Ana sayfa - Son Sayı - Miras ve Esir Zihinler 6 / Kenan Kurban

Miras ve Esir Zihinler 6 / Kenan Kurban

Han yöneticisi seçilen Serhat, ilk önce babasıyla kucaklaştı. Mutluluğu ve tedirginliği gözlerinden okunan Nazif “Evlad, Allah utandırtmasın.” dedi. Serhat “Dualarınla babacığım.” dedi. Esnafın tebriklerini kabul ettiler. Adem’in taraftarlarında umulmadık yenilginin büyük hüznü çökmüştü. Kimse bu neticeyi beklemediğinden kabullenmekte zorlanıyorlardı. Gürültü kopartarak sonuçlara itiraz ettiler. Büyük bir heyecan ve gerilim içinde tekrar sayım yapıldı. Ama değişen bir şey olmadı.

Sonuçlar kesinleşince Cesim yorgun ve küçük adımlarla gelip Nazif ile tokalaşıp tebrik etti.

SEÇİMDEN İKİ SAAT ÖNCE:

Cesim aşiretini toplamıştır. Bütün gözler üzerindedir. Cesim’in daraldığı, sıkıntılı olduğu hareketlerinden okunsa da karar vermişliğin huzuru gözlerinden belliydi. Cesim ayağa kalktı: “İki saat sonra han yönetimi seçilecek. Yıllar sonra ilk defa Başkal ailesinin karşısına rakip çıkacak. Bu yeni aday öyle alelade birisi değil. Soylu Kadıoğlu ailesinden. Şunu iyi bilin ki yapacağımız tercih hayatımızın akışını derinden etkileyecek. Mevcut düzenimiz, rahatımızın devamı Başkal’ın seçilmesiyle devam edecek. Lakin sıkıntılı olsa da adalet, hakkın hâkim olduğu haysiyetli bir hayat Kadıoğlu’yla gelecek. Ben ömrümün sonuna gelirken evlatlarıma, sevenlerime onurlu bir duruş miras bırakmak için bedel ödemeyi peşin peşin kabul ederek Kadıoğlu’na oy vereceğim.” dedi. Ön koltukta oturan ellili yaşlardaki adam “Cesim abi, biz bugünlere seninle geldik. Hepimizin üzerinde çok hakkın var. Ve biz en zorlu zamanları birlik olarak çıktık. Yine senin yanındayız.” dedi. Büyük bir alkış koptu…

Seçimin yapıldığı salonda spiker “Serhat Kadıoğlu’nu teşekkür konuşması için davet ediyorum.” dedi. Alkışlar daha da kuvvetlendi. Serhat, bütün yorgunluğuna rağmen zaferin verdiği enerjinin dinamizmiyle kürsüye çıkıp teşekkür konuşmasını yaptı. Yine tezahüratlar arasında aşağıya indi. Serhat salonun curcunasına rağmen bir boşluğunu bulup Sevgi’ye “Seçimi kazandım aşkım!” mesajını attı.

Adem öfkesini bürodaki eşyaları kırıp yığarak çıkartırken yardımcısı içeri girdi. Adem kan kırmızı gözlerle bakıp “Burayı boşaltacağız. Burası hana ait.” dedi. Adam başını tamam manasında salladı. Adem çelik kasadaki özel evrakları çantasına koyup etrafına son bir defa daha baktı. Yenilmişlik yüreğine hançer gibi saplanmıştı. O artık Başkal ailesinin yüz karasıydı. Çünkü onların kitabında kaybetmek yoktu. Mağlubiyet tattıkları, bildikleri bir duygu değildi. Bünye alışmakta zorluk çekiyordu. Çıkış kapısına yönelirken hâlâ kulağına Serhat lehine yapılan tezahüratlar geliyordu. Camında “Strateji Yatırım ve Danışmanlık” yazan dış kapıyı kapatırken sanki bir devir sona eriyordu. Adem her zamanki gibi yine kimseyi görmeden özel yolu kullanarak çıkış yaptı. Daha arabadayken adamlarına talimatlar yağdırmaya başlayarak intikam planını işletmeye başladı. Avukat Haldun Pekmezci’yi de köşküne davet etti. Yol bitmek bilmiyordu. Adem “Hadi oğlum daha hızlı kaybedecek vaktimiz yok.” dedi. Adem elinden gelse ışınlanacaktı.

Araba köşkün kapısında durunca kapısının açılmasını beklemeden kendisi indi. Koşarcasına çalışma odasına geçti. Avukat Haldun çoktan gelmişti. Adem “Hoş geldiniz. Haldun Bey boşa harcayacak saniyem yok. Hemen konuya giriyorum.” dedi. Ve Serhat’ın dosyasını ona doğru fırlatıp “Bu eleman çürümek üzere içeri girecek.” dedi. Haldun hafif şaşırmış bir yüz ifadesiyle dosyayı inceledi. Haldun “Yalnız bu çocuğun böyle bir suçu yok.” dedi. Adem elini masaya vurup ortalığı inleten sesiyle “Ben de biliyorum.” sonra eliyle büyü yaparcasına hareketler yaparak “Kelimeler, cümlelerle oynama hünerini gösterip herkesin görmesini istediğimizi gözlerine sokacaksın. Sana bunun için eşek yüküyle para veriyorum. Haldun Pekmezci…” dedi. Haldun “Siz nasıl isterseniz. Yalnız tezgâh hazırlamak için sizin gayri hukuki bağlantılarınıza ihtiyacımız olacak.” dedi. Adem “Ne gerekiyorsa emrinde.” dedi. Haldun dosyayı alıp çıktı.

Serhat seçimi kazandığı günün sabahı en şık takımını giyip yola çıktı. Arabasını Beyazıt Meydanındaki otoparka bıraktı. Yürüyerek hana doğru yürümeye başladı. İlk fark ettiği, yolda kendisine yönelen bakışların değiştiğiydi. Kulağına “İndirilmez denilen Adem Başkal’ı indiren delikanlı…” fısıltılar da bunu ispatlıyordu. Kimilerinin ise bakışlarındaki anlamsız kin ortalığa saçılıyordu. Serhat “Fakat niye?” dedi içinden… O bu sorunun cevabını ararken ayakları Kapalıçarşı’nın kapısından içeri girdi. Yaşlı bir amca “Evlat” diye seslendi. Serhat, dönüp baktı. Sesin geldiği yer küçük bir antikacı dükkânıydı. Adam “Sen merhum Hacı Osman Kadıoğlu’nun torun musun?” dedi. Serhat “Evet.” dedi. Adam ikinci müşterinin zor girdiği dükkânına girip vitrindeki en kıymetli olduğu belli olan antika kalemi alıp Serhat’a uzattı. Adam “Bunu kabul et. Bu kalem bizim tarihimizde mühim bir yeri olan devlet büyüğümüze aittir.” dedi. Serhat hayır manasında elini kaldırıp “Teşekkür ederim. Ama pahalı bir hediye kabul edemem.” dedi. Adam, Serhat’ın tam göz bebeklerinin içine bakıp hem nasihat hem de emredici bir sesle “Evlat, senin yaptığından daha kıymetli değil. Sen beyinlerdeki ümitsizlik, yenilmişlik zincirini koparttın. Ve her şeyin bir gün aslına rücu edeceğini gösterdin. Bu sana helal olsun. Unutma bu saatten sonra düşmanın hem daha çok hem de daha azgın olacak. İşte o zamanlar da bu kaleme bakıp tanımadığın dostlarının olduğunu unutma.” dedi. Yaşlı adam sanki tarihin tozlu sayfalarından çıkıp gelmişti de hakikati haykırıyor gibiydi. Serhat, yaşlı adamla helalleşip yoluna devam ederken Hüseyin Elçioğlu’nun “Senin adaylığın sandığından daha büyük bir olay” derken ne kadar haklı olduğunu bizzat yaşayarak görüyordu.

Sevgi, neşeyle gelip kahvaltısını yapan babasının boynuna sarılıp öptü ve “Günaydın benim karizmatik, yakışıklı babam…” dedi. Haldun “Benim melek kızım sabah sabah seni bu kadar mutlu eden olay ne?” dedi. Portakal suyunu nemrut bir suratla yudumlayan annesi lâfa dalıp “Plancı kız, yine amacına ulaşmak için alt yapıyı kuruyor.” dedi. Sevgi “Aşk olsun annem, babama iltifat edemeyecek miyim? Yoksa sen babamı benden mi kıskanıyorsun?” dedi. Annesi “Haldun, bu kız tam sana çekmiş. Harfleri, kelimeleri eğip büküyor sonra adamı borçlu çıkartıyor. Tam bir lâf cambazı.” dedi. Sevgi, annesinin de yanağına bir öpücük kondurup “Doktor Nevin Hanım, kızınız güzelliğini ve sayısal zekâsını sizden, sosyal zekâsını babasından almış.” dedi. Annesinin bu güzel sözlere rağmen yüzü sadaka niyetine bile gülmedi. Babası bu arada gömleğini işaret edip “Kızım bu gömlekler harika telefonunu ver de bizim sekreter sipariş geçsin” dedi. Sevgi bunu duyunca heyecanlandı lokması boğazına takıldı. Su içip öksürdü. Annesi “Sakin ol kızım ne bu heyecan? Altı üstü bir gömlek.” dedi. Sevgi “Babacığım bu konuyu açtığınız iyi oldu. Ben de size nasıl söyleyeceğimi düşünüp duruyordum. Bu gömleklerin imalatını yapan kişiyle sizi tanıştırmak istiyorum.” dedi. Annesi bütün yağlamaların sebebi anlaşıldı dercesine başını salladı. Haldun “Kim bu?” Sevgi “Hüseyin hocanın ablasının oğlu o tanıştırdı?” dedi. Haldun “Hüseyin Hoca kıymetli bir hukukçu, saygın bir kişiliğe sahip de ben ne sıfatla tanışacağım?” dedi. Sevgi bütün şımarıklığı, rahatlığı ve dobralığına rağmen “Müstakbel damadın” diyemedi ama annesi damdan düşme konuşunca imdadına yetişti “Anlamıyor musun bey, kızın sevmiş, âşık olmuş.” dedi. Sevgi’nin yüzü kızardı. Haldun belli etmese de bozulur gibi oldu. Haldun “Sen biliyor muydun hanım?” dedi. Nevin “Hayır. Ama anneler sezer.” dedi. Haldun “Kim bu, adı sanı ne?” dedi. Sevgi “Sizin tanıyacağınızı zannetmiyorum ama Serhat Kadıoğlu.” dedi. Bu ismi duyan Haldun elinden çatalı, bıçağı bırakıp lokmasını zar zor yutup kızına belki de ilk defa bu kadar sert bir bakışla “Kesinlikle olmaz. O ismi bir daha ağzına bile almayacaksın.” dedi. Ortam bir anda buz kesti. Bir anda aşkının elinden kayıp gittiğini zanneden Sevgi zorlanarak “Ama baba daha tanımıyorsun bile.” diyebildi. Haldun kollarını yana açıp “Kızım, ben buralara, doğru insanlarla doğru ilişkiler kurup, yapmam gerekenleri yaparak geldim. O senin için çok yanlış bir isim. Bunu yakın bir zamanda sen de anlayacaksın.” dedi. Sevgi hayatının en büyük hayal kırıklığını yaşıyordu. Ne diyeceğini bilemedi. Ama tek bildiği, daha doğrusu hissedip, inandığı aşklarının bu engelleri aşacağıydı.

Serhat, her gün sıradan bir esnafın oğlu olarak girdiği kapıdan bugün yöneticisi olarak giriyordu. Ağır ağır yukarı çıkarken Şakir Bezci’nin dükkânın önünde durup “Şakir abi ruhun feraha ersin. Seni çıkmaza sürükleyen kan emiciler, hırslarında boğulmaya başladılar.” dedi. Ve yönetim katına çıkıp Adem Başkal’ın boşalttığı büroyu, yerleşmek için gezmeye başladı.

Adem Başkal sindiremediği hezimeti galibiyete çevirmek için hiç ama hiç vakit kaybetmemişti. Serhat daha ilk gelenlerin tebriklerini kabul ederken hana maliyeciler daldı. İlerleyen dakikalarda yol çalışması, arıza bahanesiyle hanın elektrik ve suları kesildi. Esnaf adım adım canından bezdirilmeye başlamıştı. Ama asıl öldürücü darbeler öğle saatine doğru gelmeye başladı. Döviz büroları yurtdışından bavul ticaretinden doğan alacakların tahsilinde artık aracılık yapmayacağını duyurdu. Hamallar yükleri taşımıyor. Kargo ve ambarlar malları almıyordu. Bankalar kredileri geri çağırıp sıradan işlemlerde bile sorun çıkartılmaya başlandı. Çek defterlerinin verilmesi engellendi. Bütün tedarikçiler vadeleri kaldırıp peşine döndü. Bunlar da yetmezmiş gibi siparişler iptal edildi. Serhat bu kadar ivedi bir hamle beklemediğinden “Bu kadar insanlıktan çıkmış olamazlar.” dedi. Telefonu çaldı. Arayan Sevgi’ydi. Ve sesi çok kötüydü. Serhat “Ne oldu? Bir şey mi var? Tamam, sen kafeye geç ben geliyorum.” dedi. Hızla yola çıktı.

Sevgi kafede ayakta durmuş denize doğru bakıyordu. Serhat yanına varıp merakla “Canım telefonda sesin kötüydü ne oldu?” dedi. Sevginin yüzü düşüktü. Sevgi “Babam, seninle olan ilişkimi kesmemi istiyor.” dedi. Serhat “Ya sen?” dedi. Sevgi “Benim gönlüm ve benliğim seninle, fakat ailemi de yok sayamam” dedi. Serhat aşk dolu bakışlarıyla “Sıkıntı yok… Bizim gönlümüz beraber olduktan sonra en yalçın dağları aşar, buzları eritiriz. En iyi ilaç zamandır. Sabredeceğiz.” dedi. Kahveleri gelince karşılıklı içtiler.

Bütün bu entrikalar ilk günkü hızıyla gün ve gün artarak devam etti.

Serhat bir hafta geçmesine rağmen dinmek bilmeyen bu baskılara çözüm aramaya devam ediyordu. Bir yandan da kardeşi Erdem’in fevrilikleri canını sıkmaya başlamıştı.

Başkal ve ekibi yat sefası için Karadeniz’e doğru açılıp keyif yaparken Adem’in morali gelişmeler karşısında iyice yükselmişti.

Fransız Tanguç, “Adem Bey esnaf iyice bunaldı. İstifa etsin sesleri her gün daha da gürleşiyor.” dedi.

Adil Kurt, en sinsi gülüşüyle “Ya iki gün Almanya’ya gidip geldim. O cengâverler süt dökmüş kediye dönmüşler. Ya eskiden zulüm vardı ama yaşayabiliyorduk. Şimdi ise ölüyoruz diye konuşmaya başlamışlar. Aile ise ne yapacağını şaşırdı. Serhat’ın eniştesi komiserlikten istifa etmiş. Kız kardeşi ise gazeteden atılmış.” dedi.

Rasim Dağlı, “Hey gidi günler hey, o cıvıl cıvıl günler geride kalınca çoğu kapağı başka hana atmakta buldu. Ağır ağır taşınıyorlar.” dedi. Adem hepsini bıyık altından gülerek dinlerken “Ya Cesim” dedi.

Dövizci Cem “Ya adamım, hepsi dövizleri kesilince yüzleri soldu. Ama yaşlı kurt zulalarını kullanıyor. Yakındır sermayeyi kediye yüklemeye başlayınca onun etrafından da kopmalar başlar.” dedi.

Adem ayağa kalktı. Denizi havasını içine çekip “O kadar bekleyemeyiz.” dedi. Sonra Rasim’e dönüp “Kardeşi Erdem ne durumda?” dedi. Rasim kendinden geçmiş gibi başını sağa sola sallayıp “Tam istediğimiz kıvamda tam bir bağımlı oldu.” dedi. Adem memnun yüz ifadesiyle içeceğinden bir yudum alıp “Bu gece aşırı doz kullanımından… Anladın sen onu…” dedi. Rasim telefonu açıp “Alo Erdem hava yolları bu gece yolcu.” dedi. Adem “Adil sen de avukat Haldun’u ara Serhat hakkındaki tutuklama kararını tam kardeşinin cenaze namazını kılarken uygulasınlar.” dedi. Adil “Süper…” dedikten sonra “Haldun bey, kadı idam cezasını kesti.” mesajını attı. Adem “Cem, sen de basına para yağdır. Serhat’ın yaptığı kanunsuzluklar çarşaf çarşaf haber olsun.” dedi. Cem’in canı sıkılsa da “Tamam” manasında başını salladı.

Haldun Pekmezci, Serhat’ın dosyasına bakıp nasıl yaparım dercesine yüzünü ellerinin arasına alıp sıvazladı. Sonra telefonundaki kızının resmine bakıp dosyayı eliyle ittirdi. Kalkıp odada volta attı. En sonunda sekreterine telefon açıp “Kaya beyi içeri gönderin.” dedi. Daha iki dakika bile olmamıştı ki genç bir avukat içeri girdi. “Buyurun Haldun Bey.” dedi. Haldun eliyle masanın üzerindeki dosyaları gösterip “Bu dosyaların gereğini yerine getir. Unutma bu hayatının işi olacak.” dedi. Kaya dosyaları adeta havada kapıp “Bu işi bana layık gördüğünüz için çok teşekkürler efendim. Pişman olmayacaksınız.” dedi. Kendisini ispatlamak isteyen tavırlarla dışarı çıktı. Haldun camdan dışarı bakıp “Beni affet canım evladım. Yanlış zaman yanlış insan. Yapacak bir şey yok…” dedi.

Günden güne kaynayan hanın patlamasına an kalmıştı. Serhat ve ailesi ise yalnızlığa itiliyordu. Bazı haddini aşan sözler insanı yaralayıp, kalp kırılıyordu. Bu aklı dilindekilerden biri olan Cüneyt, Nazif’in kapısına dayanıp bağıra bağıra “Artık iş yapamaz duruma geldik. Oğlun çıkıp hazır kurulu düzeni bozdu. Gitsin de eski mesut, bahtiyar günler geri gelsin.” dedi. Onu duyan yirmiye yakın esnaf kapının önünde toplandılar. Koro halinde “Serhat istifa, Başkal başa…” diye tezahürat attılar. Gürültüyü duyan Serhat üst kattan indi. Ellerini kaldırınca herkes sustu “Ne bu hadsizlik? Derdiniz babamla değil benimle, şimdi ekmek teknemizin önünü boşaltın. Hadi ikileyin…” dedi. Cüneyt “Sizin tuzunuz kuru bizim çocuklarımız aç, işlerimiz bozuldu. Bunların sebebi sensin. Senin egon için sıkıntılara katlanmak zorunda değiliz.” Olan biteni büyük bir sabır ve beyefendilikle dinleyen Nazif Bey “Görmüyor musunuz? Bu çocuk daha seçileli şunun şurasında iki hafta oldu olmadı. Kolay değil yüz elli yıllık kokuşmuşluğu temizleyecek. Mecbur sabretmek zorundasınız.” derken Nazif’in telefonu çaldı. İsim yazmıyordu yine de açıp “Alo. Evet, Erdem Kadıoğlu’nun babası benim” dedi. O an telefon elinden düştü. Kendisi yere yığıldı. Serhat bir yandan babasını tutarken bir yandan da yerdeki telefonu alıp konuşmaya başladı. “Alo… Ne oldu? Erdem ölü mü bulundu? Siz ne diyorsunuz?” dedi. Nazif hastaneye kaldırılırken Serhat adli tıp kurumuna gitti. Orada ablası ve eniştesi üzgün vaziyette onu bekliyordu. Serhat “Enişte” dedi. Bekir, belki daha önce bu tarz haberleri defalarca verdi ama yine de çok acı çektiği her halinden belliydi “Erdem aşırı doz uyuşturucudan ölü bulunmuş.” dedi. Serhat “Nasıl olur? O böyle bir çocuk değildi.” Ablası “Geçmişte olduğu gibi verdiğimiz mücadelenin bedelini yine canımızla ödüyoruz.” dedi. Serhat, ablasının elinden tutup “Artık oyunun sonuna geldik.” dedi.

Devamı Gelecek Ay…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.