Ana sayfa - Son Sayı - Kısaca Psikoterapiler / Psikoterapist Ahmet Emin Acar

Kısaca Psikoterapiler / Psikoterapist Ahmet Emin Acar

Bilinç ve bilinçaltı kavramlarıyla ne kastediliyor?

Literatüde bilinçdışı kullanılır. Fakat halk bilinçaltı terimini kullanmayı bırakmıyor. Türkiye’de bilinçaltı teriminin kullanımı çok daha yaygındır. Hatta psikiyatrist ve psikologların da çoğu bilinçaltı terimini kullanıyorlar. Bilinçaltı terimi Pierre Janet’nin kavramıdır. Bilinçdışı terimi ise çok daha eskidir, Schopenhauer’e, Leibniz’e kadar geri götürmek mümkündür. Yani Freud’dan çok önce de yaygın olarak felsefede bilinçdışı kullanılıyordu. 1800’lerden itibaren bu kavram psikolojik rahatsızlıkları izah için kullanılmaya başlandı. Bu yüzyılda sık sık bilinç yarılmasından bahsediliyordu. Bilinç katmanlı olarak kabul edildiği için, bu katmanlara farklı isimler verenler oldu. Hem psikolog ve hekim hem de önemli bir Fransız felsefeci olan Pierre Janet, yüzyılı aşkın süredir sözü edilen bilinçdışının klinik yansımalarını toparlayarak bir kuram geliştirdi. Yıl 1880’ler. İlk kez bilinçdışı yerine bilinçaltı terimini kullandı. Böylece eski düşüncelerin kendi kuramına kontrolsüz olarak sızmasını engellemiş oldu. Çünkü zaten yeterince iç içe durumdalar.

Janet, Freud’tan önce “bir bilinç var, bir de bilinçaltı var” dedi. Bilinçaltındaki malzemeden kişinin haberi yok, çünkü bilinçte değil. Otomatik bazı davranışlar oluyor, bir duygu geliyor veya bir hareket yapıyorsun, fakat niye yaptığını bilmiyorsun. O devirde en yaygın kronik rahatsızlık olan histeri genellikle bu tür davranışlardan oluşuyordu. Janet bilinçaltında bulunan bazı anıların bu davranışlara sebep olduğunu keşfetti. O yüzden dinamik psikolojinin kurucusu olarak kabul edilir.

Freud birkaç aylığına Fransa’ya gitti, bu bakış açısına dair önemli şeyler öğrendi. Almanlar bu bakış açısını asla kabul etmezdi, çünkü zihinsel bozuklukların sebebinin maddi olduğuna inanırlardı. Onlara göre “hatıra” maddi bir sebep değildir, bu yüzden kişiyi hastalandıramaz. Freud 3 yaşından itibaren Viyana’da büyüdü ve Viyana Alman fikri hinterlandındadır. O devirde Fransa bu konularda daha ileriydi. 20. yüzyıldan itibaren üstünlük Almanlara geçti. Almanlar görgü-bilgilerini arttırmak için Fransa’ya giderlerdi. Herkes Jean Martin Charcot’nun rahle-i tedrisatından geçerdi. Bir nevi staj veya post-doktora eğitimi gibi. Bu eğitim Freud’un hayatını değiştirmiştir. Geçmiş anılar, hatıralar, düşünce gibi maddi olmayan sebeplerin zihinsel bozukluklara sebep olabileceğini orada öğrendi. Freud’un ilk yazdıklarını okursak, Pierre Janet gibi düşündüğünü ve ona bol referans verdiğini görürüz. Freud, Pierre Janet’nin öğrencisi konumuna düşmemek için “bilinçaltı” tabirini kullanmak istemedi. Kendi grubundaki kişilerin bilinçaltı terimini kullanmasını yasakladı. “Bilinçdışı kullanılacak” dedi. Hatta onu uyardılar, dediler ki: “Herkes zaten bilinçdışı diyor… Zaten asırlardan beri kullanılan bir bilinçdışı kavramı var. Senin söylediğin bilinçdışı kavramı, onların söyledikleri ile karışır.” Freud da “Merak etmeyin, biz farklı bir şeyden bahsediyoruz, karışmaz.” dedi ve riskli olan terimi tercih etti. Zaten başka çaresi yoktu. Çünkü bilinçaltı terimini Pierre Janet kullanıyordu. Onu kullansa Janet’nin kuramını kabul etmiş gibi görülecekti. Böylece Freud, bilinçaltı yerine bilinçdışı dedi. Bugün Pierre Janet’nin fikirleri bilinmediği için bilinçaltı terimini kullanmak çok doğru olmaz. Fakat bu sadece kuramsal bir duyarlılık.

Yani İki katman var; bilinç ve bilincin dışı. Janet’e göre bilinç ve bilinçaltı. Freud ikisi arasında bilinç öncesi diye bir yer daha varsaymış.

Pierre Janet çok garip bir şekilde tarihten silindi, yok oldu. Ancak 70’lerden sonra tekrar hatırlandı. İlginçtir onu tekrar gündeme getiren kişinin eseri herkes tarafından bir şaheser olarak kabul edilmesine rağmen yaklaşık 50 yıldır hâlâ Türkçe’ye çevrilmemiştir. Janet’nin kitapları hatıra niyetine dahi olsa basılmamıştır. Yayıncısına sorulduğunda yayıncısı garip bir şekilde “Pierre Janet’nin eserleri bir daha asla basılmayacaktır.” demiş. İnsan işkilleniyor resmen.

Janet’yi gündeme getiren eser ve yazarın ismi nedir?

Henri Ellenberger. Kitabının ismi Discovery of Unconscious (Bilinçdışının Keşfi). Yazar dedektif gibi hastane hastane dolaşarak kendisinden 90 yıl önce tedavisi yapılan bir hasta hakkında hastane arşivlerinden bilgi edinmiş. Çok enteresan bir kitap. O belgelerden anlaşılıyor ki, Freud ve Breuer’in başarılı bir tedavi gibi sunduğu vaka aslında anlatıldığı şekilde değilmiş; çünkü tedaviden sonra hasta defalarca akıl hastanelerine yatırılmış. Belgeler, epikrizler bunu ortaya koyuyor. Bu vaka aslında Freud’un değil Joseph Breuer’in bir vakası. Türkçe kitaplar yanlış olarak vakanın Freud’un bir hastası olduğunu yazar. Breuer ve Freud vakayı birlikte yayınladılar. Freud bu vakayı psikanalizin ilk vakası olarak görmüştür. Hasta Bertha Pappenheim’dı. O devirde Anna O. Olarak takdim edilmişti.

İd, ego, süperego konuşulurken de hep bilinç üzerinden gidiliyor. İd, ego, süperegoyu tanımlayan şeyler, sosyalite mi bilinç mi? Bunlar da Freud’a ait kavramlar mıdır?

Hayır, ego kavramı Freud’a ait değil. Ego, zaten bilinen bir kavram, “ben” demek… Filozofların bilip sık kullandığı bir kavram. Özellikle Fichte’nin. Rönesans sonrası felsefe, tanrı-merkezli değil, ben-merkezli olmuştur. Bir çeşit ilmünnefs. Yani psikolojik herhangi bir kuram “ben”den, yani “ego”dan mutlaka bahsetmelidir. O bizim kişiliğimizin merkezi veya zemininde bulunur. Kant da felsefesini neredeyse onun üzerine kurmuştur diyebiliriz. Çünkü herşey “ben” dediğimiz şeyin tarifine dayanır. Psikolojik bir yapı olarak Freud ondan çokça bahsetmiştir, fakat özellikle 1923’ten sonra.

İd veya Almanca Es terimi de daha önce kullanılıyordu. Biz bunlardan habersiz olduğumuz için, bu terimlere Freud’un verdiği anlamları bilebiliyoruz bugün. Süperego terimi Freud’a ait, fakat o da vicdan yerine kullanılmıştır. Yani onun yerini alması için. Süperego, yani egonun üzerinde. Yani onu etkisi altına alabilen. Onu tehdit edebilen.

İngilizcedeki “it” kelimesinin, Latincesi “id” dir; içimizdeki “o”, yani “Ben”in dışında olan; bende olup da benim dışımda olan… Bana ait ama bana yabancı: “o”. İçimdeki yabancı, içimdeki “o”. Bir de onu nesnelleştirmiş oluyoruz “o” demekle. “O” dediğimiz zaman herkes ona bakabilir, nesneldir yani. O yüzden herkeste ortak olan bir yapı gibidir. Psikanaliz ilk kurulduğunda “id araştırmaları cemiyeti” gibidir.

Ego ile id aynı şeyi mi ifade ediyor? İçimizdeki bir “o” diyorsunuz…

İçimde, ama benim dışımda bir “o” var. Benden farklı olduğu için “o” diyoruz fakat neticede benim içimde, dışımda değil. Mesela diyoruz ki, “Vay anasına! Bana neler yaptırdı bu id”. Bunu “ben” diyor, yani “ego” diyor. Demek id egoya bir şeyler yaptırabiliyor. İyi şeyler değil tabi. “İd”in içi şehvet ve gazap doludur. Freud onlara Eros ve Thanatos diyor. Eros isimdir Yunanca; sıfat yaparsak erotik olur. Thanatos’un başına da iyi anlamında ö (eu) getirirsek ötanatos olur. Ötanazi oradan geliyor. Bizim geleneğimizde bunlara şehvet ve gazap denirdi. Bunlar nefsin bineğidir; bunlar olmadan olmaz. Fakat bunların yoldan da çıkmaması lazımdır. Freud da bunları aynen böyle kabul etmiştir. İdden gelen dürtüler olmadan olmaz. Fakat bunların kontrol altında tutulması lazım. Temelde aynı sistem.

“Bana neler yaptırdı bu nefis” diyoruz biz. Freudyen terimlerle “bana neler yaptırdı bu id” denir.

Yani ben bunu yapacak adam değildim, “o” (id) yaptırdı demiş oluyorum. “Ben”den dışlıyorum, “ben”e yakıştıramıyorum. Bana yakışan davranışlar var ama bir de kendime yakıştıramadığım, “o”ndan kaynaklanan şeyler var. Psikanalize göre her ne kadar ego, id’den gelişse de, id ve ego birbirinden çok farklı şeyler. Bunlar tabi Freud’un düşüncelerine göre. Başka kuramcılar farklı düşünüyor.

Sonuç olarak “ben” dediğimiz şey, id ve süperegonun etkisi altındadır. Mesela id, egoya “ben onu istiyorum” der. O ise yasak. Buna rağmen ego bunu gündemine alırsa, yani bu arzu bilinçli hale gelirse süperego o kişiye o kadar kötü hissettirir ki, öl daha iyi. Yani ego dediğimiz yapı, bir taraftan “id”in, diğer taraftan da “süperego”nun tesiri altında… İkisinin de istekleri birbirine zıt. Ve ego bu talepleri görmezden gelemez. Bu hayati bir problem; bunu çözmek lazım. Zaten ego, bu problemleri çözmek için var olmuştur. Diyelim ki “id” “illa ki ben o kızı istiyorum” diyor. Ego bu krizi çözmek zorunda. “İd”e kalsa doğrudan sahip olmaya kalkardı. Fakat “id”in eli kolu yoktur, o yüzden egoyu kullanmak zorundadır. Ego ise makul, mantıklı ve sosyaldir. Üstelik terbiyeli, ahlaklı… İd’de bu manada ne akıl ne mantık ne terbiye ne ahlak var.

Ego bütün sevimliliğini takınmasını sağlar kişinin; iltifatlar, hediyeler vs. ile ne yapar eder kızı tavlar. Ana-babasından da istedi mi, süperegonun artık hiçbir itirazı kalmaz. Düğün, dernek, telli duvak, beyaz gelinlik… Böylece ego ne yapmış etmiş, her ikisinin de gazabını çekmeden olayı nihayetlendirmiştir.

Fakat burada anlatılanlar kadim bir tema aslında gördüğünüz gibi. Melek-şeytan, ruh-nefis vs. gibi ikililerle daha önceden bu konulara hep temas edilmiş. Nefsi çok aç bırakmamak gerektiği zaten bizim kültürümüzde var. Bizde nefsi öldürmek yoktur. “Yemini-suyunu ver ve kullan” mantığı vardır. Ama şımartma! Nefis bizim bineğimizdir. Onun taleplerini tümüyle görmezden gelemeyiz.

Freud doğuştan ateist değildi, Yahudi cemaati içinde büyüdü. Kadim kültürden neleri tevarüs etti? Bununla ilgili kitaplar da var. Birisi açıp okusa, bize de anlatsa ne güzel olur!

İd nereden geliyor?

Freud’a göre id, doğduğumuz zaman ortaya çıkan, dış dünyayı tanımayan, tümüyle bilinçdışı olan bir yapı… İd, gerçekliğe hiçbir zaman ulaşamaz. Ona değmez, temas etmez; dış dünyaya temas etmez. O yüzden bebek doğduğu zaman bütünüyle bilinçdışı, id olarak düşünülür. Dış dünya ile alakalı işleri görmek için bir aracıya ihtiyaç var. Onun için id’in bir kısmı, üstündeki bir katman, yavaş yavaş egoya dönüşmeye başlar, Freud’a göre… Dıştaki katman yani ego, dışarıyla arasındaki arayüzü oluşturur; id yine arkada kalır.

Süperego dediğimiz şey, toplumsal vicdan mı?

Toplumsal vicdan, ahlak, dini kurallar, toplumsal kurallar, her şey… Bunlar kişinin zihninde temsil edilirler. Bu temsilcilerin faaliyeti süperego adını alır. En önemli faaliyeti egoyu tahkir ve tehdittir. Bir de hedef koyar. Bazı süperegolar çok acımasız (sadist) olurlar. Hem çıtayı çok yüksek tutarlar hem de hedefe erişemedi diye egoyu sürekli aşağılarlar.

Egonun ortaya çıkmasına engel olan her şey mi?

Süperegonun görevi, id’in kontrolsüzce egoya istediğini yaptırmasına engel olmak. İkisi de egoya saldırıyor; biri yap diye, diğeri yapma diye. Dolayısıyla egonun işi şudur; “Sakin olun, ben bu işi çözeceğim…” İd’in de süperego’nun da eli ayağı yok. Direksiyonda ego oturuyor. Bedenin yönetimi egonun elinde. Dış dünyada tasarruf, egoya bırakılmış. İkisi de, dış dünyada bir iş yaptırmak için egoyu kullanmak zorunda. O yüzden “id”in, canı çeker, egonun yakasına yapışır, “git bunu bana getir” der, kendisi getiremez. Süperego da egonun yakasına yapışır, “bakmayacaksın ona” der, “haram” der, “ayıp” der, “yazık” der, “çirkin” der, “kötü” der… ve onu engellemeye çalışır. Egonun yapması gereken şey şudur; “Sakin olun, ikinizin de istediğini yapacağım!” Bu her zaman mümkün olmaz tabi. Fakat ego sürekli olarak bu ikisi arasında ping-pong topu gibi gidip geliyorsa gelişememiş demektir ve gelişemeyecektir de. Kendine bir alan açmalı ego ve o alanı genişletmeli. Geniş bir hareket alanı olmalı. Çözüm seçeneklerini arttırmalı. Bir problemin çözümü için çok farklı alternatifler geliştirebilmeli.

Dikkat ederseniz bu durumda eski terminoloji değişiyor. Egonun gelişmiş olanı makbul olmuş oluyor bu durumda. Bu enaniyet demek değil. Tersine, enaniyeti yüksek olanların egosu gelişmemiştir, çok ilkeldir. Bu artık yeni bir terminoloji.

Peki enaniyeti bu terminolojide nasıl adlandıracağız. Enaniyet “şişmiş sahte kendilik”tir. Şişmiş sahte kendiliği olanların egosu gelişmemiştir. Çünkü bir kişide şişmiş sahte kendilik varsa, o kişinin gerçek kendiliği süklüm-püklüm, aciz ve değersiz hisseden bir kendiliktir. Bu gerçek kendiliğe ancak ilkel bir ego eşlik edebilir. Kural şudur. Bunlardan biri gelişmiş, diğeri ilkel olamaz. İkisi paralel yapılardır, hatta bir madalyonun iki yüzüdür. Ego ve kendilikten bahsediyorum. Gelişmiş bir ego, gerçeğe iyi temas eder. Dolayısıyla gerçek kendiliği sahte ve şişkin olmaz. Süklüm püklüm de olmaz. Olması gerektiği gibi gerçeğe yakın olur. Bu terminolojide enaniyeti ego üzerinden değil, kendilik üzerinden ifade edebiliyoruz. Bu yaptığımız tanımla alakalı. Egoyu problem çözen bir mekanizma gibi tanımlarsanız, mekanizmanın gelişmişi makbuldür değil mi? Mekanizmanın şişmişi de olmaz. Bu durumda egonun kimliği için yani benlik duyumu için bir başka terime ihtiyaç var; o da kendiliktir. Kendilik bir temsildir. Dolayısıyla şişmek dâhil her türlü çarpıtılması mümkündür. Kendilik bir temsildir, yani kendimizi nasıl gördüğümüz, nasıl hissettiğimizin resmidir. Resmin sonu sınırı olmaz. Her türlü çizersin. Gerçeğe uygun olanından gayrı hepsi de patolojiktir. Hani internette meşhur bir resim var ya; kedi aynaya bakıp kendini aslan olarak görüyor. İşte çarpıtma! Adı narsistik kişilik bozukluğu. O temsil, yani aynadaki görüntü şişmiş ve sahte değil mi? Buna kendilik diyoruz. Peki ego? Onun egosu ise çok ilkel ve gelişmemiş aslında. Bu nedenle gerçeğe hiç uygun olmayan bir temsil seçmiş kendisine. Gelişmiş bir egosu olsaydı, böyle hissetmeye ihtiyacı olmazdı. Gerçek ile yetinirdi. Onu çarpıtmaya, şişirmeye yeltenmezdi. Böyle bir ego için gelişmiş ve olgun bir ego diyoruz. Narsistin egosu gelişmemiş ve güçsüzdür, zannedildiğinin aksine. Güçsüz olduğu için “id”in baskısını durduramaz ve onun azgınlıklarına yol vermek zorunda kalır. Narsistin egosu azgın değil gördüğünüz gibi. Tersine aciz ve güçsüz. Bu nedenle “id”in azgınlıklarını durduramıyor.

Narsistin bu aciz egosunu göremezsiniz çünkü o hep kendisini korunaklı ortamlarda tutarak bu acziyetin görünmesini önlemeye çalışır. Hayatını hep buna göre organize etmek zorundadır.

Anksiyeteler…

İd’den kaynaklanabilir, süperegodan kaynaklanabilir, gerçeklikten kaynaklanabilir. Anksiyete olduğu zaman düşüneceksin; acaba kaynağı nedir bu anksiyetenin? İd’den kaynaklanıyorsa, adamın içinde gayr-i meşru bir istek var ve bu, egonun bariyerine takılıyor; ego o arzuyu geçirmiyor… Egonun en önemli kuvveti, bariyer olabilmesidir… Bastırma yapabilmesi… Fakat id de vazgeçmiyor bu istekten, sürekli tazyik yapıyor. O tazyik, anksiyete yani kaygı olarak, bunaltı olarak hissedilir. Kapıda can sıkıcı biri var ama kim olduğunu bilmiyoruz. Kapıyı açıp bakamıyoruz da. Bilinçdışının kapısını kim açabilmiş ki? İnanmayın siz, hipnozda bile açılmaz o. Sadece biraz gevşer sürgü, o kadar! Ama görecek kadar bile değil. Bakamazsınız o kadar dar aralıktan. Sadece oradan içeri bazen bir şey sızar. “A bu da neymiş” diye bakıp incelersiniz. İyi bir psikoloji bilginiz, yorum gücünüz yoksa o malzemenin ne olduğunu bilemezsiniz. Yani salt hipnoterapi olmaz. Hipnoz ancak bir psikolojik disiplin içinde kullanılırsa faydalıdır.

Kaygı… Yani kişi kendisini huzursuz hissediyor ama niye olduğunu bilmiyor… Kaygının korkudan farkı budur. Sebebi bilinmez. Kierkegaard bunu ilk kez söylerken ne Freud ne Pierre Janet daha doğmamıştı.

Kaygı id’den kaynaklanıyorsa buna “impulsif anksiyete” deniyor. Süperegodan kaynaklanır sık sık. Anksiyetenin kaynağı id mi, süperego mu, gerçeklik mi, bunun açığa çıkartılması lazım. Freud’un bakış açısı böyle. Fakat Freud istisnasız her vak’ayı getirir, kendi insan modeline dayatır. En büyük arıza buradan çıkıyor. Bugün bu model çok eskidi ve hiçbir zaman kanıtlanamadı. Oldukça marjinal bir grup bugün bu geleneği sürdürmeye çalışıyor. Kahir ekseriyet bu modelden vazgeçti. Bu fraksiyona Çağdaş Psikanaliz deniyor.

Davranış bozukluğu, düşünce bozukluğu, duygu bozukluğu nedir?

Bunlar psikiyatrik nozoloji konuları… Düşünce bozuklukları psikozlardır. Şizofreni gibi. Diğer bozukluklarda öfke, kaygı, çökkünlük, uyumsuzluk, cinsel belirtiler vs. olsa da düşünce bozulmamıştır. Hasta gerçeklikten kopmamıştır. Düşünce bozukluklarında ise gerçeğe uymayan, tuhaf akıl yürütmeler vardır. Olmayacak şeyler iddia edebilir. Kendisi padişahtır, uzaylıdır vs. garip yaratıklarla konuşmaktadır. Sizin için anormal iddialar öne sürebilir. Bu sefer siz uzaylısınızdır vs.

Normalde herkesle paylaştığımız bir dünya algısı, imgesi vardır. Düşünce bozukluğunda bu çerçevenin dışına çıkılır. Bazen diğer gruptan bir bozukluk ilerleyerek, tabloya düşünce bozukluğu da eklenir, yani psikotik hale gelebilir, mesela depresyon, bipolar bozukluk gibi. Manik-depresif yani bipolar bozukluk veya depresif bozukluklar duygulanım bozuklukları arasında yer alır. Davranış bozukluğu da mesela karşıt olma, karşı gelme (sürekli bağırıp çağırma, anne babaya sürekli karşı gelme gibi) şeklinde örneklendirilebilir.

Ayrı ayrı davranışı, duyguyu, bilişi hedef alan terapiler var. Davranışı hedef alan terapiler basit terapilerdir, refleksleri düzeltmeye çalışırlar. Davranışçı öğrenmeler ile ilgilenirler. İnsan davranışlarını basit şartlanmalarla izah etmeye çalışan bir anlayışın ürünüdür. Bu terapi haliyle yetersiz kaldığı için, bilişsel teknikler kombine ediliyor; artık tek başına davranışa yönelik yaklaşım uygulanmıyor. Bu, bilişsel davranışçı terapi (BDT) olarak isimlendirilir. Davranışçı terapi ile bilişsel terapi aslında uzlaşmaz iki rakiptiler, sonra izdivaç yaptılar.

Bilişsel terapide bir düşünceyi yakalayacaksın; bu düşünce nereden kaynaklanıyor araştıracaksın. Bilişsel çarpıtmaları, kafadaki mesnetsiz efsaneleri, arıza çıkaran şemaları ortaya koyacaksın.

Duygu odaklı terapi ise duyguya yönelir. O anda ne düşündüğünden çok, ne hissettiği yani duygu önemlidir. O duygudan başka bir duyguya geçer. Duygu odaklı terapinin, bilişsel davranışçı terapiyle hiç alakası yoktur, ama öyle iddia ediyorlar.

Davranış, biliş ve duygu birbirinden bu denli ayrı tutulabilir mi?

Aslında kimse bunu bu denli ayırmıyor. Bugüne kadar, duygu hep ihmal edildi. Bunun da sebebi bilişsel terapi… Şimdi bilişsel terapinin 3. dalgası var. Bu jenerasyonda duyguya önem veriyorlar. Çünkü duygudan izole bir terapi başarılı olamaz. Sonuçta bunların hepsi kombine diyorsunuz ya, fakat önemli olan soru şu, temeli ne olacak, ben karşıda neye odaklanacağım, neyi yakalayacağım? Bilişsel terapi, bozuk bir düşünceyi yakalayarak bilişsel bir zincirde ilerliyor… Tabi aradaki duygudan da bahsediyor ama takip ettiği zincir, bilişsel zincir… Duygu odaklı psikoterapide takip ettiği ise duygusal bir zincir…

Bilişsel terapiler hep düşünsel temel ve bilgi üzerinden mi gider?

Tabi, mesela olumsuz otomatik düşünceler… Sınava giriyor, çok heyecanlanıyor. “O anda aklından geçen düşünceye odaklan” deniyor. “Eyvah, ya kalırsam!..” Peki, kalırsan ne olur? Oradan “başarısız insan kötüdür”, “hayatta mutlu olmak için başarılı olmak gerekir” gibi arka planda çalışan bilişsel şemalara ulaşıyor… Bu çocuğun kaygısının altında hangi şema var? Ne kadar başarılı olursa, o kadar mutlu olacağına mı inanıyor? O şemaya ulaşıp o şema üzerinden operasyon yapılıyor… Burada takip edilen zincir, bilişsel bir zincir… Vardığın yer bilişsel bir şema. Müdahale bilişsel bir müdahale.

Peki, mesela kaygı bozukluğunda bilişsel bir öge mi ön planda yoksa duygu odaklı bir problem mi var?

İşte burada, ekoller rekabet halinde; biri diyor ki “duygu ön planda, ben çözerim”, öteki diyor ki “bilişsel bir şema var, ben çözerim”… Fakat aslında bizim problemimiz bilgiden ziyade duygularla alakalıdır. Elbette bilişsel çarpıtmalarımız var, yanlış akıl yürütmelerimiz var. Terapi esnasında elbette bunlar da ele alınır. İnandığımız yanlış mitler var… Bunlar bilişsel konular. Fakat ana hat bu değildir; ana hat kişideki bozuk duygudur. Bu bozuk duyguyu işlemek gerekir. Bu bozuk duygunun kaynağında diğer hangi duygu var? O duyguların açığa çıkarılması yoluyla duygu odaklı psikoterapi başarılı oluyor. Duygu odaklı psikoterapi, en yeni psikoterapilerden birisidir. İnsanların duygusal temeli hakkında çok bilgi sahibi değiliz. Fakat şimdi elimizde fMRI’lar var, PETler var… Biyolojik olarak kaç temel duygumuz var, bunlardan hangi duygu hangisine sebep oluyor, artık bunlar araştırılıyor… Afektif sinirbilim en yeni bilim dallarından bir tanesi… Afektif yani duygulanımsal sinirbilim. Özellikle beyin mekanizmalarındaki duyguyu araştırıyor. Bu daha yeni doğmuş bir bilim dalı. Çünkü önceden bunu araştıramazdık. Duygu üzerinde deney yapma şansımız yoktu, yasaktı da. O yüzden duygu odaklı terapiler önümüzdeki yıllarda çok daha ön plana geçecekler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.