Ana sayfa - Arşiv - Kısa Filmlerin Perde Arkası / Yönetmen Sinan Sertel

Kısa Filmlerin Perde Arkası / Yönetmen Sinan Sertel

40-kisa-filmÖncelikle sizi biraz yakından tanımak isteriz? Bu sektörle tanışmanız nasıl oldu?
İstanbul Teknik Üniversitesinden mezun oldum. Ben aslen mühendisim. Ama mühendislik hiç yapmadım. Sektör kabul edersek, ilk olarak televizyon dizilerinde çalışmaya başladım. Post-prodüksiyon aşamasında uzun zaman çalıştım. Bir yandan sinema ile ilgili çalışmalar yaptım. Okumalar, izlemeler ve tartışmalar. Sonra televizyon işlerinden ayrılıp yapımcı Turgay Şahin ile birlikte kendi firmamızı kurduk. Böylelikle Fanus-u Hayal ortaya çıkmış oldu. Firmamızda hep istediğimiz işleri yaptık. Ana hedefimiz hep bir sinema filmi yapmak oldu. Benim tüm kısa filmlerim Fanus-u Hayal’den çıkmıştır.

Kısa filmi tanımlamanızı istesek neler söylersiniz?
Kısa film; sinemanın bir cüz’ü, bu bakımdan sinemanın ta kendisi. Lakin ticari bir karşılığı olmadığı için daha farklı bir yere konuyor. Bir bakıma çok önemsenmiyor. Ama bu bir sıkıntı değil. Kısa film, bu konuda yol almak isteyen birine ayna olabilir. Ona ihtiyaç duyduğu bilgileri sağlayabilir. Neler yapabileceğini görebilir. Artık çok uygun fiyatlara iyi kameralar alabiliyorsunuz. Dolayısı ile sizi kısıtlayacak pek fazla şey yok. Küçük bütçelerle iyi işler çıkabiliyor. Kısa film bu yüzden bir basamak ve/veya araç. Sinema filmi değil ama “sinema”dan. Okyanustaki bir damla gibi.

Kısa filmde konu mu, yoksa teknik mi daha önemli?
Benim şahsi görüşüm şu yönde: Sinema her ne kadar genel kanı itibarı ile sanat olsa da çok ciddi bir teknik altyapı ile seyirci ile buluşabiliyor. Ses ve görüntünün üretim şekli, işlenmesi ve sonradan seyirciye sunulması ciddi bir teknoloji işi. Teknik, sinemanın her alanında önemli bir etken oluyor. Dolayısı ile bir sinema filminin, teknik açıdan yetersiz olma gibi şansı yok. Teknik, sinema için bu bağlamda bir “varsayılan” unsur.
Konu, içerik, işte bu bağlamda öne çıkan bir diğer unsur oluyor. Fark bu noktada oluşuyor zannımca. Ama asıl olan -bana sorarsanız- içeriği işlerken kullandığınız “dil”. Bu dil üzerinden seyirci ile muhatap oluyorsunuz. Kullandığınız “dil” sizin üslubunuz oluyor. Dolayısı ile seyirci o “dil”e bakarak içerikle ilgilenmeye başlıyor. Sinemada çoğu zaman “filmin dili” içerikten daha önemli. Burada sadece filmin biçimini kastetmiyorum. Film biçimini de kapsayan, bir üst başlık bence film dili. Belki de bir ülke sinemasını özgün yapan/yapabilecek önemli bir unsur.

Filmlerdeki konu seçimini neye göre yapıyorsunuz?
Çok bilinçli bir tercih yöntemim olduğunu söylemem. Yaptığım 4 adet kısa filmin her birinin ortak özellikleri var, lakin içerik olarak çok farklılar. Biraz değişik bir süreç. Bir fikir geliyor, o fikri film yapmaya değer buluyorsunuz, peşine düşüyorsunuz. Hazırda bekleyen en az beş projem vardır. Ya ertelemişimdir ya imkan yoktur. Bekliyorlar ama inşallah hayata geçecek bir gün.
Sizi film yapmaya iten fikir, hayatı yaşarken dertlendiğiniz konular ile ilgili oluyor. Okuduğunuz, yaşadığınız belki tarafı olduğunuz bazı tartışmalar bu konuda belirleyici olabiliyor diyebiliriz. Bu noktada net bir şey söylemek zor.

Kısa filme genellikle amatör sinema olarak bakılıyor? Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Bence böyle bakılması doğal. İmkânların genişlemesi ve bu konuda hevesli insanların çoğalması bu sonucu doğuruyor. Etrafımda birçok insan kısa film ile ilgili bir şeyler yapmış veya yapmayı planlıyor. Film yapma imkânlarına kolay ulaşılabilmesi bu sonucu doğuruyor. Bu bence güzel bir şey.
Bir kısa film festivaline 200 – 400 civarı başvuru oluyor. Bunlardan 20 veya 30’u hadi 50 tanesi diyelim, teknik olarak yeterli oluyor. Diğerleri sizin belirttiğiniz gibi bir amatörlük içeriyor. Fakat son yıllarda Türkiye’de prestijli kısa film festivallerinden birine gidip seçilenleri izlerseniz işlerin gerçekten iyi işler olduğunu görebilirsiniz. Özet ile benim düşüncem Türkiye’de amatör ruhla yapılmış çok güzel, profesyonel işler var.

Kısa film ile uzun metrajlı filmin ortak olmazsa olmazları nelerdir? Kısa filmi uzun metrajlı filmlerden ayıran ana öğeleri nelerdir?
Önce farklılıklar ile başlayabiliriz. En temel farklılık maddi boyut olarak değerlendirilebilir. Uzun metrajlı film çok ciddi bir bütçe istiyor. Dolayısı ile film ile ilgili kararların tümünü hep maddiyat ile bir şekilde ilişkilendirmeniz gerekiyor. Hangi kamerayı kullanacağınızdan, çalışacağınız ekip arkadaşlarına kadar hepsinin maddi bir boyutu oluyor. Kısa film bu bağlamda çok daha naif. Paradan münezzeh şekilde kararlar alabildiğiniz bir mecra. Para için setinizde insan olmuyor. Sadece hikâyeye inanan insanlardan oluşan bir set kuruyorsunuz. Bir uzun metrajlı film ortalama 4 ila 5 hafta sürerken, çok farklı durumlar hariç kısa film birkaç günde bitirdiğiniz bir çalışma oluyor/olabiliyor. Dolayısı ile işin ortaya çıkmasındaki denklemler uzun metraj filmde çok daha karmaşık. Özet ile uzun metraj ile kısa film arasında maddi boyut ve onun neticesindeki durumlardan bahsedebiliriz.
Buna rağmen olmazsa olmazları düşünüldüğünde arada çok bir farktan bahsedemeyiz. Bir sinema filminde neler olması gerekiyorsa aynı şekilde kısa bir filmde de aynen olmalıdır. Belki ekipler daha küçük olabilir, tüm yapım süreçleri aynı olmaktadır.

Kısa filmler dünyada ve ülkemizde nerede? Kısa filme yeterince önem veriliyor mu?
Memleketimizin durumunu kısa film bağlamında çok olumlu görüyorum. Neredeyse her ay bir kısa film festivali oluyor ülkemizde. Tematik kısa film festivalleri bile azımsanmayacak kadar fazla. Çok bereketli bir durum söz konusu. Fakat bizde belki değişmesini talep edebileceğimiz bir hal şu ki; bu film üretiminin neredeyse tamamı büyük şehirlerde oluyor. Özellikle de İstanbul’da. Üniversitelerinde sinema bölümü olan bazı şehirlerde bile üretim hayret edilecek kadar az. Bu benim kendimce yaptığım gözlem. Yani biz sinema diye, hep büyük şehirlerdeki insanların yaptığı filmleri izliyoruz. Diğer bölgelerdeki insanların hikâyeleri perdeye çok yansımıyor. Homojen bir üretim yok. Dolayısı ile bence, sinema ve/veya kısa film dediğimizde aslında İstanbul, Ankara, İzmir gibi şehirlerin üretimini konuşuyoruz.

Kısa film çekmek, uzun metrajlı film çekmek için gerekli bir deneyim midir?
Bence gerekli bir deneyim. Bildiğim, sevdiğim çoğu yönetmen bir şekilde bu yöntemi izlemiş. Ayrıca yine neredeyse hepsi bir filmin mutfağında emek vermiş. Sinemanın zanaat ile ilişkisi kuvvetli olduğu için bu tip bir çalışma bence olmazsa olmaz. Zaten eğer film yapmak istiyorsanız kısa zamanda uzun metrajlı bir film yapamazsınız. Milyarder biriyseniz onu da hemen yapabilirsiniz o ayrı. Uzun metraj film yapma fırsatı bulana kadar bekleyeceksiniz. İşte o sürede zaten ister istemez kısa film yaparsınız. Bu, sinema ile kurduğunuz ünsiyet ile alakalı bir şey. O isteğin dışarı çıkabilmesi belki o dönemde kısa film ile olur ve yaparsınız. Kısa film bu bağlamda büyük bir nimet.

Uzun metrajlı bir film çalışmanız var. Bu film için neler söyleyeceksiniz? Sizin için önemi nedir? Ne zaman gösterime girecek?
Şu an ön hazırlık aşamasındayız. Daha uzun sürede bu planlama döneminin devam edeceğini düşünüyorum. Bütçe ile alakalı olarak çalışmalarımız devam ediyor. Çoğu sıkıntıyı çözdük çok şükür. İlk film olacağı için, bazı konularda olması gerektiğinden çok daha fazla titizleniyorum sanırım.
Filmin adı “Yetim” olacak. Bir yetim hikâyesi. Büyük bir bölümü bir sevgi evinde geçiyor. Yer yer hüzünlü yer yer çok heyecanlı bir hikâye. Detaylar netleştikçe beraber öğreneceğiz inşallah. Nasipse önümüzdeki yıl hazır olur diye düşünüyoruz.

Sizce kaliteli bir film nasıl olmalıdır?
Kesin ve/veya belirli bir formül olduğundan bahsedemeyiz. Bence herhangi bir net kıstas yok. Anlam dünyası olarak bir şeylerden bahsetmek mümkün olabilir. Şöyle ki, bence iyi bir film insana bir değer katmalı. Bahsettiğim şey basit manada bir işlevsellik değil. İnsan diye tarif ettiğimiz varlığa dair olmalı, onu güzellemeli. İçerisinde “insan”a dair bir umut olmalı. İyi film kendi varlık alanını dayatmamalı. Didaktik olmamalı. Seyircinin varlık alanına saygı duymalı. Seyirciye bir tefekkür alanı açmalı. Tercihleri ona bırakmalı. İyi film haddini bilmeli. Büyük laflar etmemeli. Samimi olmalı. Bunlar nasıl olur bilmiyorum ama bunu başarmış çok film var. Umarım sayıları da artar.

Atölye çalışmalarınızdan biraz bahseder misiniz?
İstanbul Sinema Merkezi, Ensar Vakfı bünyesinde hizmet veren İstanbul Tasarım Merkezi’nin bir projesi idi. Bu ay 3. dönemi başlayacak olan bir atölyemiz var. Buradan pek çok arkadaş ile birlikte kısa film çalışmaları yaptık. İstanbul Sinema Merkezi yani İSM’yi eğitim veren bir kurum olarak kurgulamadık. Devinim halinde, dinamik bir içerik olarak kurguladık. Her şey pratik alanda bir şey üretmeye endeksli şekilde evriliyor. Ders veren tüm arkadaşlarımızı, bu konuda pratik yapmış, piyasada çalışmış arkadaşlardan seçiyoruz. Fikrî bir zeminin yanısıra, bu fikrî zeminden beslenip üreten bir atölye olmayı hedefliyoruz. Bu konuda çok ciddi başarılar elde ettik. 10’un üzerinde kısa film ürettik. Bu kısa filmler çok ciddi festivallerde gösterildi, ödüller aldı. Umarım önümüzdeki dönemlerde de İSM bu şekilde devam eder.

Gelecek için projeleriniz var mı? Kendinizi nerede görmek istiyorsunuz?
Ben devamlı sinema ile ilgili çalıştığım için hali hazırda birçok projem var. Bunların hepsini sıra ile yapsam birkaç yıl sürer.
Sinema yapma işini meslek olarak yapmayı arzulayan biriyim. O kadar ciddi büyük hedeflerim yok. Bu işi iyi yaparak hayatıma devam etmek benim için yeterli olacaktır.
Bu yolda da hazırladığım projeleri yapmak isterim. Daha fazlasını değil.

Son olarak kısa film çekmek isteyen meraklılar için küçük ipuçları verebilir misiniz?
İlk kısa film genelde, hem dil manasında hem de içerik manasında bir deneme olacaktır. Bunun yolu olarak da genelde festivallerin referansları göz önüne alınır. Burada benim gözlediğim hepimizin bir şekilde etkilendiği bir olay zuhur ediyor. Festivaller, önemli bir başarı kıstasıdır. Bunu kabul etmek gerekiyor. Lakin festivaller ve onların arkasındaki akıl da ödül mekanizması ile sinemaya yön verebiliyor. “Bir” yıl önemli bir festivalden “bir film” ödül alıyor. O yıl içerisinde o filme benzeyen bir sürü film izliyoruz. O yönetmen gibi bir “reji”, o film gibi bir “üslup”. Bu durum muhtemel ortaya çıkacak özgün arayışların önünü tıkamış oluyor. Bir festival, eninde sonunda bir jürinin ne dediği, ne karar verdiği ile alakalı. Çok önemli bir kriter ama bu tip dezavantajlarını da göz önünde bulundurmak lazım. En önemlileri Avrupa ve Amerika’da olan bu festivallerin, onların beğenilerini ve anlam dünyalarını yansıttığını söylemek gerek. Referans noktasında kendini merkeze alıp sizin filminize o şekilde baktığını unutmamak gerekli. Evrensel müzik, evrensel şiir ve/veya evrensel sinema gibi balon tanımlara inanıyorsanız bu başka. Eğer inanmıyorsanız eskilerin dediği gibi “Nazarınız, sizin manzaranızı belirler.” Gördüğünüz manzara, bir başkasının nazarından görünmüyor olabilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.