Kutsalı Aramak Ya Da Sahici Değerlerle Donanmak / Dr. Metin Serimer

40-kutsali-aramakGünlük hayatta dini hayatın insanı kendine cezbettiren Allah merkezli yapısından alabildiğine yararlanmak; dinin açık, net, en anlamlı yapısından her boyutta istifade etmek ne yazık ki insanların kendilerini algılama biçimlerinden çok etkilenmekte, tabir yerindeyse kendi eğri bakış açılarıyla kendi varoluşsal gerçeklerine darbe vurmaktadırlar. Bu varoluşsal gerçek, insanların nefs, heva ve hevesleri altında hasıraltı edilmeye çalışılmaktadır. Bu nedenle önümüzde çok önemli bir mesele durmaktadır ki o da insanın yeniden inşasıdır. Yeniden inşanın temelinde bugün aslında insanın kendini tanıması, kendisiyle tanışması, kendinde var olan insani, ruhi değerleri araması, bulduğu kadarıyla onları sevmesi ve bulunduğu noktadan hareketle ölçüler dünyasını geliştirerek yoluna devam etmesi gerekliliği yatmaktadır. Tasavvufçuların “ben feraseti” dediği bu konuya, belki biraz basit kaçacak ama bir bakıma güncel dille “kendine ait farkındalık” diyebiliriz. Konuların çevresinde dolaşmak yerine, merkezine genelde insanı, özelde de insanın bizzat kendisini alan farkındalıkları koymak ve bunu gerçekten de insanın kendine yapacağı en büyük iyilik olarak görmek işin başında da sonunda da kaçınılmaz görünmektedir. Bugün insanı merkeze alma iddiasıyla Allah’ı unutan bütün fikir akımları ve toplulukların düştükleri hatalardan uzak durarak, insanı yaratan Allah ve yaratılan insan hakikatinden hareketle “Benim Allahım, benim peygamberim, benim dinim ve ben” şeklinde düşünmek zaten insanın ihtiyacı olan manevi yararlılığın ve ihtiyacımız olan manevi pragmatizmin kaçınılmaz öğesi durumundadır. Çünkü affa ve cezaya ya da mükâfata muhatap olan, insanın ta kendisidir. Tebliğin gerçek muhatabı insanın kendisi olduğuna göre, bu konudaki eksen sapmaları ilk önce kişiyi beklenen faydalardan uzak tutacak ve sonuç itibarıyla da ilk önce kişinin kendisini vuracaktır. Tabir yerindeyse insanın yazılımı da donanımı da buna göredir. İnsan, Allah’ı unutarak yoluna devam edemez ve en önemlisi de yeryüzünde vahyin asıl muhatabı insandır. Kısaca Allah tek tek her kulunu ilahi hitabına muhatap eylemiştir. Bunu hakkıyla fark edemeyen insan, ceza ya da mükâfat olarak söylenenleri üzerine almayan insan durumuna düşer ki bu da muhataplıkların en kötüsüdür.
İnsanın fıtrata dayalı donanımından sapmalar, her şeyden önce insanın “kendi” oluşundan, kendi “varlık bilincinden” sapmadır ki, fıtri benlik elbisesinden soyunmak tam da budur işte. Bu haliyle insanın kendini gerçek manada tanıması mümkün olmadığından, “din” gibi, insanı en üst düzeyde insana tanıtan bir ilahi varlık donanımından mahrum olmak, günümüzde ancak “benlik algısı bozukluğu” ya da “hastalık hali ile açıklanabilir.
İnsanlar hiç şüphesiz farklı bilgi ve bilinç düzeylerine sahiptir. O nedenle Peygamber Efendimiz (s.a.v) insanları farklı farklı akıl özelliklerine sahip “sahildeki kum tanelerine” benzetmiştir. Aklı ne kadar yüceltirsek yüceltelim, hakikati kavrama noktasında ancak hak ettiği yere kadar gidebilen mütevazı bir araç durumunda olan akıl, insanı tek başına tanımlamaya yetmediği gibi, insan da sadece akıldan ibaret değildir. İnsan için, en az akıl kadar hatta ondan daha önemli bir keyfiyet daha vardır ki o da “kalp”tir. Aklıyla bulabildiklerini kalbiyle onaylamayan insan bir türlü rahat edemez. Tabi, tersinden bir okumayla ya da daha yolun başında, zaten duygularıyla yaşayan bir canlı olan insanın, kalbiyle yakaladığı incelikleri ya da hakikatleri akla onaylatmak gibi bir rahatlama yolu da vardır. Fakat yalın akıl, henüz hakikatleri ihtiyaç planında fark edip bunları kalbî bir bilinç düzeyine çıkarmadıysa, kalple beraber yol almaya mecbur olduğunu fark etmesi de aklı daha şerefli menzillere taşıyacağı da şüphesizdir. İnsan neden doğru düşünmeli veya niçin güzel ahlak sahibi olmalı gibi varoluşsal soruların en güzel cevabı hiç şüphesiz müteal, aşkın bir Yüce yaratıcıya olan yüksek bir imanın eseri olabilir. O nedenle burada üzerinde önemle durulması gereken gerçek, hem aklın hem de kalbin ıslaha, ölçülere duyduğu ihtiyaçtır. Çünkü “akl-ı selim” ve “kalb-i selim” kavramları her iki unsurun da terbiye edilmiş hallerini ifade etmektedir. Peygamber Efendimiz’in “Ya Rabbi, güdeni de güdüleni de ıslah et!” duası hem aklın hem de kalbin ıslahının kaçınılmaz olduğunu bizlere göstermektedir. Çünkü insanın, kendi varoluşsal gerçeğini, bizzat kendine verilen cihazatla tanıması istenmiştir.
Başarmak bir yana, neyi ve nasıl yapmak gerektiği konusu, “ölçüler” adı altında pek çok keyfiyete olan ihtiyacı açıkça ortaya koymaktadır. Ölçüler aslında insanda davranış değişikliği yapmaya muktedir yoğrulmuş bilgi demektir. Bilgi yığınları içinde neye ve nasıl ihtiyacımız olduğu, yani bilgiyi nasıl kullanacağımız konusu, bilgiyi bulunduğu yerden alıp bir ölçüye dönüştüren yüksek bir akıl ve hassas ve ince ayarlı bir kalbin ürünü olması da işin doğası gereği kaçınılmaz görünmektedir. Günümüzde kişisel gelişimciler bunun ancak akıl kapılarını zorlasalar da insan ihtiyaçları açısından alfabenin ilk harflerini ortaya koyan bir yerde durmayı “NLP” adı altında kurgulayabilmişlerdir. Doğruluğu kendinden menkul, spekülatif ve pek aciz bu çaba, 21. yüzyılda insanın kendi varlığı adına nerede durduğunun, insanı tanımlamaktan aciz bir çabası olarak tarihteki yerini almış görünmektedir. Parçadan bütüne doğru yapılan nörolojik araştırmalar ise insan beyninde duyguların biyokimyasal karşılıklarını bulmakla büyük bir heyecan yaşamışlardır. Oysa insanın kendini tanıyarak fark etme ihtiyacında, bu çalışmalara hala, çok kısır bir yeterlilik izafe edilmektedir. İnsanın kendisiyle ilgili arayış ve bulma temelinde bu zorlu yolculuğunda temel referans, yaratıcıyla olan doğumdan ölüme biyolojik, psikolojik, ruhi ve mütemadiyen kesintisiz bağı olduğu hakkıyla yani bilinç ve şuur düzeyinde anlaşılmadıkça, tüm bu çabalar sığ ve yetersiz söylemleri beraberinde getirmeye devam edecektir.
Bu konuda, bu devrin insanını çok zorlayan fiili durum, insanların artık manen, ruhen, psikolojik olarak “hastalıklı” bir yerde bekliyor, duruyor, avunuyor ve en önemlisi “arıyor” olmalarıdır. Elle tutulur taraf “arayış” içinde olmalarıdır. İnsan ruhunun fıtri gerçekliği ve ihtiyaçları bunu kaçınılmaz kılmaktadır. Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks); “Sözün maskarası olmayın!” diye ne güzel söylemiş… Evet, artık, sözden öze, özden de söze sağlam bir bağ olmadıkça, her şeyin süratle tüketildiği, değerlerin bir hiç haline getirildiği şu kirlenmiş dünyada, kutsal olana göbeğinden bağlı insanoğlunu ruhi anlamda hiçbir şey doyurmayacaktır. Tüketim kültürünün baştan ayağa nesneleştirdiği insan, hayatın aktif öznesi olduğunu bile bile, artık bu sahtekârlığa, içinde gözyaşı bile olsa “riyakâr gözünden işer” misali, gerçek değer arayışları adına artık dönüp bakmayacak bir ruhi açlık içinde, sahici olanı, hakikatle bağı olanı, gerçek olanı, kutsalla bağı olanı ciddi bir şekilde aramakta, bu arayışlarına cevap bulamadığı hiçbir şey onu gerçek manada doyurmamaktadır. Ta ki hakiki değerlerle yüzleşene kadar…
Bu yüzleşmenin temelinde ise insanın “kendini tanıma çabası” vardır. İnsana insanı anlatan bir irfan ve hikmet alanından mahrum olan insanın bunu kendi başına, sadece kendinden menkul fikri mesailerle başaramayacağı bugün çok aşikâr bir şekilde ortadadır. İnsana hayatın her türlü lüksünü sunan gelişmiş bunca teknoloji ve her geçen gün milyarlarca dolar harcanarak yürütülen bilimsel çabalara rağmen, vahşi bir hayvan gibi birbirini yiyerek beslenen insanlığın geldiği yer ortadadır. Artık insanoğlunun kendine ve kendi türüne acıyarak, “kalbinden çıkan” bir merhametle, evrendeki her şeye merhamet zaviyesinden bakması, insanın kendine yapacağı en büyük iyilik, yeniden fıtrata dönüş, yeni bir diriliş ve “ebediyete kendini merhametle uğurlaması” olacaktır ki tek kurtuluş da burada görünmektedir. Çünkü kalp, insanın Allah’la olan en önemli bağıdır ve pamuk ipliği kadar dahi olsa insan bugün o bağı hakikatine uygun olarak koruyabilirse “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın.” buyuran Allah (cc) hem “Ben kuluma şah damarından daha yakınım.” demekte hem de ebedi hayatta insanı, insan için yarattığı cennetine davet etmektedir. İşte buna inanmaya “iman”, inanana da “insan” deniyor; bu böyle biline…

Yorum bırakın