Ana sayfa - Manşet - Mesleki ve Teknik Eğitimde Değişim ve Dönüşüm Şart / Prof. Dr. Hasan Bozgeyikli

Mesleki ve Teknik Eğitimde Değişim ve Dönüşüm Şart / Prof. Dr. Hasan Bozgeyikli

Dönem dönem tartışılan kendine has bir yapısı olan bir mesleki ve teknik eğitim gerçeğimiz var. Günümüz mesleki ve teknik eğitimine baktığımızda genel olarak nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?
Mesleki ve teknik eğitim tüm ülkelerin kendi ekonomik büyüme hedeflerine göre büyük önem atfettikleri bir eğitim türüdür. Bununla birlikte akademik eğitim verilen ve bireyleri yükseköğretime hazırlayan genel liselere kıyasla beklentilerin ve beraberinde eleştirilerin daha yoğun olarak yöneltildiği bir alandır aynı zamanda. Bunun en önemli nedeni ise mesleki eğitimin bireyin kişisel gelişiminin yanı sıra toplumun sosyal ve ekonomik gelişimine katkısının çok boyutlu olmasıdır. Bu açıdan bakıldığında, mesleki eğitim sadece bireylere mesleki ve teknik bazı beceriler kazandırmaya yönelik bir eğitim faaliyeti olmayıp bireyi, toplumu ve ekonomik yapıyı da içine alan çok daha geniş bir kavram olarak ele alınmaktadır.
Dünyada insan kaynağı ve sektör ihtiyaçlarının farklılaşması ile mesleki ve teknik eğitimin kurgusu ve uygulanma şekli ülkelere göre çeşitlilik göstermektedir. Genel olarak bakıldığında dünyada mesleki ve teknik eğitim alanındaki uygulamaların üç farklı modelle yürütüldüğü görülmektedir. Bunlardan birincisi mesleki ve teknik eğitimin tam zamanlı okul bünyesinde yapıldığı “Okul Merkezli Model”dir. Mesleki ve teknik eğitimin tam zamanlı işletmede sürdürüldüğü “İşletme Merkezli Model” ve İşletme-Okul işbirliğine dayalı mesleki ve teknik eğitim modeli olarak bilinen ve “Dual sistem” şeklinde ifade edilen modellerde bu alanda uygulanan diğer modellerdir. Bu çeşitliliğin nedeni ülkelerin eğitim sistemlerinin birbirinden farklı olmasının yanı sıra ekonomik ve kültürel ihtiyaçlarının da değişkenlik göstermesidir. Diğer bir ifadeyle sistemden beklentiler ve uygulamaların birbiriyle doğrudan ilişkisi nedeniyle mesleki eğitim sistemlerinin, her ülkenin ulusal kültüründen kaynaklanan kendine özgü bir yapısı bulunmaktadır. Ülkeler gerek genel eğitim gerekse mesleki ve teknik eğitim bağlamında kendi koşullarına uygun sistemi geliştirmeye çabalamaktadırlar. Dolayısıyla ülkelerin kendi sosyolojik ve ekonomik gerçekleri ile gelecek vizyonları, mesleki eğitimin karakterine yön veren temel faktörler olarak ortaya çıkmaktadır. Buna bağlı olarak bir ülkenin mesleki eğitimde elde ettiği olumlu sonuçlar, aynı yöntemler kullanılsa bile diğer bir ülkede benzer sonuçların ortaya çıkmamasıyla sonuçlanabilmektedir. Bu durumun en güzel örneklerinden birisi de Türkiye’dir. Zira özellikle gelişmiş ülkelerde uygulanan mesleki eğitim modellerinin üçü de farklı boyutlarda uygulanmasına rağmen mesleki ve teknik eğitimin ülkemizdeki durumu maalesef iyi bir tablo sunmamaktadır.
Mesleki ve teknik eğitim bir ülkenin ekonomik kalkınmasında nasıl bir role sahip? Ülkemizdeki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mesleki ve teknik eğitim, insanların işgücü piyasasına girmeleri için temel beceriler ve nitelikler sağlaması, kariyer gelişimlerini başarılı bir şekilde yönetebilmeleri, yaşam boyu süren bir perspektif içinde beceri kazanma ve yeniden eğitilmelerine imkân sağlaması açısından kilit bir role sahiptir. Bir taraftan ülkenin ihtiyacı olan nitelikli insan gücü ve istihdam meselesi olduğu kadar diğer taraftan bir öğrenim ve öğretim meselesidir. Mesleki ve teknik eğitimin bu iki yönü aynı zamanda bir ülkedeki ekonomik kalkınma üzerinde hızlandırıcı bir rol oynaması nedeniyle de oldukça önemlidir.
Elbette evrensel düzeyde toplumsal kalkınmaya maksimum fayda sağlayan tek bir mesleki eğitim modeli yok. Ancak bir ülkedeki mesleki eğitim sisteminin toplumun hem ekonomik hem de sosyal gelişimi üzerindeki etkileri mikro, mezo ve makro düzeyde kendisini göstermektedir. Hangi modelle yürütüldüğünden bağımsız olarak mesleki eğitim, mikro düzeyde bireyin meslek edinmesi ve kariyer gelişimini sağlaması, gelir elde etmesi ve istihdam fırsatları sağlaması açısından ekonomik, çalışma motivasyonu ve yaşam doyumunu arttırması açısından sosyal faydalar sağlamaktadır. Mezo düzeyde bölgesel ve sektörel olarak çalışanların ve firmaların verimliliğini arttırarak ekonomik, engelliler, sığınmacılar, kadınlar ve yoksullar gibi dezavantajlı grupların topluma katılımı ve uyumu gibi sosyal faydalar sağlamaktadır. Makro düzeyde ise toplumun ekonomik büyümesi ve ihtiyaç duyulan işgücünün sağlanması gibi ekonomik yararlar sağlarken toplumda suç oranlarının düşmesi, sosyal dayanışmanın artması, sağlıklı yaşam sağlaması ve kuşaklararası sorunları azaltması açısından sosyal birçok fayda içermektedir. Sonuç olarak mesleki ve teknik eğitim iç içe geçmiş ve karmaşık olarak ele alınması gereken bireysel, örgütsel ve toplumsal düzeyde etkileri olan bir özelliğe sahiptir. Bu nedenle özellikle gelişmiş ülkeler mesleki ve teknik eğitim bağlamında kendi koşullarına uygun sistemi geliştirme çabalarına devam etmektedirler.
Mesleki ve teknik eğitimin toplumsal kalkınma açısından bu kadar önemli olması nedeniyle ülkemizde mesleki ve teknik eğitim, Cumhuriyet döneminin başlangıcından itibaren devlet politikası olarak yürütülmüştür. 1960’lı yıllardan itibaren, planlı kalkınma anlayışına dayalı hazırlanan kalkınma planlarının neredeyse tümünde mesleki eğitimin önemine sürekli vurgu yapılarak güçlendirilmesi gerekliliği üzerinde durulmuştur. 2000’li yıllardan günümüze mesleki eğitimde nicel ve nitel gelişmelerin sağlanması adına MEB tarafından birçok proje hayata geçirilmiştir. 2017-2018 eğitim öğretim yılı itibarıyla 2.552’si Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi, 762’si Çok Programlı Anadolu Lisesi ve 322’si Mesleki Eğitim Merkezi olmak üzere toplam 3.636 meslek eğitimi veren kurum bulunmaktadır. Mesleki ve Teknik Anadolu Liselerinde 54 alanda ve bu alanlar altındaki 199 dalda öğretim programı uygulanırken Mesleki Eğitim Merkezlerinde 27 alanda ve bu alanlar altındaki 142 dalda öğretim programı uygulanmaktadır.
Ancak gelinen noktada ülkemizdeki mesleki ve teknik ortaöğretimin ülkenin kalkınmasına etkisinin istenen seviyenin çok gerisinde olduğunu söylemek mümkündür. Zira Türkiye’de mesleki ve teknik eğitimdeki sorunlar ve çözümlerine yönelik yapılan çalışmalar incelendiğinde, mesleki ve teknik eğitimin sektörün talep ve ihtiyaçlarını karşılayacak bir yapıya kavuşturulması, mesleki ve teknik eğitim veren okulların alanlarındaki sektör temsilcileri ile iş birliği içinde çalışma yürütmesi, bu okullarda öğrenim gören öğrencilerin ulusal ve uluslararası alanda istihdam edilebilecek şekilde yetiştirilmesi, mesleki ve teknik eğitimde uygulanacak öğretim programlarının hazırlanma sürecinde uluslararası yeterlilik ve normların da göz önünde bulundurulması ve mesleki ve teknik eğitimin içerik ve kapsamının devamlı geliştirilerek niteliğin arttırılması gibi konular sürekli dile getirilen konulardır. Bunun yanı sıra Mesleki ve teknik eğitimin varlık nedeninin işgücü piyasaları, temel amacının ise sektörün nitelikli işgücü ihtiyacını karşılamak olduğu göz önüne alındığında bu konuda da maalesef iç açıcı bir tablo bulunmamaktadır.
Mesleki ve teknik eğitimi alan öğrencilerin payının toplam öğrenci payına oranı hakkında dünya ve ülkemizde nasıl bir oran var, meslek lisesine talebi yeterli buluyor musunuz?
Mesleki eğitimin ülkedeki işsizlik oranlarının azaltılması ve nitelikli ara eleman ihtiyacının karşılanmasındaki kritik rolü nedeniyle özellikle ülkemizde çeşitli platformlarda mesleki ve teknik ortaöğretim kurumlarındaki öğrenci oranının genel ortaöğretim kurumlarındaki öğrenci oranından yüksek olması gerekliliği dile getirilmektedir. Buna dayanak olarak da gelişmiş ülkelerde meslek liselilerin payının toplam lise öğrencileri arasında %65–70 civarında olduğu tezi ileri sürülmektedir. Bu kapsamda Türkiye’deki ortaöğretim sistemi içinde mesleki ve teknik eğitime giden öğrenci oranının düşük olduğu ve bunun arttırılması gerekliliği temel bir görüş olarak savunulmaktadır. Şunu belirtmek gerekiyor ki bu iddia sağlam temellere dayanmamaktadır. Şöyle ki; Mesleki ve teknik ortaöğretimin eğitim sistemi içerisindeki oranı, ülkeden ülkeye büyük değişiklikler göstermektedir. Avusturya’da mesleki ve teknik ortaöğretime devam eden öğrenci oranı %70 civarında iken, bu oran İngiltere’de %53, Almanya’da %46, Japonya’da %23 ve Kanada’da %9 olabilmektedir. Türkiye’de ise mesleki ve teknik ortaöğretime devam eden öğrencilerin oranı %33 civarındadır. Sonuçta bir ülkede bu oranı belirleyen en temel hususun, eğitim ve istihdam arasındaki ilişki ve o ülkenin eğitim sisteminin genel yapısı olduğu mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle, Türkiye’de meslek liselilerin oranını belirlemesi gereken şey, gelişmiş ülkelerin ortalaması değildir.
Türkiye’de mesleki ve teknik ortaöğretime giden öğrenci oranının günümüzde %33’lere kadar düşmüş olması elbette geçmişle kıyaslandığında oldukça düşüktür. Nitekim 1980’lı yılların başında neredeyse her iki öğrenciden birisi mesleki eğitime giderken günümüzde bu üç öğrenciden biri durumuna düşmüştür. Bu nedenle ülkemizdeki ortaöğretim sisteminde mesleki ve teknik ortaöğretimin oranının düşük olmasının nedenlerinin tarihi bir süreç içinde doğru teşhis edilmesi önem taşımaktadır. Zira 2012 sonrasında üniversiteye geçişte meslek liseliler için bir dezavantaj oluşturan farklı katsayı kararının kaldırılması bile 8 yıllık kesintisiz temel eğitim uygulamasına geçilmesinin ve meslek liselerine yükseköğretimde katsayı engeli konulmasının ardından daralan mesleki ve teknik ortaöğretimde taşların yerine oturması için yeterli olmamıştır. Özellikle AK Parti hükümetleri tarafından teşvik edilmesi ve yukarıda da bahsi geçen birçok proje yapılmasına karşın meslek liselerinin genel ortaöğretim içindeki payının hala düşük olması Türkiye’de mesleki eğitimle ilgili sorunların, oranın düşük olmasının daha ötesinde nicelikten ziyade bir nitelik sorunu olduğunu göstermektedir.
Mesleki ve teknik eğitimden mezun olan öğrenciler sektörün istediği iş gücünü karşılayabiliyorlar mı?
Mesleki ve teknik eğitimin varlık nedeninin işgücü piyasaları, temel amacının ise sektörün nitelikli işgücü ihtiyacını karşılamak olduğu göz önüne alındığında bu konuda da maalesef iç açıcı bir tablo bulunmamaktadır. Bir ülkedeki ekonomik gelişmenin temelinde işgücü piyasasının ihtiyacı olan yeterli sayıda nitelikli eleman yetiştirilmesi önemlidir. Ancak daha da önemlisi piyasanın ihtiyacı olan niteliğe sahip elemanların yetiştirilmesidir. Diğer bir ifadeyle mesleki ve teknik eğitimin kalitesi sorunudur. Ülkemizdeki mesleki ve teknik eğitim sisteminde 54 alanda ve 199 dalda işgücü piyasasının ihtiyacını karşılamak üzere 2 milyona yakın öğrenci öğrenim görürken iş piyasasında işverenin nitelikli eleman temininde hala güçlük çekiyor olması verilen eğitimin niteliğinin sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır.
Türkiye işgücü istatistikleri ve mesleki eğitime devam eden öğrenci sayısı göz önüne alındığında, özellikle gelişmiş ülkelerde yaşanan işsizlik problemini ortaya çıkaran nedenlerden farklı olarak Türkiye’de, “nitelikli işgücü” probleminin önemli bir sorun olduğu görülmektedir. Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü (İŞ-KUR) tarafından işverenlerle 2018’de yapılan Türkiye iş piyasası araştırmasında, işverenlerin eleman temininde güçlük yaşadıkları alanlarda bunun nedenine ilişkin görüşlerine göre ilk sırada “gerekli mesleki beceriye/niteliğe sahip eleman bulunamaması”, ikinci sırada ise “yeterli iş tecrübesine sahip eleman bulunamaması” gibi nedenler gelmektedir. Bu durum iş arayan sayısının artmasına rağmen işverenlerin istihdam edecek eleman bulamama sorunu yaşamalarının nedeninin mesleki ve teknik eğitimde çözülmesi gereken en önemli sorunun nicelikten ziyade nitelik sorunu olduğunu ortaya koymaktadır.
Türkiye işgücü piyasasında, bir taraftan mesleki eğitim mezunlarının işgücü piyasasının talep ettiği nitelikleri tam olarak taşımamasından sürekli şikayetçi olan ve sürekli olarak nitelikli ara eleman açığı yaşadıklarını ifade eden işverenler, diğer taraftan bir nitelik kazandırmaya yönelik verilen mesleki eğitim sonucunda mesleki teknik lise mezunları arasındaki işsizlik oranlarının artması bir çelişki oluşturmaktadır.
Eğitim düzeyi yükseldikçe işgücü piyasasında iş bulma fırsatlarının çeşitlendiği ve kolaylaştığı dikkate alındığında, düşük eğitim düzeyi nedeniyle lise altı eğitim düzeyindekiler arasında işsizlik oranlarının yüksek olması doğaldır. Benzer bir şekilde doğrudan bir mesleki nitelik kazandırmaya yönelik bir eğitim olmayan genel lise eğitimi mezunları arasındaki işsizlik oranlarının yüksek olması da aynı perspektiften ele alınabilir. Ancak Türkiye’deki işsizlik oranlarında en dikkat çekici husus belirli bir mesleki nitelik kazanmış olan yükseköğretim ile mesleki ve teknik eğitim mezunları arasındaki işsizlik oranlarının genel lise mezunları arasındaki işsizlik oranına yakın olmasıdır.
Türkiye iş piyasası araştırmasında temininde güçlük çekilen meslekler ile İş-Kur’a kayıtlı işsizlerin mesleklerine bakıldığında bir örtüşme söz konusu olması ise dikkat çekici başka bir durumdur. Daha açık bir ifade ile aynı mesleklerde hem talep hem arz bulunurken söz konusu elemanların temininde güçlük çekiliyor olması akıllara beceri uyumsuzluğu problemini getirmektedir. Öyle ki, bu durum mesleki teknik eğitim mezunlarının sadece işsiz kalmasına yol açmamakta; aynı zamanda, eğitim aldıkları alanların dışındaki veya herhangi bir nitelik gerektirmeyen işlerde çalışmalarına sebep olabilmektedir. Mesleki eğitimin diğer eğitim türlerine göre pahalı bir yatırım gerektirdiği göz önüne alındığında bu problem hem yatırımın verimliliğini düşürmekte hem de sektörün gelişimini olumsuz etkilemekte, dolaylı olarak da mesleki eğitimin algısını ve sonuç olarak mesleki eğitime olan talebi düşürmektedir.
Mesleki eğitimde okul-sektör işbirliği yeterince kurulabiliyor mu, bu konuda neler yapılabilir?
Ülkenin ekonomik açıdan sürdürülebilir bir gelişme sağlamasında iş piyasasına odaklanmış bir mesleki ve teknik eğitim sistemi hayati derece de önemlidir. Ancak ekonomik sistem ile eğitim sisteminin farklı yapısal özelliklerinin olması iş piyasasına odaklanmış bir eğitim sisteminin oluşması açısından çeşitli sorunlar yaşanmasına neden olmaktadır. Bu sorunların başında ise bir ülkedeki toplumsal sistemler içerisinde ekonomik sistemin diğer sistemlere kıyasla oldukça hızlı bir değişim dinamizmi taşımasıdır. Bireylerin ve dolayısıyla toplumun ihtiyaçlarının artması ve farklılaşması, üretilen mal ve hizmetlerin artması ve çeşitlenmesine, teknolojideki gelişmelerin üretime etkisi de koşulların sürekli değişmesine neden olmaktadır. Bu sebeple de ülkedeki ekonomik sistem diğer toplumsal sistemlere oranla daha hızlı gelişmekte ve değişmektedir. Buna karşılık ülkenin ekonomik sistemindeki değişimlere uyum sağlaması gereken eğitim sistemi ise kolay değiştirilemeyen yapısı nedeniyle çoğu zaman gelişmelerin gerisinde kalmaktadır. Bu nedenlerle iş piyasasına endeksli bir mesleki eğitim sistemi kurmak için kamu ve sosyal ortakların iş birliği zorunluluk arz etmektedir.
Okullar ve sektör arasında kurulacak etkileşim, okullardaki eğiticiler ve öğrencilerin sektördeki gelişmelerden haberdar olmaları ve sektörün ihtiyaçlarını daha yakından tanıyabilmelerinde önemli bir faktördür. Ancak ülkemizde mesleki ve teknik eğitimde talebin kaynağı konumundaki iş piyasası aktörlerinin sadece eğitim-öğretim süreçlerine değil aynı zamanda planlama aşamasına da etkin olarak dâhil olmadıkları bilinen bir gerçekliktir. Dahası Mesleki ve teknik eğitimin tüm paydaşlarının dâhil olduğu bir planlama ve uygulama mekanizması bulunmamaktadır. Bunun ise çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Bu sebeplerden birisi Türkiye’deki eğitim sisteminin merkeziyetçi yapısıdır. Eğitim sistemimizin geleneksel olarak aşırı merkeziyetçi olduğu öteden beri iyi bilinmektedir ve birçok raporda bu durum vurgulanmaktadır. Ülkemizde eğitim sisteminin merkeziyetçi yapısının azaltılacağına ilişkin resmi açıklamalar bugüne kadar defalarca yapılmış olsa da kapsamlı bir reformu henüz gerçekleştirebilmiş değiliz. Bunun sonucu olarak maalesef popülist yaklaşımlarla teknik işletmelerin az olduğu (hatta olmadığı) nüfusu belli bir sayının altında olan küçük yerlerde açılan meslek liseleri öğrencilerin beceri eğitimini okulda almak zorunda kaldıkları kurumlara dönüşmüşlerdir.
Elbette eğitim sisteminin merkeziyetçi yapısı tek neden değildir. Nitekim ülkemizde mesleki eğitim ile sektör arasındaki işbirliğinin yeterli düzeyde kurulamamasında Türkiye ekonomisindeki sektörlerin ve firmaların mevcut yapısının da etkileri bulunmaktadır. Türkiye ekonomisindeki işletmelerin yapısına bakıldığında (özellikle de meslek lisesi mezunlarını istihdam eden firmalar) çok büyük bir bölümünün Küçük ve Orta Boy İşletmeler (KOBİ)’lerden oluştuğu görülmektedir. Elbette KOBİ’ler gerek ekonomik faaliyetlerinin yaygınlığı gerekse sayısal çoklukları nedeniyle ekonomik büyüme ve istihdamın artırılmasında tüm ekonomiler için büyük önem taşımaktadır. TÜİK’e göre KOBİ’ler Türkiye’deki işletmelerin %99’dan daha fazlasını oluşturmakta ve istihdam edilen işgücünün %78’den daha fazlası da KOBİ’lerde çalışmaktadır. Ancak ülkemizde KOBİ’lerin yeni yatırımlar için gerekli finansal kaynaklara sahip olamaması ve modern işletmecilik için gerekli bilgi ve teknolojilerden yararlanamaması gibi sorunların yanında, kalifiye işgücü istihdam etmede de büyük zorluk yaşamaktadırlar. Büyük bir bölümünün katma değer miktarları ve kârlılık oranları oldukça düşük olan KOBİ’lerin işletme sahipleri bu işletmelerde asgari ücrete yakın düzeyde maaşlarla çalışan istihdamına yönelmekte bu da mesleki eğitim istihdam ilişkisi üzerinde olumsuz bir rol oynamaktadır.
Mesleki eğitimin çalışma hayatına nitelikli işgücü yetiştirilmesi temel işlevi önüne alındığında eğitim kurumları ile birlikte çalışma hayatının diğer tüm paydaşlarının da karar alma süreçlerine etkin katılımının sağlanması gereklilik değil zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Bu açıdan özellikle günümüzde özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarının da bu alana daha fazla eğilmesi olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Özellikle son dönemde hızlı bir ivme yakalayan ve Türkiye için stratejik bir öneme sahip yerli savunma sanayinin öncü kurumlarından ASELSAN ile savunma sanayinin ihtiyacı olan nitelikli işgücünün yetiştirilmesi amacıyla açılması için protokol imzalanan ASELSAN Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi buna iyi bir örnektir. Sektörün mesleki ve teknik eğitimle iş birliğini arttırmaya dönük uygulamalardan birisi de hiç şüphesiz belli alanlarda eğitim vermek üzere açılan tematik liselerdir. Mevcut haliyle öğrenci seçiminden, sektör temsilcilerinin de dâhil edildiği yönetim biçimine, öğrencilerin uygulama becerilerini sektörün içinde kazanmasına dönük eğitim modeliyle, eğitim istihdam arasında şimdiye kadar kurulamayan ilerlemeyi gerçekleştirmeye dönük bu okullar mesleki ve teknik eğitime yönelik olumsuz algının kırılması açısından önemli birer örnek olabileceklerdir.
2023 Eğitim vizyon belgesinde okul sektör iş birliğinin geliştirilmesine dönük olarak OSB’lerde Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı iş birliğiyle mesleki ve teknik okul sayısının arttırılması, kamu ve sivil toplum kuruluşlarının mesleki ve teknik eğitim kurumu açma ve finansal katkı sağlama girişimlerinin desteklenmesine dönük hedefler önemli ve kısa vadede etkili sonuçlar doğurabilecek hedefler olarak görülmektedir.
Günümüz dünyasında yapay zeka, akıllı robotlar, makine öğrenmesi, endüstri 4.0 gibi teknolojiler ön plana çıkmakta ve bu teknolojilerle birlikte çalışma ortamı ve koşulları değiştirmekte, mesleki ve teknik eğitimin bu konudan nasibini ne şekilde alması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Özellikle son otuz yılda tüm dünyada bilgisayarlarla birlikte analog teknolojiden dijital teknolojiye hızlı bir geçiş süreci yaşanmış ve bu durum bilişim, ağ ve robotik teknolojilerin hayatımızın her alanına girmesiyle sonuçlanmıştır. Bir zamanlar fütüristler tarafından “gün gelecek…” şeklinde ifade edilen ve hayal ürünü olarak değerlendirilen birçok şey günümüzde gerçekleşmiş hatta sıradanlaşmıştır. Gelinen noktada, dijital teknoloji, kültürden, sosyal yaşama, alışkanlıklardan, önceliklere kadar her şeyi derinden etkilemiş, akıllı robotlar, sensörler, yapay zeka, nesnelerin interneti, makinelerin öğrenmesi ve 3D yazıcılar üretim sektörü dâhil hayatımızın her alanına girmiştir. Bu teknolojilerin üretim sektörü içinde hızla yerleşmesi ve üretimde dönüşümü gerçekleştirmesi ise Endüstri 4.0 olarak adlandırılmaktadır.
Endüstri 4.0’la üretim sektöründe yaşanan bu yeni ve hızlı dönüşüm sürecinde çalışma biçimlerinden, çalışma ortamı ve koşullarına birçok alanda değişim yaşanmaktadır. Dünya Ekonomik Forumu tarafından 2016’da yayınlanan Mesleklerin Geleceği adlı raporda, Endüstri 4.0 kapsamında yapay zekâ, robotik, nanoteknoloji, 3D yazıcı, biyoteknoloji ve genetik ve gibi alanlardaki gelişmelerin iş yapma biçimlerinde önemli ölçüde değişikliğe yol açacağı belirtilmektedir. Bununla birlikte günümüzde önemli görülen becerilerin %35’inin 2022 yılına kadar önemini kaybedeceği ve analitik ve eleştirel düşünebilme, yenilikçilik, yaratıcılık, teknoloji kullanabilme, liderlik gibi becerilerin ise daha ön plana çıkacağı tahmin edilmektedir.
Bu süreçte yaratıcılık gerektirmeyen birçok mesleğin yok olacağı, nüfusun önemli bir kısmının atıl hale geleceği de öngörülmektedir. Dahası üretim süreçlerinde bilgisayarların, robot teknolojisinin ve yapay zekânın daha fazla kullanılması ve insana ait birçok görevin robotlara bırakılmasının teknolojik işsizlik diye tanımlanan bir sorunu beraberinde getireceği akademik çevrelerin son dönemde tartıştıkları konuların başında gelmektedir. Ayrıca üretimde emeğin makinalar ile yer değiştirmesinin sonucu olarak emeğin değersizleşmesi, nitelikli işgücünün niteliksiz işgücüne kıyasla çok daha fazla önem kazanması ve gelecekte sosyal eşitsizliklerin daha da artması beklenmektedir.
Öngörülen bu olumsuz etkilerinin yanında, insanın yerini yapay zekâ ve robotlara bırakması bazı iş kollarının yok olmasına sebep olurken aynı zamanda yeni iş kollarının ortaya çıkmasına da neden olacaktır. Yapılan tahminlere göre insanın makine ve algoritmalar ile yer değiştirmesi sonucu toplam 75 milyon iş yok olacak ve 135 milyon yeni iş ortaya çıkacaktır. Diğer bir ifadeyle önümüzdeki süreçte bugün ilkokula başlayan çocuklar henüz adı telaffuz dahi edilemeyen mesleklerle uğraşır duruma geleceklerdir.
Nesnelerin interneti sayesinde birbirleri ile iletişim kuran ve diğer makinaları kullanan makinaların artması ile birlikte geçmişte başlı başına bir mesleki beceri olarak kabul edilen teknolojiyi kullanabilme, bir beceri olmaktan çıkacak ve bu yönde iş yapan personel işlevsiz kalacaktır. Bu durum doğal olarak teknoloji kullanmayı öğreten geleneksel eğitim anlayışının da değişmesini zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle sadece teknolojiyi kullanan değil aynı zamanda teknolojiyi her alanda tasarlayan, geliştiren, üreten ve üretilen teknolojiyi kullanabilen insan gücünün yetiştirilmesi ülkeler için zorunlu bir durum arz etmektedir. Zira geleceğin işgücünü oluşturacak bugünün çocukları doğduktan çok kısa bir süre sonra dijital dünya ile tanışmakta ve adeta teknoloji yerlisi olarak dünyaya gelmektedirler. Bu nedenle Endüstri 4.0’la birlikte aynı hızla olmasa da eğitim sistemlerinde de kuralların değişmesi ve sistemin yeni koşullara uygun hale getirilmesi gerekmektedir. Yeni nesillerin, bireylerin Endüstri 4.0 dünyasının ihtiyaçlarına yanıt verecek şekilde eğitilmesini öngören eğitim sistemlerindeki bu değişime Eğitim 4.0 adı çoktan konulmuştur. Geleceğin dünyasında daha güçlü ya da daha zengin olanlar değil bu değişikliğe uyum sağlayanların ayakta kalacağı açıktır. Bu kapsamda eğitim kurumlarına büyük görevler düşerken özellikle mesleki ve teknik eğitimde endüstri 4.0’ı esas alan bir anlayışa geçilmesi bir zorunluluk arz etmektedir.
Geleceğin dünyasında mevcut işgücünün dönüşümünün yanı sıra geleceğin iş gücünün yetiştirilmesinde en önemli araç hiç kuşkusuz eğitimdir. Mevcut durum göz önüne alındığında Endüstri 4.0 sürecinde mesleki ve teknik eğitimin ülkenin kalkınmasında önemli bir araca dönüşebilmesi için çözülmesi gereken en önemli sorun ise mesleki ve teknik eğitime yönelik toplumun genelindeki olumsuz algıdır. Ancak bunu yaparken amaç mesleki ve teknik ortaöğretimdeki öğrenci oranını arttırmaktan daha ziyade başarılı öğrencilerin mesleki ve teknik eğitime yönelmesini sağlamak olmalıdır. Bu nedenle öncelikle meslek liselerinin, başarısız öğrencilerin gittiği veya gitmek zorunda kaldıkları okul görüntüsünden çıkarılmasına dönük politikaların geliştirilmesi elzemdir.
Her yıl milyonlarca dolarlık teknoloji ithal eden Türkiye’nin tüketen ülke konumundan çıkıp üreten ülke konumuna gelmesinin bu ülkenin çocuklarının çağın gereklilikleri ile tam donanımlı bir şekilde yetiştirilmesinden geçtiği unutulmamalıdır. Ülkemizdeki mesleki ve teknik orta öğretimde öğrencilerin gelişen dünyada yaşıtları ile küresel anlamda yarışabilecek becerilere sahip gençler haline gelebilmesi; ancak ve ancak nesnelerin interneti, robotik, sanal zekâ, arttırılmış gerçeklik, siber güvenlik, 3D yazıcı ve bulut bilişim gibi Endüstri 4.0 kavramlarını derinlemesine öğrenme ve bu konularda yeni teknolojiler üretebilecek yetkinliklere sahip olma şansı sağlanmasıyla gerçekleşebilir. Bu nedenle ülkemizde yükseköğretim dâhil mesleki eğitim veren kurumların daha dinamik bir yapıya kavuşturulması ve geleceğe dönük yapısal değişikliklerin acilen gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu kapsamda eğitim sisteminin ilköğretimden yükseköğretime kadar insanlara belirli mesleki beceriler kazandırmaktan ziyade, herhangi bir beceriyi hızlı ve etkin bir şekilde öğrenebilme becerisi kazandıracak bir yapıya kavuşturulması şarttır.
Mesleki ve teknik eğitim dâhil olmak üzere Türk eğitim sisteminde mevcut sınıf düzeni ve öğrenme sistemi, direksiyonunda öğretmenin oturduğu bir araçla tüm öğrencileri hedeflenen noktaya ulaştırmak şeklinde yapılandırılmıştır. Oysa Endüstri 4.0 dünyasının sunduğu imkanlar öğrencilerin ihtiyaç duydukları öğrenme araçları, programları ve teknikleri ile kendi öğrenme süreçlerini kendilerinin kontrol edebilecekleri ve değiştirebilecekleri bir sistemin gelişmesine yol açmaktadır. Bu durum doğal olarak eğitim sisteminin en önemli aktörü olan öğretmenlerin sistem içindeki rollerinin de değişeceğini göstermektedir. Önümüzdeki süreçte rehber niteliği yüksek ve proje bazlı eğitim konusunda yetkin öğretmenlere daha çok ihtiyaç duyulacaktır. Ancak günümüzde Türkiye’de asli görevi mesleki ve teknik ortaöğretim kurumlarına öğretmen yetiştiren bir kurum bulunmadığı göz önüne alındığında geleceğin öğretmenlerinin nasıl yetiştirileceği sorusu oldukça önem arz etmektedir. Bu nedenle genelde eğitim sisteminin tüm düzeylerinde özelde ise mesleki ve teknik öğretime öğretmen yetiştirme sisteminde öğretmen niteliğini artırmayı hedefleyen bir yapının kurulması en temel önceliklerden biri olarak görülmelidir.
Endüstri 4.0’la birlikte geleneksel eğitim olarak adlandırılmaya başlayan mevcut “çağdaş” eğitimi daha eski eğitim yaklaşımlarından ayıran en önemli bileşen öğrenci kişilik hizmetleri kapsamında verilen mesleki rehberlik ve yönlendirme faaliyetleridir. Mesleki rehberlik hizmetlerinin temel amacının öğrenciler arasındaki bireysel farkların dikkate alınması ve onların yeteneklerine uygun olarak en üst düzeye çıkarılmalarına kılavuzluk edilmesi göz önüne alındığında bu hizmetlerin Eğitim 4.0 olarak adlandırılan yeni dönemde önemsizleşmesi bir yana daha önemli hale geleceği aşikardır. Ülkemizdeki mevcut durumda tüm eğitim kademelerinde mesleki rehberlik faaliyetleri yürütülmektedir ve bu kapsamda ortaokullarda da rehberlik birimlerinde çalışan binlerce rehber öğretmen bulunmaktadır. Ancak Türk eğitim sisteminde halen etkisini sürdüren merkezi sınav sistemi bireysel farklılığı tek bir yerleştirme puanına indirgediğinden ortaokullarda çalışan rehberlik uzmanları mesleki rehberlik ve yönlendirme faaliyeti kapsamında sadece alınan puana en uygun okulu bulmak gibi işlevsiz bir role mahkûm edilmektedirler. Bu durumun acilen düzeltilmesi ve eğitim sisteminin tüm kademelerinde mesleki rehberlik faaliyetlerinin göstermelik olarak yapılmaktan çıkarılması gerekmektedir.
Sonuç olarak bir ülkenin kendi sosyolojik ve ekonomik gerçekleri ile gelecek vizyonları, mesleki eğitimin karakterine yön veren temel faktörlerdir. Gelinen noktada ülkemizdeki mesleki ve teknik eğitim sisteminin mevcut durumu önemli ve köklü yapısal sorunlara sahip olup, tüm bu sorunlar tarihsel bir süreçte ülkenin sosyolojik ve ekonomik yapısının yansıması niteliğindedir. Bu çerçevede Endüstri 3.0’ı kaçıran bir ülke olarak hızla ilerleyen Endüstri 4.0 treninde yer alabilmek için mesleki ve teknik eğitimde ihtiyaç duyulan değişim ve dönüşümü gerçekleştirmek bir tercihten öte zorunluluktur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.