Kültür Ve Sanatın Toplumu Değiştirme Gücü / İsmail Erdoğan

İnsan ve toplum için sanat neyi ifade etmektedir, sanat neye yarar, öneminden bahseder misiniz?

Her şeyden önce “Sanat hayattır” derim. Sanat, eşittir hayattır ve hayatın bütün katmanlarında var olan Allah’ın Cemâl sıfatının yansıması olarak ifade ettiğimiz, her yerde tezahürüyle, tecellisiyle karşı karşıya kaldığımız şeylerin bütünü sanattır. Bu durumda, insan için sanat neyi ifade eder? İnsan için, olduğu, gittiği, yaptığı her şeyde karşılığını bulması gereken değeri ifade eder sanat. Yani insan sanatsız düşünemez. Konuşmasının, yazmasının, insan ilişkilerinin, kıyafetlerinin, siyaset tarzının mutlaka sanatla bağlantısı vardır.

Dünyayı güzelleştirmek insanın bu dünyadaki görevlerindendir. Bu, dünyayı cennete çevirmek midir; hayır. Bu, dünyaya artı bir değer katmak demektir. İnsanın sanatsız düşünülmesi, sanatsız yapabilmesi mümkün değil. Zaten bütün tarih de buna şahittir. İlk insan olarak ifade edilen insanı Hazreti Âdem olarak biliriz. Hazreti Âdem’in ilk icraatı Kâbe’nin inşası olarak rivayetlerde geçer, yani Kur’ân’ı Kerîm’de geçer. Kâbe neye göre yapılmıştır? Kâbe, altın orana göre yapılmıştır. Altın oran ilahi oran olarak kabul edilir ve sanatın bütün türevlerinde karşımıza çıkan orandır altın oran. İnsanın yaratılışında karşımıza çıkan orandır altın oran, varlığın tezyin edilişinde karşımıza çıkan orandır altın oran. Bu anlamda, Hazreti Âdem’in ilk inşaatında sanatı görüyorsunuz. Kâbe’nin sanatla yapıldığını görüyorsunuz. Bunu Hazreti Âdem’e ilham eden kim; Allah. Allah o şekilde yapılmasını istiyor. Çünkü Allah, bir şeyin güzel yapılmasını sever.

Bu anlamda sanat, ilk günden bugüne kadar bütün toplumlarda, kültürlerde ve zamanlarda var olan bir şey. Sanat, sizin eşyayı daha güzel bir şekilde görmenizi sağlar, sizin için eşyanın sıradanlaşmasının önüne geçer. Sanat, sizin yaptığınız işleri daha ince bir şekilde yapmanızı ve daha ince bir okuyuşla onu okumanızı sağlar. Sanat, sizin insanlarla olan ilişkinizin imarı noktasında katkıda bulunur. Bunu topluma vurduğunuzda, daha büyük boyutlarda karşınıza çıktığını görürsünüz. Yani insan ve toplumun sanatla ilişkisi burada birbirinden farklı şeyler değildir; biri sadece daha geniş ve daha çok boyutlu olarak karşımıza çıkar. O anlamda ben, insanla toplumu birbirinden ayırmıyorum, çünkü insandan topluma gidersiniz. Toplumu oluşturan da zaten insandır.

Toplum nezdinde daha somut olarak karşılığı nedir, yararı nedir? Siz ideolojik olarak farklı düşünebilirsiniz; fakat sanat öyle bir güce sahiptir ki, o ideolojik farklılıkları ortadan kaldırıp tek potada eriterek, sizi aynı güzellikte buluşturabilir. Yani bugün biz Picasso ile aynı kozmolojik idrake sahip değiliz, aynı varlık telakkisine sahip değiliz; ama Picasso’nun Guernica’nın Bombalanışı tablosuna baktığımızda bir Fransız ya da bir İspanyol’la benzer şeyleri hissedebiliyoruz. Bu sanatın gücüdür, güzellik denilen şeyin gücüdür ve bütün insanlar buna muhtaçtır. Güzellik olmadan bir insanın yaşaması mümkün değildir. Bunu, “Sanat neye yarar?” yazısında da dile getirmiştim. Her insan kendi çapına göre güzelliği arar. Şöyle düşünün: Entelektüel bir adamın güzellikle ilgili beklentisi farklıdır, sokaktaki sıradan insanın beklentisi farklıdır, ama herkesin güzellikle ilgili mutlaka beklentisi var, yani biri güzel bir arabanın beklentisi içindedir, biri güzel bir ölümün beklentisi içerisindedir ve gerçekten güzel bir hayat. Ama hep güzellik kavramının merkezde yer aldığını görürsünüz.

İnsan yetiştirme yöntemi olarak sanattan bahsediyorsunuz. Sanat, insan yetiştirmenin neresinde duruyor?

Sanat, bizim geleneğimizde belirli bir zümrenin icra ettiği faaliyet değildir; sanat, her insanın muhatap olduğu bir iştir. Her insanın muhatap olduğu gibi, aynı zamanda icra ettiği, ürettiği, ortaya koyduğu bir şeydir. Geleneksel ekolden Coomaraswamy diye bir ismin şöyle bir sözü var: “Sanatçı özel tür bir insan değildir, her insan özel tür bir sanatçıdır.” Yani insanın sanat yapmama seçeneği bu anlamda yok. Bazen aktif olarak içerisinde yer alırsınız, bazen pasif olarak; ama mutlaka içerisinde yer alırsınız.

Yine bizim geleneğimizde, sanat dediğimiz şey beraberinde terbiye süreçlerini taşır; yani sanat, insanı terbiye eden mekanizmalar bütünüdür. Bu anlamda, sadece size verilmiş olan kabiliyeti açığa çıkartarak ortaya eser koymak değildir sanat, bizatihi şahsiyetiyle sanat eseri olarak yaşamaktır. Mesela, kaçırdığımız noktalardan bir tanesi de bu. Bugün nasıl bir algı var dünyada? Sanatçı sıra dışı, lümpen, bohem bir hayat tarzına sahip, taşkınlıkların mucidi, her türlü taşkınlığın kendisi için mubah sayıldığı bir algı var. İyi de bu algı çok yeni bir algı, tamamen icat edilmiş bir şey. Bunu Picasso’da bile göremezsiniz ki, Picasso bugüne kadar şöhretin tadını yaşayan ilk örnektir sanat tarihinde. Sonrasında bunu bir tık ileriye Salvador Dali götürmüştür. Ama sanatı şöhret olarak ve de taşkınlığın mimarı olarak icat etmiş kişi Andy Warhol’dur. Hatta şöyle bir sözü vardır Andy Warhol’un: “Şöhret olmayacaksam sanat ne işe yarar?” Yani sanat öyle bir noktaya getirilmiştir ki Batı’da, şöhretle birlikte anılan ve ona hizmet eden bir araca dönüşmüştür. Bunun sonucunda ne olur; sizin her türlü taşkınlığınız, her türlü sıra dışılığınız para etmeye başlar. Fakat Batı’da bu böyle. Bizde de maalesef bugün itibarıyla o noktaya gelmiş durumda.

Bu nasıl oluyor? Sanat belirli isimlere ya da zümrelere hasredilen bir şeye dönüştüğü zaman oluyor. Hâlbuki, herkesin sanatın üreticisi ve tüketicisi olduğu bir düzlemde, siz birilerinin sanat yoluyla taşkınlık yapma hakkını onlara vermezsiniz.

Tekrar sanatın insan yetiştirme yöntemi olması boyutuna dönersek, bizim geleneğimizde terbiye süreçlerini içinde barındıran bir iştir sanat. Bu ne demek? Hangi sanatı icra ederseniz edin, sizin bir ustanız vardır. Bir ustanın yanına girersiniz ve önce ondan sanatı değil de insan olmanın şifrelerini alırsınız ve sanatçı olmayla beraber insan olmaya başlarsınız. Sanatkâr olmak aynı zamanda insan olmayı öğrenme süreçlerini ifade eder.

Hemen örnek vereyim. Çağımızda yaşayan ve bizim geleneksel anlayışımıza uygun sanatkârlık yapan isimlerden biri Ressam Cemal Toy’dur. Onun atölyesinde çokça karşılaştığım bir durumdur; kendisinden ders almaya gelen öğrencilerin ilk karşılaştıkları şey, ilk öğrendikleri şey, atölyeye misafir olarak gelen kişilere çay demlemektir, onu servis etmektir, onları karşılamayı öğrenmektir, onları ağırlamayı öğrenmek. Yani siz oraya resim dersi almaya gidersiniz, Cemal Toy sizin elinize çaydanlığı tutuşturur. Der ki: “Önce bir çay yap, şu misafirleri bir ferahlat, onları nasıl ağırlayacağını bir öğren, zaten sanatı bunlarla beraber öğrenirsin.” Dikkat ederseniz, burada insanın yetiştirilmesi söz konusu. Yani sanatçı olmakla, sanatı öğrenmekle insanı öğrenmek, insanı inşa etmek bizim geleneğimizde beraber giden bir şey. Burada sizin için usta ne görevi görür; rehber görevi görür, mürşit görevi görür.

Bizde sanat, insanı insan kılan yegâne araçlardan bir tanesi. Eğer insanı daha güzel insan, daha iyi, daha anlayışlı insana dönüştürmüyorsa kesinlikle oradaki sanatta problem vardır, oradaki sanatla ilgili algıda problem vardır. Sanat bizde insanları daha mütevazı kılar, daha kibirli değil. Sanat, bizim geleneğimizde insanları daha anlayışlı, daha naif kılar, daha ince kılar. Bugün çok fazla yok ama geçmişe baktığımızda bunun bir sürü örneğini görürüz. Bu arada, sanatın insan yetiştirme yöntemi olması sadece bizim geleneğimizle alâkalı da değil; bu, aslında diğer bütün geleneklerde de böyleydi. Yani Leonardo da Vinci’nin bugünkü meşhur sanatçıların karşılandığı gibi bir karşılığının olduğunu düşünürseniz yanılırsınız; öyle bir şey yok. Leonardo da Vinci de sanatla zanaat ayrılmadan önce aynı zamanda bir zanaatkâr olarak kabul edilen ve de bugünkü gibi sükse sahibi sanatçıların makamı gibi bir makamı olmayan, aslında sıradan tarafı da olan; ama ehliyetinden ve ortaya koyduğu işlerden dolayı saygı gören ve kendisine sahip çıkılan bir isimdir. Öyle çok özel, mümtaz, olağanüstü bir şahsiyet değildir, öyle görülmemiştir.

“Sanat Silahtan Üstündür” başlıklı bir yazınız var. Bu konuyu açar mısınız?

Tarih boyunca sanat, silah olarak kullanılmıştır. Sanat en iyi propaganda aracıdır. Silahtan üstünlüğü birçok açıdan ispatlanabilir ki mesela silaha göre çok ucuzdur. Yani siz bir toplumu tesir altına almak için topla tüfekle ona gitmek yerine, hele ki iletişim araçlarının bu kadar yaygın olduğu bir çağda kültür-sanat yoluyla gidip operasyonel ilişkiler yaparsanız çok hızlı karşılığını alırsınız ki bizde bu tam 200 yıldır yapılıyor. Bizi bir taraftan topla tüfekle dövmeye çalışıyorlardı; bir taraftan da kültür-sanat yoluyla içimize girerek, bizim algımızı, bakış açımızı değiştirmeye başladılar.

Rivayet odur ki Topkapı Sarayı’nın önündeki Sultan Ahmet Çeşmesi yapıldığında halk ayaklanıp saraya yürümüş ve “Biz İstanbulluların zevkini bozamazsınız.” deyip tepki göstermiştir. Neden? Çünkü Sultan Ahmet Çeşmesi, bizim geleneksel değerlerimize uymayan, Batı’nın sanat anlayışına, Batı’nın değer anlayışına uygun olarak tasarlanmış bir çeşmedir. Bizim o naif, ince, sade ve asude anlayışımıza bu anlamda uymamaktadır ve halk buna tepki göstermiştir, fakat bu devam etmiştir. Yani bizim yönümüzü Batı’ya dönmemiz neticesinde oradan devşirdiğimiz şeylere göre sanat yapmaya, mimarimizi buna teslim etmeye devam edilmiştir.

Daha somutlaştırayım bunu. 19. Yüzyılda meşhur Hoca Paşa yangını sonrasında kurulan Islahat-ı Türk Komisyonu isimli bir komisyon kurulmuştur. Bu komisyon ve İstanbul’un o yollarını yeniden nizam etmek için işlev görmüştür ki o kurumun başında da Keçecizâde Fuat Paşa vardır. Fuat Paşa, Osmanlı’daki hain paşalardan biri olarak bilinir. Hatta şöyle bir söz vardır: Avrupalılara demiştir ki Fuat Paşa: “Bu Osmanlı ne kadar büyük bir medeniyetmiş, imparatorlukmuş ki siz dışarıdan, biz içeriden savaşıyoruz ama bir türlü yıkamadık.” Böyle bir adam, Islahat-ı Türk Komisyonunun başındadır. Kendisi sadrazamdır ve de şu an Sirkeci’den Divanyolu’na kadar o taşlaşmış olan bölgenin altındaki imza o komisyonundur ve bir nevi Keçecizâde Fuat Paşa’nındır. Suriçi’nin ahşaptan taşlaşması dediğimiz o sürecin arkasında böyle bir olay yatar.

Bu komisyon tamamıyla Batılı değerlere göre bir inşa sürecini başlatmış ve de bugün karşı karşıya kaldığımız manzarayı ortaya çıkartmışlardır. Yani bizim bu topraklardaki asıl yabancılaşmamış kültür-sanat üzerinden gerçekleşmiştir. Bazen çok sinsice, bazen de bağıra bağıra gerçekleşmiştir; fakat önü bir türlü alınamamıştır.

Öyle bir noktaya geliniyor ki 19. Yüzyılın sonu, 20. Yüzyılın başlarında, Türk mimarlar bir araya gelip Birinci Ulusal Mimarlık Akımı adıyla bir akım başlatıyorlar ve isyan ediyorlar. “Bizim müthiş bir mimarlık geçmişimiz, sanat birikimimiz var; bize niye iş vermiyorsunuz? Neden tamamen Batı’ya endeksli bir anlayışa teslim ediliyor bizim mimarimiz, bizim hikâyemiz?” diyerek isyan ediyorlar ve de bugün baktığımızda gerçekten etkilendiğimiz bazı âbidevi eserlere imza atıyorlar. Vedat Tek’in Büyük Postane Binası bunlardan bir tanesidir, yine Mimar Kemalettin’in 4. Vakıf Hanı olarak inşa edilmiş ve Legacy Ottoman Otel olarak kullanılan bina Birinci Ulusal Mimarlık Akımı abidevî örneklerinden biridir.

1940’larda, 50’lerde bu sefer İkinci Ulusal Mimarlık Akımı ortaya çıkmış. Yani Türk ve Müslüman mimarlar tabiri caizse iki defa isyan etmişler.

Bunun sonucunda ne oluyor? Siz biçime göre şekillenirsiniz; fakat bunun farkına bile varamazsınız, yani biçim o kadar etkilidir insanların hayatında. Mesela, insan yassı organlardan oluşur, oval organlardan oluşur; yani bizim vücudumuzda sert, kübik diyebileceğimiz hiçbir karakteristik yoktur. Ama bugün yaşadığımız evleri düşünün, gördüğünüz her şeye dikkat edin, kübik bir karakter söz konusudur. Bu da şudur en basitinden: İnsan karşı karşıya kaldığı şeyle savaş hâlinde. Çatışıyorsunuz, ilk elden çatışmaya başlıyorsunuz, yani onunla bütünleşemiyorsunuz.

Sizin son 200 yıllık hikâyenizde sanat ve mimariyle ilgili anlayışınızın tamamen sizin değerlerinizin zıddı, hatta değerlerinize düşman bir anlayışa göre kurgulandığı bir dünyada onunla nasıl barışık bir şekilde yaşarsınız; yaşayamazsınız. Barışamazsınız, ama ona muhatapsınızdır, bir şekilde tesiri altındasınızdır. Bu da zamanla kimliksizliği doğurur. Mesela, bizim hakikaten bugün bir modern Batılı mı, yoksa gerçekten geleneksel anlamda kadim bir birikimi devam eden Müslümanlar olarak mı yaşadığımız sorusu ortada bir sorudur. Ne Batılıyızdır gerçekten ne Doğuluyuzdur. Bunun arkasındaki o bunalımın imzalarından biri sanatla ilgilidir ve biz oradan darbe almaya başladık, oradan gerçekten dayak yemeye başladık, bugün hâlâ devam ediyor. Nasıl kişi düştüğü yerden kalkarsa, biz sanatla kalkacağız ayağa. Yani biz bu saldırıyı, 200 yıllık saldırıyı bertaraf edeceksek, sanatla, kültürle bertaraf edeceğiz. Hele ki bu çağda başka seçeneğimiz yok. Silahla olan savaşlar -tarih boyunca öyledir- zamanlıdır, sürelidir, bir-iki yıldır, üç yıldır; ama sanat ve mimariyle ilgili savaş devamlıdır.

Bir örnekle bitireyim. Jüstinyen, Ayasofya’yı yaptığı zaman açılışında diyor ki: “Seni geçtim Süleyman.” Hazreti Süleyman’a göndermede bulunuyor. Çünkü o güne kadar yeryüzündeki en büyük yapı Süleyman Tapınağı. Ama Ayasofya’yla ondan daha haşmetli, daha abidevî bir eser ortaya koyuyor ve “Seni geçtim Süleyman” diyor. Aslında orada bütün o Yahudiliğin hikâyesine bir gönderme var. Bir Hristiyan olarak konuşuyor ve “Seni geçtim, seni yendim!” diyor. Bu, medeniyetler arası bir savaştır aslında. Rekabet ya da savaş, nasıl ifade ederseniz.

Sonra ne oluyor? Mimar Sinan Selimiye’yi yaptığı zaman, Selimiye’nin kubbesi Ayasofya’nın kubbesinden çap olarak biraz daha büyük olduğu için, Mimar Sinan da diyor ki: “Seni geçtim Jüstinyen, seni yendim!” Bakın, sanatla, mimariyle ilgili medeniyetler arasındaki savaş, rekabet binlerce yılı kapsayan bir rekabet ve bu o kadar güçlü bir dil ki, siz bir tane sanat eseriyle bir insanın kalbine dokunup onun hayatını değiştirebilirsiniz. Mesela, bugün kalksak Endülüs’e gitsek El Hamra Sarayı’nı dolaşsak bir Kurtuba Câmii’ni görsek, eminim hayata kesinlikle başka bir yerden bakmaya başlayacağız.

Sanat ve mimari bu kadar etkilidir, bu kadar güçlüdür. Bizim bu gücü tekrar ele geçirmeye ihtiyacımız var. Tekrar diyorum, çünkü bu güç bizdeydi. Endülüs mimarisini, sanatını düşünün. O kadar etkili olmuş ki bugün hâlâ birçok eserde, Batı’da, İspanya’da, Güney Amerika’da olsun, Endülüs mimarisinin, sanatının etkisiyle eserler üretildiğini görüyorsunuz ki buna “Müdeccen sanatı” deniliyor. O eserler içerisinde katedraller de var. Düşünebiliyor musunuz, Endülüs sanatının etkisiyle yapılmış katedraller bugün müntesiplerinin hala ilgisini çekmekte.

Peki, bu gücü yeniden nasıl ele geçirebiliriz, nasıl büyük sanatçılar yetiştirebiliriz? Nereden başlamamız lazım?

Önce o kadim geçmişi anlamak gerekiyor. Biz bir kere bundan uzaklaştık. Mimar Sinan’ı Mimar Sinan yapan şey neydi? Yine benim bir başka yazıma gideceğiz burada; “Sedefkâr Mehmet Ağa” isimli yazım. Ben, Sedefkâr Mehmet Ağa isimli yazının girişine şöyle başladım:

“Siz zannediyorsunuz ki Sedefkâr Mehmet Ağa’yı anlatacağım bu yazıda. Hayır. Ben, Sedefkâr Mehmet Ağa ve Sedefkâr Mehmet Ağaları doğuran Osmanlı’daki sistemi anlatacağım. Bir adam gayrimüslimken, devşirilip 5 yıl ulufesiz olarak çalıştıktan sonra, 6. yıl Kanuni Sultan Süleyman’ın türbesinde bekçilikle ulufelik yapıp Osmanlı’nın Topkapı Sarayı’nda Has Bahçe’ye bahçıvan olarak tayin edilir ve bu adam nasıl olur da koskoca Hassa Mimarlar Ocağının başına geçip Sultan Ahmet Camii’ni yapacak Sedefkâr Mehmet Ağa’ya dönüşür? Size bunu anlatacağım, çünkü bizim bugün buna ihtiyacımız var.”

Yani bugün Mimar Sinanları, Matrakçı Nasuhları, Şeyh Hamdullahları çıkartacaksak tekrar, bizim o unuttuğumuz, kaybettiğimiz sisteme ihtiyacımız var. Bugün büyük sanatçıları ancak büyük sanatçıları yetiştirecek bir sistem kurarak üretebilirsiniz. Aksi takdirde, insanlar bireysel çabalarıyla ortaya bir şeyler koyarlar, fakat onlarla kalır, devam etmez; çünkü miras olarak aktaramaz. Hâlbuki siz kadim bir geleneğe sahipsiniz. Geleneğe sahip olmak demek ne demektir; aslında geleceğe sahip olmak demektir. Çünkü gelenekten geleceğe doğru bir seyir olur. An, geçmişle geleceği birleştiren zamandır. Cemil Meriç “Maziyle istikbali birleştiren köprü olmak isterdim, sevgiden yapılma bir köprü olmak isterdim.” der. Şimdi bulunduğumuz an köprüdür ve biz, geçmişle geleceği burada bir araya getirir, yarını kurma dediğimiz şeyi bugünde gerçekleştiririz.

Bunun için, bizim o kadim geleneğe, onun gerçekten bilgisine ve o bilgiyi bugüne nasıl taşıyacağımıza, o yol haritasına ihtiyacımız var. Eğer bunu yapmayı başarabilirsek gerçekten büyük sanatçılar yetiştiririz. Aksi takdirde, icrai anlamda büyük işler yapan, iyi eserler ortaya koyan sanatçılar yetiştirebilirsiniz belki; ama sizin o insan yetiştirme projesi olan sanatın kendisini şahsiyet olarak tezyin ettiği sanatçıları yetiştiremezsiniz. Ancak, performans olarak kendisine hizmet eden, kendisini yaptıklarıyla günden güne daha müşahhas bir şahsiyete dönüştüren kişiler üretirsiniz.

Bunun için sisteme ihtiyacımız var, bunun için kalıcı marka kurumlara ihtiyacımız var. Bu alanda uzun soluklu, günü kurtarmaya yönelik değil, yarını inşa etmeye yönelik kurumlar kuracak, akademiler inşa edecek ve de onların olgunlaşmasını, onların ürün vermesini bekleyeceksiniz sabırla. Bu 1 yılda olacak bir şey değil; 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl devam edecek bir süreç bu. Yarını inşa etmekten bahsediyoruz, bugünü kurtarmaktan değil. Ki, eğer yarını inşa etmek için çalışırsak, bugün zaten kurtulur. O anlamda bizim, nitelikli, yoğun, adanmışlığı içeren projelere ihtiyacımız var, bu adanmışlığı yaşayan insanlara ihtiyacımız var. Eğer olacaksa, bir şeyler değişecekse, ancak bu şekilde değişecek.

Yorum bırakın