İyi Fotoğraf Gökkuşağı Gibidir Gördüğün Zaman Mutlaka Bakarsın / Yrd. Doç. Dr. Başar Hatırnaz

Kendinizden bahseder misiniz?

Rize’nin Pazar ilçesinde 1971 yılında doğdum. İlkokul, ortaokul ve liseyi Pazar’da okudum. Sonra 1989’da İzmir’e yerleştik. Sonra üniversiteden dolayı İstanbul’a geldim. İstanbul’a gelince geri dönülmüyor bildiğiniz üzere… Burada Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesinde Radyo ve Televizyonda okudum. Öğrenciyken bir yandan çalışmaya başladım. Medya sektöründe o zamanlar bu işler daha yeni başlamıştı. O süreçte yüksek lisansımı devam ettirdim. Sonra 2002 yılına kadar birçok radyo ve televizyonda, TRT’de bir dönem sözleşmeli çalıştım. Sonra 2002 yılında Yeditepe Üniversitesi’nde çalışmaya başladım. Okulun eğitim radyosunu kurdum, bir yandan radyo yayını yaptık, bir yandan akademik hayat devam etti. Dersler verdim, yüksek lisansım bitti, doktora bitti…

Fotoğrafa ne zaman başladınız?

Şöyle söyleyeyim, babam tuhafiyeciydi, Pazar ilçesinde esnaftı. Hemen yanımızda zaten iki cadde var, biri Onmak Caddesi, hemen yanı başında fotoğrafçı vardı. Zaten Pazar ilçesinde iki fotoğrafçı vardı. Bir tanesi de bizim iki dükkân yanımızdı. Dolayısıyla ben hep o fotoğraf stüdyosu, filmler, eskiden siyah beyaz filmlerin rötuş yapılması, kurşun kalemler falan filan vardı, öyle büyüdüm. Hatta o zaman dergiler vardı, babam da tuhafiyeci olduğu için çorap kutuları falan vardı. Ben o zamanlar şimdi derslerde anlattığım kamera opskura’yı o zaman yapmıştım. Kaç yaşındaydım hatırlamıyorum ama ufaktım. Kutu yaptım bir tane, derste anlattığım iğne deliği kamera bir de babamın soyunma kabini vardı. Odanın ışığını falan kapatıp yandaki fotoğrafçıdan da bir tane film alıp bayağı bir şeyler yapmaya çalışırdım. Yani aslında fotoğrafın hikâyesi ta çocukluğumdan. Ki böyle çok uyumlu bir çocuktum ve benim hayatta istediğim ve çocukken ısrarla istediğim babamın başının etini yediğim iki şey vardı; biri bisiklet, iki tekerlekli o zaman pinokyo bisikletler vardı. Bir tanesi de fotoğraf makinası, bu ikisi benim için hala özel şeylerdir. Bisiklete binmeyi çok severim, fotoğraf çekmeyi çok severim ve ikisi arasında hep bir bağ kurarım. Çünkü fotoğraf makinasını eline alan insan dışarı çıkıp gezmeye başladığında neyi çekerim neyi çekebilirim diye bir sürü sokağa girersin, insanlarla tanışırsın. Bisiklet de öyle; bisiklete bindiğin zaman genelde bir rota çizmezsin. Nereye götürürse hem kendini özgür hissedersin, hayatın içinde olursun, çok şey öğrenirsin. O yüzden belki ikisini de çok seviyorum. O zamanlardan gelen bir sevgi benim için ama tabi ki üniversite yıllarında fotoğraf kulübü fotoğraf dersiyle başlayan sonra belki de derslerin içerisinde kendimi yansıtabileceğim belki bir resim gibi değil ama yapabileceğim en keyifli derslerden bir tanesiydi ve o zamanda hep fotoğrafla ilgilenen arkadaşlarla takılmaya başladık. Onlarla sosyalleştik. Mesela bir sürü fotoğraf çekmeye gittik, gezdik, dolaştık, bir sürü şey öğrendik. Okulda karanlık oda da vardı, öyle başladı. Ve sonra üniversiteden bir arkadaşımla profesyonel olarak fotoğrafçılık yapmaya başladık. Sonra para kazanmaya başladık, sonra onunla ayrıldık. Ben kendi yoluma devam ettim. Fotoğrafla olan hikâyem bu ve hala devam ediyor. Yaşadığım sürece de böyle devam edecek.

Herkesin elinde şimdi bir fotoğraf makinesi var, herkes kullanıyor, herkes kendi çapında bir şeyler yapıyor ama bazı kareler diğerlerine göre daha farklı oluyor, bu olmuş diyoruz. O olmuş dedirten ne?

Bu aslında şudur diye tanımlamak ne kadar doğrudur? Yani çok farklı yaklaşımlar var. Benim kişisel görüşümü soruyorsan fotoğraf deyince işin içerisine sanatsal anlamda değeri olan bir fotoğraf karesi ile tabi ki bir belgeseli her şeyin içinde teknik ve estetik kurallar var. O her şey için geçerli ama haber fotoğrafçılığı ayrı, reklamda ayrı kriterler var, vesikalık fotoğraf da çektirebiliyorsun hatıra fotoğrafı da çektirebiliyorsun. Herkesin fotoğraf çekmek gibi bir özgürlüğü var. Ona hiç kimse karışamaz, isteyen istediği şeyi çekebilir ama eğer mesele sanat ise bir fotoğraf karesinin sanat eseri olarak değeri ise aslında uluslararası bütün dünyada kabul edilmiş bazı kurallar var. Kompozisyon kuralları denilen kurallar var. Benim de şahsen olmazsa olmaz dediğim şeyler var. Sanat eseri dediğimiz an, bir müzik bir şarkı, bir başka şarkıya benzediği zaman sorun çıkıyorsa olmaz, hatta bir mimari projenin bile özgün olması gerekir. Yazdığınız bir şiirin başka bir yerden esinlenme olmaması gerekir. Aslında bu tip işlerin hepsinin içerisinde kendine özgü bir şeyin olması vardır. İyi fotoğraf nedir dediğimiz zaman işin teknik boyutu var, estetik boyutu var. Öncelikle ışığın çok iyi olması lazım, bir şey anlatıyor olması lazım, bir estetik bütünlük oluşturuyor olması lazım ve bu kesinlikle bana göre asla ve asla başka bir şeyin benzeri ya da taklidi olmaması gerekiyor. Aksi takdirde herhangi bir insanın yazdığı şiirin bir benzerini yazıp ben yazdım demek gibi bir şey ortaya çıkıyor ama daha farklı yaklaşımlar var. Ben yaptım oldu diyenler var. Bence fotoğrafı işin sanat boyutuyla değerlendirecek olursak mutlaka özgün olması gerekiyor. Ve yaratıcı kısmın iyi bir şekilde ortaya çıkması gerekiyor. Yani o birikimin yansıması olduğunun belli olması gerekiyor. Geçenlerde rahmetli olan çok değerli akademisyen ve fotoğraf sanatçısı Profesör Sabit Kalfagil’in kompozisyon kitabında yazar, hala fotoğrafları makinelerin çektiğini düşünenler var, hepsinin kulağı çınlasın diye giriş kısmında yazar…

Ne amaçla ne sağlamak için böyle fotoğraflar çekiyorsunuz, ya da neden fotoğraf çekiyorsunuz, neyi sağlamak için dediğinizde, sanatçı özgürdür noktasına kadar gidiyor. Yani bir katkı sağlaması lazım, bir amacı olması lazım. Yani tamam sanatçı özgür de özgürlüğü de o sanatı icra ettiği alan içerisinde geçerli. O zaman, her piyanonun başına geçip ben isteyerek bilerek basıyorum bu tuşlara diyen insanlar çıkabilir. Fotoğraf bu manada biraz daha şanssız. Çünkü herkesin elinin altında olan bir alan. Tamam, herkes çeksin problem değil ama ben yaptım oldu noktasında sıkıntı var. Ve işin sanatsal boyutu… Biraz da eleştireye tahammül edemeyen bir yapımızın olması buna etken. Eleştirdiğiniz zaman insanlar genelde size bozuluyor. Ben bunları derste bile yaşıyorum.

O zaman eline enstrüman alan sanatçıdır, her kalem tutan yazardır gibi bir şey oluyor. Biri kendine şairim diyorsa sıkıntı vardır, yazarım ben diyorsa sıkıntı vardır. Gerçekten bu işi hakkıyla yapan insanların da hakkı yenmiş oluyor.

İyi fotoğraf, üzerine aylarca yıllarca konuşulabilecek bir şeydir. Derste her zaman derim “İyi fotoğraf gökkuşağı gibidir gördüğün zaman mutlaka bakarsın.” Kendine baktırır çünkü. O yüzden iyi fotoğrafın anlatılmaya ihtiyacı yoktur, kendini anlatır o çünkü… Niye, çünkü gökkuşağı her zaman çıkmıyor. Yani dışarda “Aa mavi gökyüzü, aa güneş sapsarı…” diyorlar mı? Günbatımı için aynı şeyi konuşamayız ama neden, farklı… Bu yüzden iyi dediğimiz ne varsa, şarkı, resim, hikâye, roman, nedeni farklı olması. Ben bu şekilde düşünüyorum.

Fotoğrafçıyım demek de bir sorumluluk istiyor değil mi?

Tabi ki, eğer bir foto muhabirsen, haber için, belgesel için fotoğraf çekiyorsan daha farklı bir alanın var. Diğer taraftan etik durumlarda söz konusu; sokakta gördüğün herhangi bir çocuğun fotoğrafını çekip bir yerlerde kullanamazsın.

Fotoğraf öyle bir şey ki 1mm sağa sola kaydırmanız, biraz yakınlaşıp uzaklaştığınızda verdiğiniz etki değişiyor.

Bir makine bize bunu sağlıyor ama fotoğrafı çekerken, insan olarak, bilincimizle, kültürümüzle, etnik kökenimiz, çevremiz, siyasi görüşümüzle olayı değerlendirip çekiyoruz. Bu da hangi karenin değerli olabileceğini görmemizi sağlıyor. Burada fotoğrafçının insan olarak nerede durduğu çok önemli…

Objektif diyoruz ya işte; objektif olmak lazım. Sen baktığında başka bir şey görüyorsun, ben baktığımda başka bir şey görüyorum. Bu bizi biz yapan özelliklerle alakalı bir durum. Objektifle çekiyoruz ama sübjektif bir görüntü ortaya çıkıyor. Her şartta böyle.

Hani insan kendi sesini bir yere kaydettiğinde “Aa bu benim sesim mi?” der ya. Bunu sağlayan işte bizim kendi sesimizi kafa boşluğundaki sesle algılamamızdır. Dışardan nasıl duyulduğunu pek bilmeyiz. Fotoğraflar da böyledir, o anı dondurur. Yaşarken farkına varamadığımız şeyleri yıllar sonra o karenin içerisinde görebiliriz. Şimdi bir de dijitalleşti her şey, fotoğrafın içinde istediğimiz gibi gezebiliyoruz. Ve uzun uzun bakabiliyoruz, üzerine yorumlar yapabiliyoruz. O yüzden fotoğrafı insan çeker, fotoğraf makinesi kaydeder. Mesela tencereye bütün malzemeleri koydun diye yemeği tencere mi yapıyor? Hayır, insan yapıyor. Tencere yemek için bir araç, fotoğraf makinesi de bir araç ama o içindeki var olan görüntünün sorumluluğu tamamen sana ait.

Geçmişe göre fotoğrafçılık ruhu da makinelerle beraber dijitalleşti mi acaba?

Çok zor bir soru, ben şahsen öyle olduğuna inanmıyorum. Ama öyle olduğuna inanmamak bir sorumluluk gerektiriyor. Eskiden makara bantlarla ses kayıtları yapılıyordu. Eskiden gerçekten bu iş için amatör fotoğraf makineleri vardı. Belli markalar vardı, o markaların kompakt diye bilinen makinelerini alıp insanlar hatıra fotoğraflarını, düğün, sünnet, bayramlarda çekiyorlardı. Ve filmleri bir fotoğrafçıya çıkarttırıyorlardı. Bir de SLR dediğimiz makinaları kullananlar, daha ilgili olanlar ve işi profesyonelce yapanlar vardı. Şimdi dijital teknolojiyle birlikte herkes fotoğraf çeker hale geldi. Ve burada profesyonellik ile amatörlük arasındaki farklar ortadan kalkmaya başladı. Fotoğrafa o ruhu, güzelliği veren az önce konuştuğumuz şey insan. Dünyanın en iyi fotoğraf makinasına da sahip olsanız bu sizin iyi fotoğraf çekebileceğiniz anlamına gelmez. Heyecanı kayboldu belki ama avantajları da var. Analog makinada bir lcd ekran yok. Analog makinede, alıyorsun eline makinayı pozometreye bakıyorsun ışığa göre ayarlıyorsun. Bu teknikleri uyguluyorsun ve görmeden çekiyorsun. Tekrarı olmayan bir iş yapıyorsun. Bu da kaliteyi ve ehemmiyeti arttırıyor. Bu şimdi de uygulanabiliyor, nasıl? Ben makinemin deklanşörüne basmadan önce düşünüyorum. Makinenin bir ömrü var elbette ama mesele o değil; o deklanşöre bastıracak kalitede görüntü var mı?

Yorum bırakın