Ana sayfa - Manşet - Liderde Marifet-Ahlak-Strateji / Dr. Alper Yücel Zorlu

Liderde Marifet-Ahlak-Strateji / Dr. Alper Yücel Zorlu

Çok değil 50 yıl önce, geleneğin muhkem taraflarıyla hayatı kurgulayan, oradaki öz’ü, bir şekilde yaşamının temel felsefesi yapmış, her kesimden insanın, bulundukları noktayı korumaya çalışan ve bundan haklı olarak ahiret saadeti uman hayata dair bir tutunma biçimleri vardı. Bunu, birbirleriyle gereksiz yarışlara girmeden kendilerince anlamlı kılabiliyordular. Peki, öyleyse, bugün, günümüz insanını, söylediği söze bakıp “dava adamı!” kılan nedir?

Belki de soruyu şöyle sormak lazım: Evet, “Bugün İslam Davası nedir?”

Her devirde bu sorunun değişmez cevabı temelde bir, yani aynı ve tek olduğu halde, sorunun muhataplarının neyle ve nasıl muhatap oldukları, bugün üzerinde düşünülmeye değer bir konu… Bu sorunun muhatapları ve bu soruya kendi içinde doğru dürüst cevap verebilenler, aslında bu soruyu başkaları da sorsun diye varlar. Yeryüzünde bu soruyu soran insan sayısı ne kadar artarsa, soruyu soranlar her defasında kendilerini başarılı addedebilirler. Yani “bir derdi olan insan…” Bu sorunun muhatapları zihinlerinde ta ezelden beri, “mümin, kâfir, tevhid” kavramlarının şekillendirdiği bir tasnifle hayatın içinde duruş ve düşünceleriyle kaçınılmaz olarak var idiler. Bugün bu soruya cevap verenler, kendilerinin Türk, Kürt, Arap, Alevi, Sünni, Şia, Avrupalı, Asyalı, Laik ya da kutsal addedişlerine göre farklı cevaplar veriyorlar. Verdikleri cevabın da “sorgulanamaz” olduğunu düşünüyorlar. Çok şekillenmiş, gayrısı mümkün olmayan ve hatta sorgulanamaz bir tavır içinde olup, aynısıyla kabul görmelerini istiyorlar.

Aidiyet konusu büyük sorun, yani aidiyetsizlik… Kısmî aidiyet de diyebiliriz… Hayatın fuzzy logic tarafı bu. Yani “gri…” Sosyologlar bunun adını çoktan koymuşlardır ama biz koymayalım… Çünkü adı konmuş her şey, kavrama döndüğü için, insanlar da kavramlarla düşünebildiği için, birlikte düşünme kolaylığı sağlasa da, günümüzde kavramlar da ucuzca kullanılan bir tüketim nesnesi haline gelebiliyor. Kavramın özü yani hangi amaçla kullanılmaya uygun olduğu konusu, objektif, daha doğrusu adilce kullanılıp kullanılmadığı, bilinçli bir saptırma olup olmaması önemli… Üzerinde ittifak edilmemiş her konunun mecburen tartışmaya açık bir tarafı olması, bu durumu, hoyrat bir biçimde besliyor ve geçmişin tecrübeleriyle bakıldığında beslemeye de devam edecek…

O nedenle diyebiliriz ki, “Dava” kelimesine çok özel anlamlar yüklemeden, yani sağını solunu, çok şekillenmiş ve yıpratılmış yerlere dayamadan kullanırsak, insanların çoğu TARAFTAR ama dava adamı değil… Bu, üzerinde düşündüğümüz konuları, aslına uygun olarak ne kadar içselleştirdiğimizle alakalı bir durum… Yerli yerince hayata geçirilmezse, iki ucu keskin bir bıçak gibi… Çünkü içi boşalmış taraftar kolların hep yapmacık, suni, yüzeysel bir tarafı var… Bu yapmacıklık, sadece dışımızda değil, bizzat içimizde… Biz de kendimizi kesinlikle bu yapmacıklıkların tuzağına düşmeden ifade etmeli, arayış ve sorgulamalarımızı böyle anlamlı kılmalıyız. Çünkü insanoğlu kendini tenzih etmek, sorgulamamak için hep başkalarını ötekileştiriyor, başkalarını karalıyor. Ta ki gerçek değerlerle yüzleşene kadar… Objektif düşünememek, empati yapmamak, içi boş tarafgirlik, asabiyet ve sahte aidiyet, pek çok toplumun en büyük çilesi… Değer sahibi olmak, aslında başlı başına kalite unsuru, insan olmaya dair sağlam bir karine… Ucuz tarafgirliklerin bir tarafında müstağnilik bir tarafında da merhametsizlik var… Öyle ki, bencillik, kişilik halini alınca, vasıf gibi pazarlanıyor. İyi niyetle bakıp, buna da empati yapılırsa, belki de dert, anlaşılmamak… Yetişme şeklinin insanı çok kötü vurduğu, tsunamiler de var. İnsan ruhunun ulvî yapısının adalet, merhamet ve varlık duygularının tesiriyle hırçınca sergilendiği durumlar da var. Çünkü maddi unsurların köşeye sıkıştırdığı bir dünyada, ruhun ezilmişliğine bir tepki olarak, insan olmayı, insan kalmayı arzulayan ve haykıran bir yapı kaçınılmaz… Ruhumuzun kırmızı çizgileri, daha fazla incinmeye de müsaade etmiyor…

Dinin doğasına dair konuşulduğunda, dine dair en büyük algı, “fıtrat” üzerinden değerlendirilmesi… Temelinde insanın “inanma ihtiyacı” var. “İnanma özelliği” ki, yönlenmeye ve yönlendirilmeye çok müsait… İnanma özelliğini doğru kullanmak ise insana, sahih alanlar açabilme kudretine sahip… Düşünceye evrensel bir anlam yükleyeceksek, yani bir bakıma “açık medeniyet’e” mensup insanlar olacaksak ve aslında kendi değerlerimize dair evrensellik iddiasındaysak, yaratılan her insanla bir yol arkadaşlığımız olacaksa, bunun zihinsel sınırlarını hiç olmazsa kendi içimizde sağlıklı belirlemezsek, evrensellik iddiasının altında kalmak kaçınılmaz olacaktır. Yani aslında o değerlerin sadece bize ait kalamayacağı, tüm insanlığa mutlak bir yararı olduğu düşüncesindeysek, duygu, düşünce, davranış ve duruşlarımızın, bu evrensel genişliği temin eden bir yerde olması gerekir. Bu kaçınılmazdır.

Peki, öyleyse ne yapmalıyız? Bu sorunun cevabı dahi, “Al sana bir kaya, nereye dayarsan daya!” türünden olmamalı… Psikiyatrinin nasıl kültürel bir boyutu varsa, her toplumun mahalli problemlerinin de kültürel bir tarafı var. Kültürle iç içe girmiş pek çok konu var ki, bazısı hakikatle mutabık ve hazmedilmiş, bazısı ise hakikatle aramıza aşılması zor engeller koyabiliyor. Bu durumun, bizleri yani insanları, üst sistemlerle temasa zorlaması kaçınılmaz… Daha doğrusu, insan ruhunun doğal akışı kutsala, ilahi olana doğru… Bazen bunu ateşin yanması, suyun akması gibi bir doğallıkla yakalayan ruhlar olduğu gibi, fıtratının tersine bilerek ya da bilmeyerek gidenlerde insan yapısına aykırı, zarar veren, yıkıcı tesirlerin olması da kaçınılmaz bir insanlık tecrübesi… Bu tecrübenin insana “sen varsın, hakikatsin, hakikatin ta kendisisin…” diyen ve dedirten bir tarafı var. Tüm dünyada ekonomik ve sosyal sıkışmışlıklar bir yana, bu yaklaşım, insanı bir davaya sahip kılacak… Bir dava insanı yapacak… Çünkü insanın zaten bir davası var… İstese de istemese de var. Bu, hem bu dünyada hem diğer âlemde bedeli olan, bedeli ödenen, bedel ödetilen bir dava…

Dünya tiyatrosunun sadık oyuncuları, tiyatro bitince kime ne söylediklerine baksalar iyi olur… İnsanla İslam arasında gerçekten bir mesafe var mı? Kendi adımıza, herkes ve başkaları adına bu sorgulamanın bir muhatabı olmalı… İslam’la insan arasındaki görünürde mesafenin müsebbipleri kimler? İşin başında, sadece dünya ile sınırlı bir şeyden bahsetmiyoruz. Yani sonuçta, İslam davasının dünyayı kaçınılmaz bir şekilde kıymetli kılan tarafı bu… İnsanın bir diğerine el uzatırken yaptığı hizmet ve samimi niyetin kıymeti de burada yatıyor… Yani sana lütfedip, “parmağını oynatan şey ne?”

Anlaşıldığı üzere İslam davası, aynı zamanda iman davası… “Kalpleri İslam’a ısındırılacak insanlar” söylemi, sahaya, buna talip ve layıkıyla yapan insanların davet edilmesini kaçınılmaz kılıyor. Sahayı “işgal edenler”, geleceğe, yakın geleceğe ait, kısa, orta ve uzun vadede plan ve programlara sahip midir? Çünkü bu, “Top sana gelince oynarsın!” denilecek bir şey değil… Plan dedikleri şey, sadece bir tutunma motifi kadar kıymet-i harbiyesi olan faaliyetler mi yoksa ürettikleri bilgi ve hikmet, insanların her türlü maddi manevi açlığına ilaç olacak türden etkili duruş, söylem ve faaliyetler midir? İnsanlara, bu devre damgasını vuracak, inşaî söylemlere, örneklik oluşturacak ve temsil kabiliyetine haiz kalbî hasletlere sahipler mi? Yoksa kendilerini kurtarmaya mı çalışıyorlar? Avami bir dille söylemek gerekirse “tribünlere mi oynuyorlar?” Yani yapıp ettikleri sonuçta sadece buna mı yarıyor? Kim kimi inşa ediyor? İnşa ettikleri neye yarıyor? Bu keşmekeşte, kendi yaptıklarıyla dünyayı kurtaracak hayalperestlerle yol arkadaşlığımız bizi teskin etmeli mi? Pek çoğunun içi boşalmış ahlaklarına, onay vermek anlamına gelecekse bu, “davayı satmak” dedikleri bu olmalı şüphesiz… Çünkü insanları hakikatle kandırmak ancak böyle mümkün… Hakikat ise kandırarak ya da kandırılarak değil, bizzat İslam ahlakı yaşanarak elde edilebilecek bir keyfiyet ve kalite… Herkes küçük ufuklar ve küçük hedeflerle yola çıkarken, ahlak gibi zorlu ve yüksek bir ideali ta başında bayraklaştırmak, hem doğru bir hedef, hem doğru bir niyet hem de doğru bir muhasebe olsa gerek…

Konuya aynı minvalde “ışık tutması” bakımından Şenel İlhan Beyefendi’nin “İslam’ın Hedeflediği Müslüman Modeli” konulu, kıymetli bir sohbetini burada aktarmak istiyorum:

İslam’ın Hedeflediği Müslüman Modeli

“İslam dini evrensel bir dindir. Aynı zamanda en son ve en mükemmel bir dindir. İslam’ın üzerine insanları kurtarmak için başka bir din gelmeyecek. Ve ahir zamanda bu dinin tekrar bir yükselişi olacak, Batılılar dâhil yeryüzünde yaşayan pek çok millet, bu dinin yeryüzüne hâkimiyeti ile adalete, huzura, maddi ve manevi refaha kavuşacak. Bu kutlu zaman diliminin ve aydınlık çağın gelmesinin çok yakın olduğunu, âlemlere rahmet Efendimiz (s.a.v.) mütevatir derecesine ulaşan haberleriyle müjdeliyor.

Durum böyle olunca, İslam’ın evrensel mesajlarını yobaz, bağnaz düşünce ve yorumlardan ayıklamak bu zamanda en önemli bir görev demektir. İşte Feyz Dergisi bu misyonun en güzel şekilde hem tanıtımını hem de öncülüğünü yapıyor.

Evet, özellikle bu zor zamanda, bir tebliğcinin, “ümmet-i davet” konumunda duran insanlara ve milletlere, Hz. Peygamberin ümmeti olmaya yakışan şefkatli yaklaşımı nasıl olmalı? Yine içinde herkes için çok gerekli, iman denen bir hazine olan bu güzel dini, hangi hassasiyet ve duruş içinde, hangi bilgi ve kültürle, hangi ahlakla sunmalıyız, bu bilgiler çok önemli…

İslam’da farzlar önemine binaen kategorilere ayrılıyor. Farz-ı ayn emirler var, farz-ı kifaye olan emirler var. Sünnetler, nafileler, mubahlar yine öyle. İman konuları, fıkh-ı ekber adı altında önem açısından birinci sırayı alıyor ve buna farz-ı ayn deniyor. Evet, farzların içinde ama en önemli farz demek farz-ı ayn. Sünnetler de öyle; müekked sünnet var, gayr-i müekked sünnet var. İbadet sünnetleri var, adet sünnetleri var. Mesela bir adet sünnetini işlemek için bir ibadet sünneti terk edilemez. Bir sünneti işlemek için de bir farz terk edilemez. Günümüzde maalesef Rahmetli N. Fazıl’ın nitelemesinde olduğu gibi kaba softa, ham yobaz insanlar yüzünden bu sıra öyle karışmış ki, adet sünnetleri farzların da üzerinde bir yere gelmiş oturmuş. Öyle Müslümanlar var ki; Dünyanın nereye gittiğiyle ilgilenmiyor; incelik, nezaket kültür bilmiyor, İslam’ı kendi dar ufku gibi daraltıp neredeyse şehirlerden uzak yerlerde, köylerde veya mağaralarda yaşanabilen bir din anlayışına getirmeye çalışıyor. Şimdi bu zihniyetteki bir Müslüman’ın bu zamanda İslam’ı evrensel anlamda temsil etmesi mümkün mü? Bu kişiler acaba kendilerine şu soruyu sorabilirler mi? İslam’ın hedeflediği Müslüman modeli ben miyim? Ama nerde, bu soruyu sormak bile akıl ister. İşte bir Müslüman bu can alıcı soruyu hem kendine hem de çevresindeki liderlere sormalıdır. Mesela İslam’ın hedeflediği Müslüman modeli falanca cemaat lideri mi? Aynı zamanda kendisine de sormalı; “Ben olabilir miyim” diye?

Bu soru sorulduğunda ve objektif olarak bu soruya muhatap kişi değerlendirildiğinde, o kişinin İslam’ın hedeflediği Müslüman modeli olup olmadığı görülecektir. Oturmasıyla, kalkmasıyla, kılık kıyafetiyle, kültürü, nezaketi ve inceliğiyle, güzel ahlakıyla evrensel manada her kesim ve sınıftan insanın gözüne ve gönlüne hitap edip edemediğini düşünmelidir. İnsan, Kur’an ve Sünnetten ayrılmadan ama Kur’an ve Sünneti bağnaz yorumlarıyla marjinalleştirmeden, İslam’ı Allah’ın muradına uygun bir şekilde anlayıp anlamadığını çok iyi düşünmelidir.”

Şenel İlhan Bey’in, üzerinde çok durduğumuz bu konudaki tavizsiz duruş ve örnek yaşantısını anlatan, herkese örnek oluşturacak, düşündürücü sözleri de şöyle:

“Benim ahlakım Hz. Peygambere benziyor demek öyle kolay değil…

Benim ahlakım Hazreti Peygambere (s.a.v.) çok benziyor, bu konuda tevazu olmayacağım. Sebebine gelince elhamdülillah benim bütün ahlaklarımda bir denge hali mevcuttur. Buna çok dikkat ederim. Güzel ahlakta bu ifrat- tefrit arasındaki orta yol Hz. Peygamberin ahlakıydı.

Mesela merhametli bir insanı ele alalım. Hazreti Peygamber çok merhametliydi. Kur’an bunu özellikle belirtiyor. “O rauf ve rahim bir peygamberdi. Mahlûkata karşı derin bir sevgi, şefkat ve merhamet hisleri ile doluydu” diyor. Evet, Peygamberimiz, kendi şahsına karşı yapılan kusur ve kabahatlerde son derece affediciydi. Bağışlamasının bu konuda neredeyse sınırı yoktu. Ama Allah’a ve onun dinine yapılan saldırılarda ise öyle hiddetlenirdi ki, hiddetinden alnında bir damar belirirdi. İnsanlar bu halinden dolayı korkar, paniklerlerdi. Dostlarının gönlüne sevgi, huzur, güven mutluluk dağıtan Hz. Peygamber düşmanın kalbine de korku salardı. Demek ki güzel ahlak her zaman affedici ve bağışlayıcı olmak anlamına gelmiyor.

Benim merhametim de elhamdülillah Resulullah’ın (s.a.v.) merhametine çok benziyor. Benim de içimde Allah’ın yarattığı her mahlûka, kâfire, en büyük günahkâra bile çok büyük merhamet, acıma, sevgi, şefkat hisleri vardır. Onların acıklı hallerini düşünür, üzüntüden mahvolurum, ağlarım. Ama onların dine, imana, Müslümanlara saldırı ve taarruzlarına da öyle bir öfke, öyle bir hiddet beni sarar ki o zaman benden korksunlar; önümü ölümden başka hiçbir şey kesemez. King konglar ordusuna tek başıma saldırırım, içime korku da gelmez. O sebeple ben bir taraftan bütün insanlara karşı böyle merhamet dolu iken, bir taraftan da merhametimin hemen yanında böyle bir duygu hazır bekler.

Şimdi bir adam, bir lider düşünün… Güya merhametli, sevgi dolu oluyor, herkesi seviyor, herkesi kucaklıyor, hoşgörüsünün sevgisinin sınırı yok. Müslüman’a düşmanlık edeni, Allah’ın dinine en büyük hıyaneti yapanı da diğer günahlar cephesine, yani kendine karşı yapılan zulümler yerine koyuyor, hiç kızmıyor, öfkelenmiyor ve her zaman hoşgörü adı altında seviyor, bağışlıyor. Sonra da bununla Hazreti Peygambere ahlaken mutabaat ettiğini düşünüyor; ona benzediğini sanıyor. Böyle bir şey mümkün mü?

Cömertliğe gelelim. Ben kendime cömertlik konusunda 10 üzerinden 10 veririm. Bu benim yaratılıştan getirdiğim bir ahlakım. Rabbime de bu konuda şükrederim. Benim cömertliğim dostumun da düşmanımın da kabul ettiği bir ahlakımdır. Yardıma ihtiyacı olan adama acırım. Dostummuş, düşmanımmış fark etmez, şahsi anlamda imkânım ölçüsünde veririm. Hatta bir düşmanım beni yaralasa hastaneye giderken o adamın çoluğu çocuğu vardır, bu adam hapse girerse onların hali ne olacak diye onlara acır, gizlice yardım gönderirim. Vallahi bu böyle. Kâfirlere, günahkârlara, hele toplumun horladığı, ittiği travestilere, homo’lara çok acırım. Çünkü onların halleri bana çok acımaklı gelir. Psikolojileri çok acınacak bir haldedir. Özellikle travesti ve homolar için onların neden bu durumda olduklarını ve ilaçlarını çok iyi bilirim. Rabbim inşallah bir gün onlara da ilaç olacak bir hizmet etme imkânı ve fırsatı verir… Bütün bu cömertliğim israf noktasına gelince işler değişir. Allahu Teala’nın Kur’an’da “sevmem” dediği günahlar azdır. Onlardan birisi de israf edenlerdir. Allah israf edenleri sevmez, israf edenler şeytanın biraderleridir, diyor. O sebeple bence cömertlik ahlakından daha önemlisi israf etmemektir. Ben de israfa çok dikkat ederim.

Sevgi ahlakı da öyledir, dengeli olması gerekir. Sevgi konusunda çok hassasımdır. Sevgimi öyle herkese, her şeye bedava dağıtmam, böyle lüksüm yoktur. Kimi niçin ne kadar sevdiğimizden sorumluyuzdur. Allah’ın bütün kullarını, yarattığı varlıklar olarak değerlendirip genel olarak seversin, sevmen gerekir. İnsanları severken de onların zatını, insan oluşlarını sever değer verirsin. Ahlak ve fiillerinde ise Kur’an ahlakına uygun olanlarını sever, diğerlerini sevmezsin. Layık olanı sevmek en büyük ibadet olduğu gibi, hak etmeyeni sevmemek de o derece önemli ibadet. Cömertliğe benziyor. Layık olmayana sevgini saçmak israf gibi tehlikelidir. Elhamdülillah ben bu konularda çok iyiyimdir. Kimi ne kadar sevmem gerektiğini çok iyi ayarlarım. Sevgi, saygı ve güven, güven önemli bir duygu, ben herkese belirli ölçülerde güvenirim. Sevdiğim ve güvendiğim insanların bana göre gönlümde uzak yakın mesafeleri vardır. Çaktırmadan herkesi kendi yerine koyar, sonra bana yaklaşmak isteyenleri, o gayreti gösterenleri layık olmalarına göre her zaman gözden geçirir ve ayarlarını yaparım. Kimini de incitmeden uzaklaştırırım. Bunlar bana göre çocuk oyuncağı işlerdendir. Kolaylıkla yaparım.

İşte bir insan benim ahlakım Hazreti Peygambere benziyor derken böyle iyi düşünmeli. Sadece hep veren, yalnızca cömert olan, her şeye rağmen seven ve merhamet eden insan “Hazreti peygamberin ahlakı bende var.” demesin… Bu ahlak Budist ahlakıdır. Budist ahlakı İslam’da olmaz. Budist rahiplerinin yaptığı gibi tevazu olunmaz.

Tevazu için de bu söylediklerim geçerli. Kimseyi küçük görmem, her sınıftan insanı, çocuk, deli, yaşlı herkesi muhatap alır, küçük görmeden onların seviyesine inerek onlarla konuşurum, onlara sohbet ederim. Allah (c.c.) “Hamam böceklerine sohbet et.” dese onlarla bile ciddi ciddi konuşurum, yani onlara tebliğ mümkün olsa yaparım. Ama bu tevazumun yanında vakarımdan da asla taviz vermem. Şahsiyetimden, izzet-i nefs duygumdan asla taviz vermem. Saygısızlığı asla affetmem. Benim izzet-i nefs duygum çok güçlüdür. Yakınlarıma, eşime, çocuklarıma karşı çok şakacıyımdır, latife yapmayı ve güldürmeyi severim. Onların bana şaka yollu takılmalarına müsaade ederim. Ama bu saygı sınırlarını aşıp izzet-i nefs duyguma zarar verecek olursa, iş orada biter. Birden sertleşirim ki, sizler de böyle olun, izzet-i nefs duygunuzu her zaman koruyun. Asla bu duygudan taviz vermeyin. İşte bütün ahlakları böyle değerlendirmek suretiyle bir insan “Benim ahlakım Hazreti Peygambere benziyor.” derse, ona hak veririm.”

Çok Kıymetli Şenel İlhan Beyefendi gayet güzel açıklamış konuyu… Evet, sormak lazım şimdiden; böyle bir gönül genişliğine var mıyız? Bugün İslam davası, Hz. Peygamberin yüksek ahlakını, tüm incelikleriyle doğru anlayarak, yüksek bir temsil kabiliyetiyle o ahlakı taşımak, yapılacak bir fedakârlık varsa, bedeli ne olursa olsun, o ahlakı layıkıyla yaşamaya çalışmaktır. Bunu başarabilenler, konuşmayı hak edenlerdir… Kısacası, bugün söz söyleme hürriyeti bunu gerektirir diyelim.. Ne de olsa, şu fitne çağında, Allah’ın bir muradı vardır; “Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler…” Yeter ki biz sağlam duralım ve ufku gözlemeye devam edelim…

Sonuçta yol aynı; “Hilali göremiyorsan, hilali görenlere git ki, bayramı göresin…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.