Ana sayfa - Son Sayı - Manevi Bir Eğitim Metodu Olarak Seyahat / Edebiyatçı – Yazar Yasin Şen

Manevi Bir Eğitim Metodu Olarak Seyahat / Edebiyatçı – Yazar Yasin Şen

“Seyyah Olayım Bir Zaman” kitabının yazarısınız… Seyahate yüklenen anlamlar, fiilen her zaman çok anlamlı bulunmuştur. Bu bağlamda bizim medeniyetimizde seyahat neyi ifade ediyor?

Seyahat deyince Türk İslam medeniyetinde ana kavram olarak “hareket” öne çıkıyor. Özellikle göçebe hayat tarzıyla “hareket” kavramı bizim medeniyetimize iyice yerleşmiş. İster padişah olsun ister köylü, yaşanan hayat hep bir hareket üzerine kurgulanmış. Mesela padişahın devlet erkânıyla beraber bir mesire yerine gitmesi, otağ-ı hümayun kurulması veya bir köylünün yılın altı ayını yaylalarda geçirmesi gibi… Anadolu’nun belli başlı yerlerinde bu gelenek hâlâ sürüyor. Seyahatin beslendiği ana kavramlardan bir tanesi “hareket” olarak çıkıyor.

Kitapta da yer verdim, Vambery çok önemli bir Macar âlimi. Türk tarihi, Türk dili üzerine çalışmış, Orta Asya’ya bir seyahat düzenlemiş. Bu seyahat esnasında Kırgız bir kadınla sohbet ediyor. Kırgız kadınına diyor ki: “Neden sürekli göç ediyorsunuz, neden sürekli hareket halindesiniz?” Kadın da çok ilginç bir cevap veriyor: “Bizi sonsuza kadar, aynı yerde, birkaç gün oturmuş görme ihtimaliniz olmadığını kesinlikle söyleyebilirim. İnsan; güneş, ay, yıldızlar, sular, her türden hayvanlar, kuşlar ve balıklar gibi hareketli yaratılmıştır. Dünyada hareket etmeyen yalnızca ölüler ve onların gömülü olduğu topraktır.” Aslında bu cevabın içerisinde Türk kültüründeki seyahatin ruhu var denilebilir.

Tabii ki seyahat kültürü edebiyat dünyası içerisinde zamanla kendine bir yer edinmeye başlamış. Medeniyetin hemen her şubesinde kendine bir karşılık bulmuş. Mesela Fuzuli Anadolu’ya seyahat edememeyi, Bağdat’tan dışarı çıkıp da başka bir yere gidememeyi bir eksiklik olarak gören şairlerimizdendir.

Seyahat mimaride de karşımıza çıkıyor; kervansaraylar, zaviyeler, tekkeler, dergâhlar inşa edilmiş. Seyyahlar buralarda konaklamışlar.

Vakıfnamelere seyyahlarla ilgili maddeler konulmuş. Mustafa Kara Hoca, Tarsus’taki bir zaviyeyle ilgili bir makalesinde zaviye yönetmeliğinde, Türkistan’dan gelen seyyahların ücret ödemeden konaklamaları, Türkistan havalisi ve coğrafyası hakkında bilgiler vermeleri gibi mevzularla ilgili maddelere değinmiştir. Yönetmelikte bir seyyah geldiğinde üç gün ücretsiz konaklayabilmesi hatta cebine haçlık konması gibi maddeler var. Bu, seyahat kültürünün çok bilinçli bir hareket olduğunu gösteriyor.

Seyahat, hem toplumsal iletişimin sağlanması hem de insanlar arasındaki münasebetin kurulması, kültürler arasındaki iletişimin yaşanması için çok önem verilen bir husustur. Aslında bu durum, Türk medeniyetinin diğer medeniyetlere nasıl yaklaştığını da gösteriyor. Yani Avrupalı bir seyyah gelip Anadolu’da istediği yere gidiyor, petrol araştırmaları, tarihi eser araştırmaları yapabiliyor. Hatta tarihi eser kaçakçılığı yapıyor. Bu konuda olabildiğince müsamaha var. Bazıları bu müsamahayı istismar etmişler, bazıları da çok iyi değerlendirmişler ve bu sayede pek çok seyahatname yazılmış. Bunların büyük kısmı bugün kültürümüze önemli bir katkı sağlıyor. Velhasıl medeniyetimiz için seyahat gerçekten önemli bir yere sahip. Bu da hem mimarî eserlerde hem edebî eserlerde hem de toplumun inanış çerçevesinde ele alındığında karşılık bulabilen bir durum.

İnsan seyahate çok meyilli bir canlı… İnsan-mekân ilişkisinden hareketle, seyahat kavramının insandaki karşılığı nedir?

Ahmet Hamdi Tanpınar diyor ki, “Bilmem sizde de böyle midir; yolculuk benim üzerimde daima iyi ve unutturucu bir tesir yapar. Izdırabımızın, üzüntülerimizin mekânla yahut hayatımızın tabii muhitiyle sıkı bir alakası olsa gerek. Bir muharririn dediği gibi, falan yerde en kesif şiddetinde olan bir acı iki yüz kilometre daha ötede ve başka insanlar içinde biraz daha hafif ve daha kabil-i tahammül oluyor.” Kişi hangi sıkıntılar içinde bulunursa bulunsun vardığı yerde o sıkıntılardan ekseriyetle kurtulmuş oluyor. Dolayısıyla seyahat bir açılma, bir rahatlama, insanın iç âleminin yeni keşiflerle renklenmesi açısından çok önemli bir yerde duruyor. Seyahatin alt başlığı olarak değerlendirilebilecek çok madde var. Mesela “teferrüç”, kısa gezintileri ifade eder; pikniğe gitmek, hava almak bir teferrüçtür. Yine “Cevelan” kavramı var, diyelim ki İstanbul’dan kalkan bir kişi Tekirdağ’da cevelan edebilir. Ama bu kişinin, Bosna Hersek’e gitmesi onun için bir seyahattir. Böyle nüanslarla ufak tefek anlam farkları meydana gelmiş. Tabii bu kavramlar günümüzde unutulduğu için şu an “seyahat”, “gezmek” gibi kavramları kullanıyoruz. Ahmet Mithat Efendi’nin, seyahatlerini anlattığı “cevelan” isimli bir eseri var. “Cevelan” kelimesi birçok gezintiyi içine alıyor ve “seyahat”i meydana getiriyor.

Kültürümüz seyahate çok önem veriyor. Ve insanımız göçebe hayatının bariz etkilerinden dolayı gezmeye, yeni yerler keşfetmeye çok meyilli. Fakat şöyle bir durum var: İnsanımız çok seyahat etmesine rağmen yazmamış. Mesela hac, o kadar önemliyken, çok az sayıda hac seyahatnamesi yazılmış. En meşhuru Nabi’nin Tuhfetü’l Harameyn’i. Menâzil-i Haclar, menazilnameler kaleme alınmış. Bunlar hac menzillerinde neler yapılacağı, nerede konaklanacağı, nasıl davranılması gerektiğine dair el kitabı, rehber kitabı niteliğinde eserler. 16. yüzyılda yaşamış Macuncuzade Mustafa Efendi, gemiyle seyahat ederken Malta korsanları Mısır’a giden bu gemiye baskın düzenliyorlar, gemiyi ele geçiriyorlar. Gemidekilerin bir kısmını öldürüp bir kısmını esir alıp Malta’ya götürüyorlar. Macuncuzade Mustafa Efendi’nin esir düştüğü Malta’dan padişaha yazılmış mektupları var. Ayrıca esaret hayatını kaleme aldığı Sergüzeşt-i Esir-i Malta diye bir kitabı var. Bu eser bir manada İstanbul’dan imparatorluğun dört bir yanına tayin edilen kadıların, paşaların, valilerin, mutasarrıfların -aslında kaleme alsalarmış- çok zengin bir seyahat edebiyatı meydana getirebileceğini ifade ediyor.

Sergüzeşt-i Esir-i Malta aslında bir esaretnâme. Esaretnâmelerin muhtevaları itibariyle seyahatnâmelerle çok yakın bir ilgisi var. Türk kültüründe esaretnamelerin en meşhuru kendisi bir yeniçeri olan Temeşvarlı Osman Ağa’nın esaretnamesidir. Temeşvarlı Osman Ağa Avusturya-Osmanlı savaşlarının birinde esir düşmüş. Viyanalı bir ailenin yanında 10 yıl civarında bir esaret hayatı yaşamış. Oradan oraya satılmış, esaret hayatı esnasında yemek yapmayı öğrenmiş, pasta, tatlı yapmayı öğrenmiş ve yaşadığı çevrede çok meşhur olmuş. Ama bir gün bir fırsatını bulup oradan kaçtığını esaretnamesinden öğreniyoruz.

Velhasıl çok hareketli, çok seyahat etmiş bir milletiz. Hatta ibadetlerimiz içerisinde hareket temelli hac ibadeti olmasına rağmen ne yazık ki seyahatle ilgili çok az şey yazmışız. Necip Asım bu hususa dikkat çekmek için: “Çok gezenler mi bilir, çok okuyanlar mı bilir?” sualine “Çok gezenler.” cevabını veren Osmanlılar “Çok gezmişlerse de çok yazmamışlardır.” demiş. Necip Asım doğru bir tespit yapmış. Bu durum Türklerin seyahat etmediği ve seyahat edebiyatlarının olmadığı gibi yanlış bir kanıya sebep olmuş.

Soruda insan mekân ilişkisinden hareketle seyahat kavramı dediniz. Bir manada bizi mekân meydana getirir. Duygularımız mekânla şekilleniyor. Doğduğumuz yer; yediğimiz, içtiğimiz, gördüğümüz her şey aslında bir manada duygularımıza siniyor. Eşyaya ve hadiselere mana verirken bunu mekânla ilişkilendiriyoruz. Avrupa kültürü almış, Avrupa’da yaşamış bir vatandaşımızla, hiç seyahat etmemiş bir kişi arasında sohbet cereyan ettiği zaman -ki Anadolu’da bununla karşılaşmak çok mümkündür- bir yurtdışı tecrübesi yaşamış insanın konuşmaları çok farklı oluyor. Arada bir muhabbet, kültür alışverişi meydana geliyor. Dolayısıyla mekân insanın konuşmalarını da duygularını da şekillendiriyor. Yeni mekânlar, yeni yerler, yeni insanlar insanın ufkunun da büyük oranda genişlemesine vesile oluyor. Ne kadar çok insanla, ne kadar çok mekânla haşır neşir olursak bir manada kendimizi de, etrafımızı da, dünyayı da o kadar iyi tanıyacağımızı düşünüyorum.

Allah, Kur’ân’da “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık…” (Hucurât, 49/13) buyuruyor. Demek ki farklılıklar birbirimizi daha iyi tanımaya, insanın daha da inkişaf etmesine vesile oluyor. Bunları bir araya getirdiğimiz zaman, insan daha ulvi, kendi gerçekliğine, kendi hakikatine çok daha uygun bir varlık haline geliyor, diye düşünüyorum.

İnsan, ontolojik açıdan varoluşsal değeri olan özel bir canlı… İnsanın yaratılıştan itibaren bir yolculuğu var ve bu anlamda da tam bir “yolcu…” Bu açıdan bakıldığında seyahatin eğitim değeri, insana ve irfana katkısı bireysel anlamda nasıldır? Kültür ve irfan taşıyıcısı olarak seyahat olayını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tasavvuf kültürümüze göre bütün bilgiler insanda mevcut. Bu manada “Âlem insan-ı kebir, insan âlemi sağir.” yani “İnsan, küçük âlem; âlem, büyük insan.” denilir. Bu manada Allah insanı yaratırken bütün mevcudatın bilgisini onun özüne koymuş. İnsan, eşref-i mahlûkat, ahsen-i takvim olarak yaratılmış. Eğer bilgi bizdeyse bizim bilmemiz bir keşif, inkişaf olarak ortaya çıkıyor. Seyahat ederken kendi içimizde de bir seyahat halindeyiz, inkişaf ve farkındalık halindeyiz. Yani dışarıda gördüğümüz bir güzel manzara veya bir insanla tanışmak bizim içimizdeki bir şeyleri tetikliyor, ateşliyor.

Seyahat esnasında insan kendini ve yanındakileri de çok iyi tanır. Niyazi Mısrî Hazretleri “Arkadaşını iyi tanımak istiyorsan onunla seyahat et.” diyor. Demek ki, seyahat insanı tanımada ve kendini tanımasında da bir araç. Ayrıca seyahat tahammülü de artırıyor. “Ya tahammül ya sefer.” diye bir deyim var. Demek ki tahammül edilmiyorsa seyahate çıkılıyor, seyahat sayesinde tahammül ediliyor, diye anlıyorum bunu.

Ahmet Amiş Efendi, artık tahammül edemeyince şeyhinden şöyle bir niyazda bulunuyor: “Şeyhim beni ya öldür, ya ondur, ya da seyahat ver.” Şeyhi, kendisini Trabzon havalisine göndermiş, üç sene Trabzon’da kalmış. Yine Yunus Emre’nin bir seyahat esnasında kim olduğunun, ne olduğunun, Tapduk Emre Hazretleri’nin onu nasıl yetiştirdiğinin farkına varması, Mevlana Hazretleri’nin Şam’a gitmesi, Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri’nin Horasan’dan kalkıp Anadolu’ya gelmesi, Ahmet Yesevî Hazretleri’nin Türkistan’a Horasan’a yaptığı seyahatler, Anadolu’ya yine Orta Asya’dan akın akın gelen dervişler tasavvufta seyahatin ne kadar önemli olduğunun bir göstergesidir.

İnsan inkişaf eder ama ne ile? Onu tetikleyecek çok önemli bir kavramla, bir insanla, bir eserle, bir fırsatla… Bunlardan bir tanesi de seyahattir. İster bir erenin yanında terbiye görsün, ister bir âlim olsun, ister bir şair olsun, Osmanlı ve genel olarak Türk-İslam Medeniyeti, kişinin seyahate çıkmasını çok gerekli buluyor. Kuşeyrî Risalesi’nde anlatıldığına göre erenlerden birine soruyorlar ki: “Hiç seyahat ettiniz mi?” O diyor ki: “Yeryüzü seferini mi soruyorsun yoksa manevî seferi mi soruyorsun? Yeryüzünü seferini soruyorsan hayır hiç seyahat etmedim. Ama manevî seferi soruyorsan evet seyahat ettim.” Dolayısıyla içimizdeki bilgiyi keşfederken herhangi bir bilgiden başka bir bilgiye geçiş bile bir seyahat kavramı etrafında ortaya konuyor.

Seyahat ederken etrafımızdaki her şeye ibret nazarıyla bakmanın öneminden de bahsedilir. Niyazi Mısrî Hazretleri’nin “Bir göz ki bakmaya ibret nazarında / Ol sâhibinin düşmanıdır baş üzerine.” diye bir beyti var. Yine Muallim Naci’nin şöyle bir beyti var: “İhtilâfıyla uğraşmakta dehrin zevk yok / Zevk anın mirsâd-ı ibretden temâşâsındadır.” Bu açıdan bakacak olursak İslam tefekkürü, bir insanın kesinlikle âleme ibret nazarıyla bakması gerektiğini ısrarla vurguluyor. Bir adam baktığı halde ibretli bir tablo ortaya koyamıyorsa, kendine ders çıkartamıyorsa ki o zaman bu bakışın hiçbir anlamı yoktur. O zaman seyahatin de bir anlamı yok. Burada “temaşa” kelimesi de öne çıkıyor. “Temaşa” izlemek demek ama nasıl izlemek? Temaşa etmek, adeta ruhen, manen temaşa ettiğimiz şeyde de var olmak demektir. Mesela seyretmek bugün çok kaba bir anlama bürünmüş, nüanslarını kaybetmiş. Aslında seyrettiğimiz şeye dâhil oluruz. Seyr u sülük bir yere girmek, bir şeyi izlemek ama aynı zamanda o izlediğimiz şeyi yaşamak manasına geliyor. Bu anlamda “seyahat” kavramı; bilmek, bulmak ve olmak anlamlarına da geliyor.

“O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun?” (Mülk, 67/3) Her şey matematiksel mükemmellikle yaratılmış. Asıl mesele işte bunu fark etmek. Bir seyahat esnasında bu farkındalık oluşabilir. Kişi, ne kadar istidatlı, yetenekli ise seyahat boyunca gidip göreceği şeylerden o kadar zevk alacak, ibretler devşirecek ve bunu da yazıp paylaşacak ki edebî eser meydana gelsin.

Kültür ve irfan taşıyıcısı olarak seyahati nasıl değerlendiriyorsunuz?

Seyahat; kültürün, edebî mekteplerin bir yerden bir yere taşınmasında çok önemli bir rol oynamış. Osmanlı edebiyatında “Sebk-i Hindi” isminde, Hint tarzı, Hint yolu manalarına gelen edebî bir mektep var. İran’da baskıdan kaçan şairlere Delhi’deki devlet erkânı sahip çıkıyor. Anlam derinliğinin öne çıktığı bir edebiyat meydana getiriyorlar. Bu edebî anlayış seyahat eden, hareket eden şairler vasıtasıyla Osmanlı coğrafyasına geliyor. Seyahati sadece insana özgü bir şeymiş gibi düşünmeyelim, kitaplar da seyahat eder. Mesela, meşhur bir İranlı şairin divanı alınıyor ve İstanbul’a getiriliyor. Bu vesileyle kitap seyahat ederek Sebk-i Hindi’ye mensup bir şairin anlayışını Osmanlı Devleti sınırları içerisine taşımış oluyor.

Şairler, kültürler arasında çok etkili bir iletişim vasıtası olmuştur. Osmanlı dönemi şairlerinden bir tanesi Sultan ll. Beyazıt’ın öfkesine maruz kalıyor ve Osmanlı topraklarını terk ediyor. Ali Şir Nevâî’nin yanına sığınıyor. Bu şair, Ali Şir Nevâî’nin padişaha yazdığı mektupla beraber İstanbul’a geliyor. Padişaha mektubu takdim ediyor, mektup vesilesiyle hem padişahın affına mazhar oluyor hem de meclisine yeniden dâhil oluyor. Şair, bu arada İstanbul’a bazı kitaplar getirerek Orta Asya’daki şairler ve önemli şahsiyetlerle Osmanlı şairleri arasında bir köprü oluşturuyor.

Gerçekten de irfanın, şiirin ve kültürün bir yerden bir yere taşınmasında da seyahat çok önemli bir yere sahip. Gönüllerin uyandırılması, yanmaya meyilli, mütemayil olan insanların uyandırılması adına insan-ı kâmil, âlim, arif şahsiyetler seyahat ederler. Seyahat bu manada irfanın ve kültürün bir yerden bir yere taşınmasında çok önemli bir rol oynamıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.