinleşmesini emretse de gönlü söz dinlemiyordu. Hüseyin sorusunu tekrarlayınca Serhat sesini temizleyip “Anladığım kadarıyla dünyadaki zulmün nasıl sona ereceğini, adaletin hangi hukuk sistemiyle sağlanacağını tartışıyorsunuz?” Hüseyin Hoca bakışlarıyla “Evet” dedi. Serhat “Şu anda gelmiş geçmiş en adil kanun metnini kaleme alsanız bile başarısız olursunuz. O sebepten bütün bu konuşmalar beyhude.” dedi. Sevgi “Nasıl beyhude? Bu masadakilerin hepsi hukukta ihtisas yapıp ülkenin sayılı akademisyenlerinden olacaklar. Siz bir anda sıfırladınız.” dedi. Sevgi’nin sesinde kale alınmamanın kızgınlığı hissediliyordu. Serhat “Tabi siz akademik kariyerinizi yapın da gözden kaçırdığınız şey ne? Şu kanunları ezberleyip onlara yeni yeni maddeler ekleyen zeki insanlara yenilerini eklemek değil. O maddeleri uygulayacak, hakkı savunup adalet dağıtacak yiğit insanlarınız nerede? Daha doğrusu o karakterde adam yetiştirecek bir maarif sisteminiz, toplum yapınız var mı?” Bir anda sessizlik oldu herkes düşünmeye başladı. Serhat tane tane cümleler kurmaya devam etti: “Küçüklüğünden itibaren çalışmadan çok kazanıp, uzun ve lüks bir hayat yaşamaya kodlanan yürekler, dünyalık zevk ile hak arasında kaldığında sizce kolay kolay hakkı tercih eder mi ya da edebilir mi?” Şoktan ilk çıkıp söz alan Berna oldu, o da “Eee, o bizi direkt ilgilendirmez.” diyebildi. Serhat hafiften tebessümle “Eeesi sizin yaptığınız şu an için acemi şoföre dünyanın en iyi arabasını verip trafiğe çıkarmaya benziyor.” dedi. Sevgi “Yani biz boşuna mı dirsek çürütüyoruz?” dedi. Sevgi konuşunca Serhat içinde bir meltem esintisini hissedip “Tabi ki hayır. Ama durumu idare diyelim. İdare derken hastaya cerrahi müdahale yapılacak. Sizin kabiliyetiniz ya da eğitiminiz yoksa en azından kanamayı durdurup acıyı hafifletebilirsiniz.” dedi. Cenk şapkasını düzeltip uzun sık sakallarını sıvazladı, sonra elini havada sallayıp “Birader sen kimsin, nerelisin, eğitimin ne de bu işlerden ne anlarsın?” dedi. Serhat ile Hüseyin bir an göz göze geldiler. Hoca tebessüm ederek “İstanbul’un köklü ve entelektüel ailelerinden birine mensuptur.” dedi. Kısa boyunu belli etmemek için masada dik oturup güçlü görünmeye çalışan Berna meraklı ve heyecanlı bir sesle “Hangi aile?” diye sormaktan kendisini alamadı. Hüseyin “Kadıoğlu” dedi. Sevgi şaşırmış bir ifadeyle “Yani ben hiç duymadım. Bizim camiadan olsa mutlaka duyulurdu. Ama siz benim babamın ismini mutlaka duymuşsunuzdur. Pekmezcioğlu Hukuk bürosunun sahibi Avukat Haldun Pekmezci.” dedi. Serhat biraz acıyan biraz da küçümseyen bir gülümsemeyle “Evet ailem İstanbul’un eskilerinden ve soylu bir ailedir. Ama şaşaalı zenginlerinden değildir. Daha doğrusu benim bile bildiğim kadarıyla varlıklarımızı geçmişte talihsiz bir şekilde kaybetmişiz.” dedi. Berna heyecan ve merak içinde tuttuğu nefesini “Heee” diye bırakınca bir anda küçülüp gerçek boyutlarına döndü. Serhat bu kez Sevgi’nin gözlerinin içine bakıp “Küçük hanım! Asalet parayla satın alınan bir değer değildir. O ruhunuzda, mayanızda varsa vardır yoksa yoktur. Ne demiş eskiler; asıl azmaz, bal kokmaz, kokarsa yağ kokar, onunda aslı ayrandır.” dedi. Berna yine vücudunu dik konuma getirip “Ama bu zamanda paranın satın almadığı ne var?” dedi. Hafiften küpesiyle oynayan Kaya “Siz anladığım kadarıyla ahlakı önceleyen bir fikri yapıya sahipsiniz?” dedi. Serhat “Elbette ki ahlaka kıymet veriyorum. Ama ondan da mühimi herkesin görmezden geldiği kişilik, karakter var.” dedi. Saatine bakan Hüseyin Hoca “Ooo, gençler sizinle muhabbet güzel ama biraz daha kalırsam uçak kaçacak benim gitmem gerek. Bu konuyu başka zaman yine konuşuruz.” dedi. Torbasını eline alırken Serhat’a “Babana çok selamımı söyle.” dedi. Gençler adına Sevgi “Hocam, biz de sizin gibi kıymetli bir hocamızla bir arada olmaktan mutlu oluyor, şeref buluyoruz. Teşekkür ederiz. Lakin bunu saymayız çünkü siz daha son sözü söylemediniz.” dedi. Hüseyin başını “Eyvallah” dercesine hafiften sallayıp odasına doğru yürümeye başladı. Serhat da o arada kalıp “Allah’a emanet olun” diyerek çıkış kapısına doğru yürümeye başladı. Sevgi çaktırmadan göz ucuyla Serhat’ı izlerken Berna dürtükleyip “Hey kızım! Kendine gel. Sana ne oluyor?” dedi.

Handa yaşananlar bir anda gündeme oturmuş, dedikodular kulaktan kulağa ışık hızıyla dolaşıyordu. Şakir’in karşı komşusu Süha arkadaşına bir bardak su uzatıp teskin etmek için “Birader sakin ol. Bir şekilde para buluruz. Ölmedik ya…” dedi. Şakir “Mesele sadece gelen otuz bin liralık haciz değil. İşlerim iyice bozuldu. Kumaşçısı, atölyesi, şusu busu yüklü miktarda ödemem var. Bu kadar nakiti nereden bulacağım? Bittim ben…” dedi. Süha “Hiçbir yerden temin edemezsek Mücevherci Süleyman Azor’dan faizli para alırız.” dedi. Şakir’in yüzü yere düşüp kapkara kesilerek “Oğlum ondan para alıp da kim ihya olmuş?” dedi. Süha “Bir ümit denize düşen yılana sarılır.” dedi. Nazif, Adem Başkal ile yaşadığı restleşmenin gerginliğini bütün bedeninde hissetmesine rağmen Şakir’in dükkanına girmek üzereyken herkesin sevdiği ve saydığı imam Abidin karşıdan geldi. Beraberce dükkâna girdiler. Şakir’in başı ellerinin arasındaydı. Nazif “Ne oldu bana tam olarak anlatın.” dedi. Süha bütün yaşananları tek tek anlattı. İmam Abidin “Evlat ben uzun zamandır burada görev yapıyorum. Kimlerin batıp tekrardan çıktığına şahit oldum.” dedi. Nazif, Şakir’in elini tutup “Biz senin işini bir şekilde hallederiz. Sen bu arada sadece şeytana uyma.” dedi. Nazif, Şakir’in yüzünü avuçlarının arasına alıp “Ben şimdi hocamla senin sorununu halletmeye gidiyoruz. Sen içini serin tut.” dedi. Şakir bütün ümitlerini kaybetmiş bir tavırla “Tamam” abi diye bildi. İkili bütün gün yakın dostlarını dolaşıp sözler aldılar. Ama işin çözümü için birkaç güne ihtiyaç vardı.

Nazif, Şakir’in sorununu çözmek için bütün gününü verince oğluyla bir türlü Adem Başkal’la yaşananları ayrıntılı konuşamamıştı. Hatta o kadar dalmıştı ki akşam eve misafirliğe gelecek olan kızları ve damatları bile aklılarından çıkmıştı. Ne zaman ki dairenin ziline bastığında kapıyı dünya tatlı torunu Zehra açtı. O zaman aklı başına geldi. Zehra ise bütün sevimliğiyle “Dayı” diyerek Serhat’ın kucağına atladı. Serhat yeğenine sıkıca sarılıp “Ooo benim aşkım gelmiş.” dedi. Sonra da kucağından indirmeden ayakkabılarını çıkartıp içeri girdi. Nazif’in kızı Fatma babasının ceketini alıp “Hoş geldiniz.” dedi. Nazif “Hoş bulduk kızım.” dedi. Damatları ise salonda hazırlığı devam eden sofranın kalite kontrolünü yapıyordu. Mutfaktan elinde sürahi ile çıkan Ayşe Hanım “Hoş geldiniz bey. Sofra hazır hemen salona geçin.” dedi. Nazif torununu oğlunun kucağından kendi kucağına alıp öptü. Gerçekten torun sevgisi insanın bütün sıkıntılarını unutturup kasavetini alıyordu.

Evin bütün bireyleri sofradaki yerini hızla alırken Zehra’nın cıvıl cıvıl neşeli sesi evin her köşesini kaplıyordu. Nazif’teki durgunluk kızının gözünden kaçmadı. Canını çok sıkan bir mesele olunca böyle kendi içine kapanırdı. Fatma “Babacığım sizi böyle bizden uzaklara alıp götüren nedir?” diye sordu. Nazif daha ağzını açmadan evin üç numaralı evladı Erdem, Serhat’a bakarak “Babamı sen mi kızdırdın abi?” dedi. Serhat gülerek “Oğlum ne kızdırması, abin hanın yöneticisi olacak.” dedi. Erdem sevinip “Vay abim benim… Yakışır…” dedi. İkisi sevinçle sağ ellerini sıkarak havada hafiften yumruklaştılar. Nazif ile Ayşe Hanım o an göz göze geldiler. Nazif düşkünce “Oğlum Erdem, abin, Adem Başkal’ı indirmeyi başarırsa eğer hanın yöneticisi olacabilecek.” dedi. O an çatalının ucundaki parça eti tam ağzına atacak olan Eyüp’ün elindeki çatal masaya düştü. Fatma’nın esmer teni daha da esmerleşti yüzü iyice düştü. Fatma “Babacığım siz ciddi olamazsınız?” dedi. Büyümüş ve korkmuş gözlerle Eyüp enişte “Adem Başkal’ı indirmek mi?” dedi. Serhat gür bir sesle “Aynen öyle enişte de… Ne o azılı bir suçludan bahsetmişim tepkisi verdin?” dedi. Eyüp enişte “Serhat, ben birçok azılı suçluyu yakaladım. Bunca yıllık mesleki tecrübem ve akrabalık hukukuma dayanarak sana bu adamdan ve avanesinden uzak durmanı şiddetle tavsiye ederim.” dedi. Ablası şefkat dolu bir dokunuşla kardeşinin elinden tutup “Daha çok gençsin aslan parçası, evlenip yuva kuracaksın, işletmeyi devralacaksın, bu işi başka zamana ertele hatta mümkünse başkaları yönetici olsun.” dedi. Annenin gözleri çoktan dolmuştu “Ablan doğru söylüyor. Hem bak enişten terör uzmanı, mutlaka bilip de söylemedikleri vardır.” Sonra yalvarır bir dille “Bey, sen de vazgeçirmek için bir şeyler söylesene.” dedi. Serhat “Amma büyüttünüz, altı üstü bir han yöneticisi olacağız. Dışarıdan biri duysa dünyanın gidişatını değiştiriyorum zanneder. Bırakın bana akıl vermeyi de destek olun.” dedi. Ablası “Kardeşim eğer ortamdan sıkıldın ve heyecan istiyorsan bizim gazeteye gel. Seni muhabir yaparız. Hep bir aksiyon hep bir heyecan hee…” dedi. Nazif olaya başka bir açıdan yaklaştı: “Oğlum varsa sevdiğin gidip isteyelim, evlenin. Gençsin dünyayı gezin, hayatın size ikram ettiği nimetlerin tadını çıkartın. Sonra biz de dünya tatlısı torunlarımızı sevelim.” dedi. Babası böyle konuşunca Serhat’ın gözlerinin önüne bir anda Sevgi’nin hayali geldi. Nazif gerçekten damardan girmişti. Serhat “Ya hani kulağa fena da gelmiyor.” dedi. Annesi daldı “Tabi ya oğlum, aslan gibi delikanlısın, durumumuz da iyi, gel sen bu fikrinden vazgeç. Düzenimiz bozulup tadımız kaçmasın.” dedi. O gece bir terör uzmanı komiser, iyi bir gazeteci olan abla, yüreği şefkat dolu bir anne ve yılların tecrübesi heybesinde bir baba sistematik olarak Serhat’ı vazgeçirmek için ablukaya alıp baskı yaptılar. Ama Serhat “Altı üstü bir han yöneticisi olmasına bu kadar karşı çıkılmasını anlayamıyorum?” sorusunun cevabını bir türlü alamadı. Nihayet abluka gecenin sonuna doğru neredeyse yarı yarıya da başarılı olmuş gibiydi.

Ertesi sabah Nazif için yine aynı saatte, mutad yolculuk başladı. Tek fark bugün Serhat da yanındaydı. Hep aynı yol aynı durak aynı simalar… Serhat’ın ise gözleri umutsuzca belki Sevgi’yi görürüm umuduyla bakıyordu. Ve nihayet hanın kapısındaydılar. Odabaşı Selami her zamanki gibi kapıyı açtı. İçeri adım attıklarında alışılageldik dışında bir durumla karşılaştılar. Koridorda zayıf bir ışık hüzmesi vardı. Önce “Ne oluyor?” dercesine herkes birbirine baktı. Burası birinci kat on bir numaralı Şakir’in dükkânıydı. Herkesi bir telaş kapladı. Serhat gençliğin avantajıyla koşarak çıktı. Camdan baktığında karşılaştığı manzara karşısında gözlerine inanamayıp avazı çıktığınca “Hayır…” diye bağırdı. Şakir kendisini asıp intihar etmişti. Serhat olduğu yere çöküp kaldı. Babası merdivende onu öyle görünce “Ne oldu?” diye sordu. Serhat sadece eliyle dükkânın içine gösterebildi. Nazif ve Selami camdan içeri bakarken Serhat “İşte baba, zalime direnmedikçe mazlumlar böyle tek tek kendi elleriyle yok olup gidecekler.” dedi.

Devamı Gelecek Ay…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.