Ana sayfa - Manşet - Kafdağı Uzak Değil… / Dr. Alper Yücel Zorlu

Kafdağı Uzak Değil… / Dr. Alper Yücel Zorlu

Masallar insana bir şeyler öğretir. Bir bakıma metafor denizidir masallar. Masal okurken senaryo dinler gibi bir duyguya kapılırız. Senaryolar da hayatın hikaye edilme biçimleridir aslında. Hepsinde gayr-i ihtiyari olarak bir kurgu vardır. İnsan zihni bu yolla hayatın nasıl yaşanacağına dair ipuçları üretir. Gerçek hayatın içinde gördüğü tablolarla yetinmeyip göremediğimiz bazı şeyleri gün ışığına çıkarma çabasıdır hepsi. Hakikati temsil etme kaygısı taşırlar kendince. “Bana göre”nin incitmeden söyleme biçimleridir. Edebiyatın âşıkları da sazın tellerine böyle vurur Anadolu irfanında… Kıssaların hakikatin temsilinden doğması gibi, hayatı kıssalaştırırız aslında… Çünkü susmak tehlikelidir… Sessiz kalmak bazen bir iç sessizliğe de gömebilir insanoğlunu… Dinlemenin erdemi dahi bir konuşanı davet eder… İşte bu anlamda kendimize dair konuşmak çok kıymetlidir. İnsan düşünmeden konuşamayacağı için anlatmak istediğimiz şeyler de başlı başına tefekkür alanı oluverir. Sonuç; masallar, kıssalar, senaryolar boş duramayan insan zihninin dertleşme biçimleridir.

“İnsanın bir hikayesi var” demek, herkesin bir hikayesi olduğundan hareketle insanı ve hayatı tanımlamak, fotoğraflamak demektir. Bütün hikayelerde insan bir “yolcudur.” Harekete geçer, durur ve seyreder, duraklar su içer, acıkınca yemek yer, susar ya da konuşur… Aynı zamanda kendisini hedefe ulaştıracak bir vasıtası vardır. Bir şeylerden lezzet alır, bir şeylere üzülür, bir şeylerden korkar, bir şeylere dokunur… Çevresindeki her şeyle zihin ya da fizik olarak temas halindedir. Gözünün gördüğü en uç noktayla da teması vardır, zihninin elverdiği her konuyla da ilgilidir. Bu dekorda insan, çevresiyle her bakımdan temas halinde, ilgili ve ilintilidir. Soğuk ve sıcak onu nasıl etkiliyorsa, duygu bakımından kendisine temas eden her şey de insanı etkiler. Yani insan, hayatın bizzat içindedir. Çünkü çevresindeki her şey tarafından sarılıp sarmalanmıştır. Yani insanı saran şey, ne sadece doğumundaki kundak ne de ölümündeki kefendir… İnsanı saran şey, insanla ilgili “hakikattir.” İnsan da his ve duygularını yitirmemişse, beş duyusuyla olan farkındalığı devam ediyorsa, içinde bulunduğu ortamın insana söylediği “bir şey” olmalı… Bu şeyi dokunarak ya da düşünerek bulmak, insan kudretinde olduğu çok açık… Bu dokunuş bazen düşünceyle bazen hislerle bazen ona ulaşmak için harekete geçmekle olabilir. Gittiğiniz yerde gördükleriniz de yeni temas ettiğiniz gerçeklerdir. Dolayısıyla insan hayatla yüzleşerek yol alır.

Hayatla yüzleşmek, insanın kendisiyle ilgili gerçekle yüzleşmesidir. Çünkü insan, hayatın aktif öznesidir. İnsan kendisine bahşedilen hayatla vücud bulur. Varlık sahnesine çıkar. Yakın ve uzak çevresine baktığında her şeyin kendisiyle bir bağı bir irtibatı vardır. Tüm bu ilintiler ağına verdiği cevaplarla insan, varlık alanını muhkem hale getirir. Normalde bu dekorda insana hitap eden her şey, zaten insana ta işin başında yeterli bir varlık alanını çoktan açmıştı. Her şey ona seslenmekte, onunla diyaloğa geçmektedir. Biraz sanat ve estetik kaygısı ve tefekkürü olan herkes bunu bir bakışta anlar. Hele hayatın devamına dair fizik bedenindeki mucizevi format ve donanımlar, kendisine düşünceyle kapı aralayan bir insanda kendisine değer verme duygusunu kaçınılmaz kılar. Bana niye bu kadar emek harcanmış, niye bu kadar değerliyim, tüm bunlar ne, ben niye varım, ben neyim sorgulamalarını kaçınılmaz kılar. Bir bebeğin yapma plastik bir oyuncakla oynamasıyla evdeki kedi, köpek, kuş ile oynaması ve arkadaşlık yapması arasındaki fark gibi, muhatap olunan şey kıymet arz eder. İnsanın kendi evladına aldığı yapma oyuncak nerede, Allah’ın insan için bu dünya denen sahneye koyduğu canlı dekor nerede? Her şeyin insana seslendiği bir âlemde, su sesinden kuş sesine, rüzgârın uğultusundan ışığın parıltısına kadar her şey ne kadar da sahici, canlı ve güzel değil mi? İnsan çok kaliteli bir canlı ve varlık olduğu için tüm bu güzelliklere ve ihtişama hayret ve farkındalıkla tepki veriyor… Kalbi, beyni ve ruhu harekete geçiyor; tatlı bir tebessüm ya da gözyaşıyla hiç görmediği ama üzerinde bu kadar emek sarf eden müteal, aşkın bir varlığı arıyor, onunla irtibat kurmaya çalışıyor. Üzerindeki emeğe şükran ve minnet duygularıyla yaklaşıyor. Bir ormanda yolunu kaybetmiş kimsesiz bir çocuk dahi, güvenli bir yer arama ihtiyacındayken, insanın hisleri ve beyniyle hayata bir anlam yüklememesi mümkün mü? İnsanın buradaki arayışı sadece yerine koymaya çalıştığı bir cansız nesne ve kuru bir anlam değil, “anlamın anlamı” anlamında daha derin bir hissediş olmasaydı, insan kendisine bu kadar aleni bir şekilde hitap eden bu dekora düşünerek ve ağlayarak cevap vermezdi. Tam aksine böyle bir umursamazlık ve duyarsızlığı, çok büyük bir haksızlık ve adaletsizlik olarak gördüğünden dolayı “insani” bir tepki vermektedir. Düşünmek, duygulanmak, ağlamak, hüzünlenmek… Bir yakınımla kainat, Allah ve insan hakkında konuşuyorduk. Bana aniden, “Sen, baktığın her yerde Allah’ı görmüyor musun?” abi deyiverdi… Şok olmuştum, ciddiye alınması gereken bir sözdü bu… Sustum ve düşündüm… Benim için gecikmiş bir tefekkürü ta derinlerimde hissettim… Yine bir başka dostla muhabbet ediyorduk… Allah ve Peygamber sohbeti yapıyorduk. Aniden “Sen kimden bahsediyorsun?” dedi… şaşırmıştım… “Allah’tan…” dedim… Öyleyse dikkatli konuş, iki de bir ağzına alma, o şu an bizi dinliyor, duyuyor dedi… Şu anda O’nun hakkında konuşuyoruz. Duyuyor, dinliyor, biliyor bizi… Öyleyse dikkatli olmamız gerek… Zamandan ve mekandan münezzeh yapısıyla, bizden önce var olan, şu an da var, bizden sonra da var olacak… Bu bize bir şey anlatıyor mu? Ne dersiniz?

Tıpta, astronomide, kozmolojide, moleküler biyolojide her geçen gün yeni bulunanların (fark edilenler) ışığında, bizim hali hazırda neyi ne kadar bildiğimiz hususu, insan kibrinin ne kadar büyük bir abartı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Kestirmeden yapılan bilim sahtekârlıkları şu ana kadar insan türüne hiçbir fayda sağlamadı. Araştırmalar insanın hem bir biyolojik organizma hem bir “sorumlu benlik” olduğunu gösteriyor. Arayışlar konusunu ise çocuk beyniyle dahi başlatmak mümkün…

“İmamu’l-Harameyn el-Cüveyni -ki Gazali’nin hocası ve Nizamiye Medreselerinin de kurucusudur. Nizamiye medreseleri de bin yıllık Büyük Selçuklu, daha sonra Osmanlı Devleti’ne yön veren bir eğitim şekli olmuştur.- “Şamil” isimli kitabının giriş kısmında: “Ben niçin Allah hakkında konuşmadan önce, yani ilahiyat hakkında bilgi vermeden önce âlem hakkında konuşuyorum; atom, cevher, araz, boşluk, hareket, nedensellik, o türden konulardan konuşuyorum? Çünkü âlem hakkında konuşmadan Allah hakkında konuşamazsınız.”

Hatta Kitabü’l-İrşad adlı eserinin giriş kısmında diyor ki: “Akıl baliğ olan bir çocuğun ilk yapması gereken şey, âlemin yaratılmış olduğunun bilgisini öğrenmesidir. O bilgiye sahip olur olmaz, çocuk zaten yaratıcının kim olduğu sorusunu aklına getirecektir ve bir delil vasıtasıyla Allah’a inanacaktır.”1

Kainat içinde insan çok özel bir konuma sahiptir. Bunu görmemek ancak insanın insan oluşunu reddetmesiyle mümkün… Nitekim “En yakın yıldızın 4 bin ışık yılı mesafede olduğu evrenimizde, insanın ne kadar küçük olduğu aşikâr. Ancak mükemmel bir donanım olan beyni, sisteme entegrasyonunu sağlayan kulluğu, değer bakımından büyüklüğü hesaplanamayacak olan hayatı, en sanatkâr, becerikli ve olağanüstü yazılım olan aklı ile evren de insan için bir “sınav diyalektiği” ile vardır. İnsan bu şekilde olgunlaşır, pişer ve tekrar sonsuzluğa döner.” 2

“İnsanın beş duyusu dışındaki ikinci algılama mekanizması zihinsel beyindir. Sinirbilimin önde gelen isimlerinden kognitif sinirbilimci Marsel Mesulam insan beyninin % 90’ının duygu, düşünce ve davranış işlemlediğini, beş duyu ile ilgili işlemlerin ise sadece %10’unu kapladığını söylüyor. Kısa adı ile zihinsel beyin (akıl) diyeceğimiz organımız, diğer canlılarda insandakinden daha farklı işlemler yapmaktadır. Mesela insan beyninin, zamanı algılayan anlamlılık kabiliyeti ve manyetik hassasiyeti olduğu tespit edilmiştir. Somut düşünce dışında soyut düşünce de üretmektedir. Amaç belirleyen, güç ve enerji programlayan bir yapıya sahiptir. Zamanlama ve sıralama yaparken, aynı zamanda arzu ve dürtüleri de seçebilmektedir. Bir günde 50-100 bin civarında düşünce üretirken, bu düşüncelere duygu ekleyerek tepki de oluşturabilir. Karar verirken sadece mantığıyla değil, sosyal ve duygusal boyutları da hesaba katarak karar vermektedir. Düşünce üretme aşamasında sembolleri bolca kullanıp yeni kavramlar geliştirmek de insan beyninin işidir. Beş duyumuz yemek, içmek, barınmak ve üremek için yeterli iken; medeniyet üretmek, akıl yürütmek, muhakeme yapmak, evrene hakim olmak, insani değerleri geliştirmek, felsefi arayış içinde olmak, kutsala inanmak bu sınırlı duyularla da yeterince açıklanamaz. İnsanın psikolojik ihtiyaçları, arzuları ve hedefleri sınırsız iken, beş duyu ile algılayabildiği ve hükmedebildiği şeyler çok sınırlıdır. Evrene hakim olmak, sonsuza dek yaşamak, ölümün farkında olup ondan korkmamak sıradan bir insanın tipik arzularıdır. Bir yandan bu kadar geniş ve ileriye yönelik istekleri, diğer taraftan da karşılanması gereken psikolojik ihtiyaçları varken, insan bir virüse yenik düşebilir. Doğaya hakim olmak istediği halde, tansiyonunu hatta kalp çarpıntısını bile kontrol edememesi, ironik bir gerçektir. İşte burada zihnin, diğer canlılarda bulunan yeme, içme, barınma ve üreme gibi temel ihtiyaçların ötesinde soyut ihtiyaçları olduğunu da görebiliriz. Peki, bir ihtiyaç söz konusuysa ve o ihtiyaç karşılanmazsa sonuç ne olur? Yemek ihtiyacımızı karşılayamadığımız takdirde kan şekerimiz düşer ve hasta oluruz. Aynı şekilde duygusal ihtiyaçlarımızı gideremediğimizde de ruh sağlığımız bozulur. Korkularımızı yenemez, kendimizi güvende hissedemeyiz. İşte bu noktada insanın kutsala inanma ihtiyacı önem kazanır. Zihin cihazımız, psikolojik ihtiyaçlarımız giderilmediği takdirde korku, güçsüzlük, çaresizlik duygularıyla farklı arayışlara girebilir. Ruhsal hastalıklarda savunmasız kalan beynimizin soyut düşünce üreten yapısında da bozulmalar meydana gelir. Geçmişi ve geleceği algılayan insan, güven duygusunu korumak için belirsizliğe tahammül etmekte zorlanmaktadır. Zihin cihazının ürettiği soyut nesneler; her şeyi bilme, sonsuz olma, adil paylaşımda bulunma, sevgiyle donanma, merhamet gösterme, mutlak yani sınırsız olma, özgür yaşama, her şeyi kontrol etme gibi soyut bilimsel sabitelerdir. Kutsala inanma da bilimsel sabite yani soyut nesneler içerisinde yer almakta ve insanın soyut düşünce dengesi içerisinde, güven sağlamasını kolaylaştırmaktadır. Diğer bir ifade ile adalet, doğruluk, güç bahşeden sınırsız bir kaynak mevcuttur. “Her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, gücü sınırsız olan, beni işiten, kalbimden geçenleri duyabilen, beni benden çok bilen koruyucu bir güç var. Bu güç beni koruyor” diye düşünerek kutsal olana inanan bir insan, ruhunu zihinsel bir sığınağa yerleştirmiş olur ve dinginlik kazanır. Kutsala inanmak insana, doğada kontrol edemediği durumlarda, kendini güçsüz ve yetersiz hissettiği anlarda güven ve teselli verir. Dinin teselli etme gücü de burada devreye girer. Aynı zamanda dinin hayata anlam katma gücü, ölüme çözüm üretebilme durumu ile eş değerdir. Varoluşunun farkında olan ve öleceğini bilen tek canlı, insandır. Ölüm korkusu insan davranışlarını belirleyen bir korkudur. Öldükten sonra yok olacağını düşünen kişi, aynı zamanda tesadüfen var olduğuna da inanan kişidir. Bu düşüncedeki bir kimse, sahip olduklarını kaybetme korkusu yaşar. Yaratıcıya inanmıyorsa hesap verme duygusunu da taşımaz ve sonuçta bencilleşir. “Dünyaya bir defa geldim ve hayat geçici, her şey boş” diyerek kazanımlarını çılgınca tüketmeye yönelir. Hayatı anlamsız gören kişinin yaşamak için sebebi kalmadığında, toplumsal katılıma sırtını döner.”3

İnsanın çok özel konumu, kendinden menkul değil, doğumuyla birlikte ona verilen özel bir durumdur. Düşünen kafalar bunu iyi değerlendirir ve ne o çok kutsadığı aklın labirentlerinde boğulur ne de hakim olmaya çalıştığı tabiatı terbiye ettiğinde kendisini evrenin en büyüğü zanneder… O ancak, her şeyi yaratan ve mutlak güç kuvvet sahibi Allah’a kul olduğunu itiraf etmekle yücelir ve yükselir. Bu durum dahi, insan için problemsiz bir garantidir. Çünkü iman, Allah katında insan için çok kıymetli bir değerdir. Yani insanı aciz bırakan, inançsızlığıdır… İnanmamak, çocuk aklının da gerisinde bir yerde durmaktır. Çocukta dahi adalet, merhamet ve iyilik duygularının varlığı, insanın bozulmamış doğal yapısının inanç ile uyum halinde olduğunu gösterir ki, bebekler ne hümanizmi bilir ne deizmi ne felsefeyi… Unutmayalım ki insanın hikâyesi somut biçimde doğunca başlar ama ölünce bitmez… Soyut anlamda ise ruhlar âleminde başlar ebediyetle taçlanır… Kaldı ki bu anlamın somut olduğuna inanmak, imanın ta kendisidir…

  1. Mehmet Bulgen / Feyz Dergisi, 02.05.2016 Röportaj
  2. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, İnanç Psikolojisi / Önsöz
  3. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, İnanç Psikolojisi syf. 23, Kutsala İnanma

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.