Ana sayfa - Son Sayı - Mehter Geleneği Üstüne / Dr. Timur Vural

Mehter Geleneği Üstüne / Dr. Timur Vural

Toplumlar kültürel farklılıkları bağlamında, şekil bulurlar ve birbirlerinden ayrılırlar. Bu sürece etki eden önemli değişkenlerden biri ise müziktir. Müzik, toplumu bir ve diri tutan harcın gizemli tarifidir. Bu tarif içinde çok farklı müzikal türler ve alt elementler barınmaktadır. Türk musikisi oluşum süreci içerisinde eski Türk inancı ile birlikte vücut bulmuştur. Kimi zaman kamların davulları ile tedaviye hizmet ederken, kimi zaman ise hakanın davulunun gümbürtüsü ile milleti savaşa davet etmiştir. Eski Türk hakanlarının otağlarının (geleneksel çadır) hemen yanında bulunan tuğ takımı, ilk askerî müzik topluluğumuz olarak Hun devletinde icrayı sanat eylemiştir. Türklerde hakanlığın kutsallaşmış kabul edilebilecek manevi sembollerinden biri tuğ takımı olmuştur. Bu askerî müzik topluluğu zaman içinde isminde ve çalgı tiplerinde değişikliklere uğramış olsa da hükümdarlığın maddi sembolü olma özelliğini günümüze kadar taşımıştır.

Zaman içinde evrilen askerî müzik toplulukları tuğ takımından, tabhaneye, nevbethaneye dönüşmüş ve Osmanlı dönemine gelindiğinde ise mehterhane kimliğine kavuşmuştur. Osmanlı devletinin kurucusu olan Osman Bey’e, Selçuklu sultanı tarafından gönderilen hakanlık alametleri arasında bugünkü adıyla bir mehter takımı da yer almaktaydı. Osman Bey kendisine gönderilen mehter takımını Selçuklu sultanına hürmeten ayakta dinlemiş ve o gün itibariyle Osmanlı Devleti egemenliğini ilan etmiştir.

Eski Türk töresi olan askerî musiki, cihan devleti kimliği kazanan Osmanlı’da daha da belirgin bir önem kazanmıştır. Geleneklere bağlı devam ettirilen bu musiki teşkilatı, kanunlar ile kesin bir nizama sokulmuştur. Musiki icra yerleri, zamanları, maaşları, tören tipine göre çalgı yapılanmasına kadar her husus devlet eliyle planlanmıştır.

Osmanlı döneminde sanılanın aksine mehter toplulukları sadece devlet eliyle teşkil edilmemiştir. Bugünkü manada belediye teşkilatına benzetilebilecek olan ahi teşkilatlarının da kendi bünyelerinde faaliyet gösteren mehter toplulukları bulunmaktaydı. Normal dönemlerde ahi teşkilatının planlamasına göre icrayı sanat yapan bu topluluk, savaş dönemlerinde hünkar mehterbaşısının emirleri doğrultusunda savaş alanlarında yiğitlerimizi gazâya sevk etmiştir.

Osmanlı Devleti’nin tüm savaşlarında mehter takımları en ön saflarda olmuştur. Bir musiki topluluğunun savaş meydanında sultanın hemen yakınlarında ve en ön saflarda olmasının birkaç sebebi vardır. Öncelikle bu yerleşim bir savaş taktiğidir, bir düşman hayal edin savaş meydanına çıkmış ve insanın içini titretecek cenk havaları çalıyor. Savaşmaktan korkmuyor ve musikinin ritmi ile üstünüze uçarak geliyorlar. Bu müziğin tınıları o kadar yüksek ki çoğu zaman Osmanlı ile sulh imzalamak en iyi seçenek olarak kabul edilmiştir. Ayrıca sultanın ordusuna ileteceği savaş taktikleri mehter musikisi ile hızlı bir şekilde iletilmektedir. Cenk havasının hangi sadasında Allah Allah!!! nidaları ile gazaya girileceği, müjde kösünün duyulması ile savaşın zaferle taçlanmış olduğu, tüm Osmanlı askeri tarafından anlaşılırdı.

Mehter musikisinin korku salan nağmelerine örnek olarak; 1695 yılında Sultan I. Mustafa kumandasındaki Türk ordusu, Alman ordusu ile Lugoş Ovasında karşılaşmıştır. Savaştan evvel Türk hakanı, sabâ makamında mehter havaları çaldırmaya başlamıştı. Bütün Lugoş Ovası mehter nağmeleri ile inlerken, Alman komutanı Vctarini, mehter nağmelerinden dehşete düşüyor ve etrafındakilere şöyle diyordu:

“-Duyuyor musunuz? Bu kadar yıl savaşa girdim, böyle insana dehşet veren bir nağme duymadım.

Mehterin Osmanlı Devletinde ayrı bir kutsiyeti olmuştur. Yeni sultanın cülus töreninde, cuma selamlığında, bayram kutlamalarında, sünnet ve düğünlerde, zafer kutlamalarında, sabah, öğle ve yatsı namazları öncelerinde, harp hazırlıkları sırasında yapılan geçit törenlerinde, yabancı ülkelere yolladığımız büyükelçilerimizin şehirlere giriş ve diğer törenlerinde, haç kervanları ve surre alaylarında her daim mehter takımları görev almıştır. Bunların haricinde Osmanlı topraklarındaki emniyet ve devletin simgesel bir mekânı olan kalelerde de mehter günde üç namaz vakti öncesinde musikisi ile halkın uyanması, kapıların açılması ve kapanması işlerini yönlendirmiştir.

Mehterin kadroları ise yüzyıllarca hâkimiyet süren Osmanlı Devletinin gelişim sürecine paralel olarak sürekli değişkenlik göstermiştir. Mehterhane-i tabl-u alem denilen saray mehter teşkilatı bayrak ve çalıcı mehter birliklerinden oluşmuş olan iki müstakil sınıf halindedir. Bunlardan alem mehterleri yani sancaktarlar, bir bölük halinde olup, mevcutları 30 ile 40 arasında olmuştur. Çalıcı mehter ise yedi bölüğe ayrılmış olup, mevcudu 62 veya 63 kişi olan bir sınıf idi. Bu bölüklerin isimleri şunlardır: zurnazen bölüğü, tablzen bölüğü, zilzen bölüğü, boruzen bölüğü, nakkarezen bölüğü, çevgan bölüğü, şakirdan (talebe/çırak) bölüğüdür. Padişaha ait olan bu mehterlerin yanı sıra sadrazamın, kaptan-ı deryanın, vezirlerin, beylerbeylerinin, sancak beylerinin, yeniçeri ağasının da mehter takımları bulunuyordu.

Türk tarihinde bilinen en büyük askerî musiki topluluğuna ait örnek 17. yüzyıla aittir. 1683 yılının 12 Eylül günü Viyana varoşlarındaki Kahlenberg eteğinde kös vuran mehteran, Türklerin savaş meydanlarına getirdikleri en büyük mehter takımıdır. 3250 müzisyenden oluşan mehter yeri göğü inletirken davul, zurna, zil ve diğer çalgıların aynı anda çıkardığı ses, Avrupa insanı tarafından ilk defa duyuluyordu. Avrupalı devlet adamı ve asker liderlerin savaş meydanlarından yabancı olmadıkları mehteran bu defa Viyana’da, hem de kalenin önünde kös vurmakta idi. Avusturya ile hanedan bağlılığı olan ve Kaiser Lepold’un imdadına ilk yetişen Bavyera askerleri, kuşatmanın başından bu yana Türk ordusuna karşı savaştıklarından, neredeyse mehterin hangi saatte hangi makamda, hangi marşları çalacağını ezberleyecek kadar etkisi altında kalmışlardı. Bizim için üzücü bir yenilgiyle sonuçlanan bu kuşatmanın sonucunda en ön saflarda yer alan mehter topluluğunun tamamına yakını esir düşmüştür. Esir olan mehter müzisyenleri Avrupa saraylarına musiki toplulukları olarak dağıtılmıştır. Avrupa musikisinde yaygınlaşan Alaturka akımın üzerinde bu esir mehter musiki topluluklarının etkisi olduğu değerlendirilmektedir. 1670-1824 yılları arasında Lully, Rameau, Gluck, Haydn, Mozart ve Beethoven gibi besteciler kimi kaynaklarda alaturka, egzotizm, kimisinde yeniçeri müziği bir kısmında ise oryantalizm olarak isimlendirilen akıma yönelik eserler sunmuşlardır. Tabi ki bu besteciler Osmanlı’nın onlar için yabancı olan yanlarını bazen abartarak operalarında işlemişlerdir.

15 Haziran 1826 Hain Darbe Girişiminden, 15 Temmuz 2016 Hain Darbe Girişimine

Osmanlı Devleti 18. yüzyıldan itibaren hızlı bir gerileme yaşamaya başlamıştır. Ordunun ve diğer devlet teşkilatlarının yapısı Batı’nın gelişen sistemini takip edememiştir. Ordu ekseninde bakacak olursak hem modern silahlanma ve lojistik usulleri ile savaş taktiği ile manevra üstünlüğü hızla kaybedilmiştir. Bu gerileme sonucunda birçok savaş yenilgiyle sonuçlanmıştır. III. Selim Han’dan itibaren Batılı manada yeni devlet teşkilatının kurulması gereği kabul edilmiş lakin uygulamaya geçirmek o kadar da kolay olmamıştır. Hantallaşmış ve kendinin üstünde güç kabul etmeyen Yeniçeri teşkilatı, ordudaki tüm yenilik girişimlerini, bazen darbeler yoluyla, bazense Sultanların yaşamlarına son verilmesini sağlayarak sonuçsuz bırakmıştır.

Bu süreç II. Mahmud dönemine (saltanatı: 1808-1839) kadar böyle devam etmiştir. Sultan II. Mahmud Batılılaşma hususunda kararlı olmasına rağmen bu konuda aceleci davranmamış ve halkının güvenini kazanmıştır. Sonrasında orduda yeniçeri ile direkt bir ilişkisi olmayacak birtakım yenilik faaliyeti kararını almasıyla 15 Haziran 1826’da “Vaka-i Hayriye”nin fitili ateşlenmiştir. Yeniçeri kazanı devrilmiş ve İstanbul baştan aşağı karışmıştır. Yaşananlar aslında ülkemizin 15 Temmuz 2016 günüde yaşadıklarından farklı değildir. Sultan sarayının önüne Sancak-ı Şerifi çıkarır ve halkı yeniçerileri bertaraf etmeye davet eder. Ülkesini seven ve yeniçerilerin zorbalıklarından bıkmış olan halk silahlanarak 4-5 saat gibi kısa bir zamanda 6000 yeniçeriyi katlederek ocağa ait her şeyi yok etmiştir. Sonrasında da Sultan tarafından yeniçerilere dair her şey ortadan kaldırmaya başlamıştır. Bu girişim, yeniçeri mehterlerine ait mezar taşlarının parçalanması gibi aşırı bir hal almıştır. Mehterhane itibarını kaybederek halkın kalbinden de uzaklaştırılmıştır.

Bu dönemden itibaren mehterhanenin karanlık dönemi başlamaktadır. Mehter musikisi saray bünyesinden kopmuş, halk arasında isminin anılması bile hoş karşılanmaz bir hal almıştır. Bu acı durum o dönem yaşam ve aktarım yoluyla ustadan çırağa taşınan mehter musikisi nağmelerinin de kaybolmasına neden olmuştur. Üzülerek söyleyebiliriz ki çok az sayıda eser dışında bugün duyduğumuz nağmeler 20. yüzyılın başında bestelenmiş olup tarihî miras olarak değerlendirilemeyeceklerdir.

Günümüze Yansıyan Mehter Teşkilatı

1914 yılında musiki sevdalısı Esat Arseven ve Ahmet Muhtar Paşa’nın girişimi ile uzun yıllar sonra ilk mehter konseri gerçekleşmiş ve sonrasında bu topluluk askeri müze bünyesinde faaliyet göstermeye başlamıştır. İşte tam bu yıllarda, dönemin usta bestekarlarına yeni bir mehter musikisi repertuvarı yaptırılmıştır. Cumhuriyet döneminde de inişli-çıkışlı sürecine devam eden mehterhane, günümüze gelindiğinde yurdun dört bir yanında faaliyet gösteren çok renkli, çok farklı sesli, çok karışık bir yapıya dönüşmüştür. Türk Silahlı Kuvvetleri ve Kültür Bakanlığı bünyesinde çalışmalarını sürdüren iki topluluk dışında kalan mehter takımlarında kurumsallaşma yolunda atılması gereken birçok adım mevcuttur. Öncelikle meşk geleneğinden kopmuş olan bu takımın geleneksel tınılarına mümkün olduğunca kavuşturulması gerekmektedir. Bir topluluğu tarihi olarak tanıtacaksak tarihsel dokuyla uyumlu olmalıdır. Aksi halde ortaya çıkan hem musiki hem de görüntü bir çelişkiler bütünü olacaktır.

Belediye mehterciliği son on yıl içinde öyle yayıldı ki bir sektör halini almıştır. Mehter takımlarının kıyafetlerinden, çalgılarına kadar üretim sektörü oluşmuş ve ülke çapında hızla tedarik mekanizmaları geliştirilmiştir. Popülerleşmiş ve popüler kültürün bir malzemesi haline gelmiş olan eski kültürümüz, eğer gerekli hassasiyet gösterilmez ise zaman içinde tanınmaz bir hal alacaktır.

Özellikle bu yazıyı okuyan gençlerimize şöyle bir son söz iletmek isterim: dinlediğiniz ve aynı zamanda izlemiş olduğunuz mehter takımlarında otantik olanı düşünün ve sorgulayın. Kendi geleneğimizi kendimiz sahiplenmeliyiz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.