Ana sayfa - Arşiv - İyi Eğitim Sağlıklı Toplum / Yargıtay Emekli Hakimi Engin Şafak

İyi Eğitim Sağlıklı Toplum / Yargıtay Emekli Hakimi Engin Şafak

gonul-19-iyi-egitim-saglikli-toplumSon yıllarda yüz kızartıcı suçlarda artış var mı? Hangi suçlar artış gösteriyor? Sebepleri ve alınması gereken önlemlerden bahseder misiniz?
Ülkemizde yüz kızartıcı suçlar olarak bilinen zimmet, ihtilas, irtikap, rüşvet, hırsızlık, yağma, dolandırıcılık, sahtecilik gibi eylemler hem ahlakî anlamda hem de ceza hukuku alanında son derece olumsuz ve sabıka noktasında da arşiv kayıtlarından silinmesi mümkün olmayan, başka bir ifadeyle kişinin ölümüne kadar arşiv kayıtlarından silinmesi mümkün olmayan suçlar grubuna girer. Bu suçlar ne yazık ki ülkemizde son derece yaygınlık arz etmektedir. Özellikle yeni ceza kanununda bu suçlara getirilen müeyyideler eski ceza kanununa göre artırılmış müeyyideler ve yaptırımlar olmasına rağmen, ceza mahkemelerinde en fazla yoğunluk gösteren, artış gösteren suçlar grubuna dâhil suçlar yine arz ettiğim bu suçlardır. Özellikle mala karşı cürümlerde hırsızlık eylemleri ne yazık ki ülkemizde her geçen gün artış göstermekte ve şu anda ceza mahkemelerinde en fazla dosyası olan suçlar grubuna girmektedir. Onu takiben yağma eylemleri, mala zarar vermeler, dolandırıcılık, karşılıksız yararlanma gibi suçlar da ceza mahkemelerinde dosya sayısı en fazla suçlar olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ceza hukukunun amaçlarından bir tanesi de caydırıcılıktır. Ceza hukuku toplumsal anlamda önleyici, caydırıcı bir özellik arz eder. Buna rağmen bu suçlardaki artış, ceza hukukundaki yetersizlikten daha ziyade, toplumsal anlamda yüz kızartıcı suçların bir insan için çok ağır suçlar olduğu bilincine varılmamış olmasına ve bu bilincin eğitiminin verilmemiş olmasına bağlıdır. Özellikle kalbî hayatı bu konuda duyarlılık hususuna çekmek gerekmektedir. Yani başka bir ifadeyle, fertler bir başkasının malına yönelik tecavüzün öncelikle kalbî hayatında ne olduğunun şuuruna kavuşturulmalı. Takdir edersiniz ki eğitim; sadece fennî anlamda, sosyal anlamda, maddesel ve fiziksel anlamda bir eğitim olmakla beraber, insanın asıl manevî anlamda kişiliğini, niteliğini, duyarlılığını ve içsel dünyasını zenginleştirecek bir hususiyeti de mutlak anlamda kapsamalı ve bu anlamda kişilerin ahlakî duyarlılığını ve insan olma şuur, erdem ve hamiyetini, haysiyetini de oluşturacak şekilde gerçekleşmelidir. Biliriz ki bir kuşun uçabilmesi için iki kanadı olması lazım, bir kanatla olmuyor, uçamıyor. İşte bir taraftan bilimsel anlamda fennî, sosyal ilimler, bir tarafta da kişinin içsel hayatını zenginleştirecek, manevî duyarlılığa, hüviyete kavuşturacak şekilde onu bütünleştirecek bir eğitimin mutlak anlamda kişilere verilmiş bulunması şarttır.
Bataklık meselesini hep biliriz. Orada sinek türedikçe ne kadar önlem alırsanız alın sonuç itibariyle bataklığı kurutamadığınız sürece bu konudaki sıkıntı devam edecektir. Dolayısıyla toplumsal anlamda da böyledir. Kimse kimsenin hakkına tecavüz etmeyecek derecede bir şuura kavuşturulmalıdır. En azından bu manada toplumun her bireyine bu öğreti mutlak anlamda sunulmalıdır. Bu konuda kamusal alanda görev yapan başta Millî Eğitim camiamız olmak üzere, bütün sivil toplum kuruluşlarımız ve bizler, önce kendi aile bireylerimize sonra çevrelerimize, yakınlarımıza bu mana dünyasını, güzeli, doğruyu, iyiliği paylaşmak ve bunu gönül dünyamızla en yakınlarımızdan başlayarak bütün çevremize ulaştırmak zorundayız. Bu mevzuda üzülmemek gerçekten elde değil. Çok kesin kayıtlara ben bizatihi ulaşmamakla beraber, tarihi anlamda okuduğum kitaplara yönelik olarak edindiğim bilgilere göre Osmanlı’da hırsızlık eylemlerinin sayısı senede on taneye varmıyor ve bu eylemlerin azınlıklar tarafından gerçekleştirildiği ifade ediliyor. Şu anda Yargıtay’da hırsızlık eylemleri ve mala karşı suçlara ilişkin eylemlerin dosya sayısının yüz bini aştığı, mahkemelerde de en kabarık dosyaların arasında mala karşı suçların olduğu bir gerçektir. Bu yönüyle ülkemiz için son derce düşündürücü ve bizleri, bütün sağduyu sahibi insanları üzücü ve rahatsız edici bir durumdur. Gün geçmiyor ki böyle eylemler gerçekleşmiş olmasın. Nice ocaklar bu yönüyle sıkıntıya düşüyor. Kişi, ömrünün sonuna kadar biriktirmiş olduğu beş on kuruşunun, eşyasının bir gecede soyulup soğana çevrildiği gibi bir sonuçla karşılaştığında elbette kişinin hem psikolojik anlamda hem de maddesel anlamda huzuru bozuluyor. Toplumun diğer fertleri de bu konudan oldukça rahatsızlık duyuyor.
Öncelikle yüz kızartıcı suçlar ve diğer suçlarda da fertlerin şuurlandırılması, bilinçlendirilmesi, kalbî hayatlarının bu konuda duyarlı hale getirilmiş olması konusunda fert fert toplumun bütün bireylerine ulaşmak ve bu konuda onları bilgilendirmek ve eğitim seferberliği başlatmak gerekmektedir. Çok geç kalındı ama zararın neresinden dönerseniz kârdır anlayışıyla hareket etmeliyiz.
“Biz insanı en güzel bir biçimde; en güzel duygularla, ilâhî ahlâk ile ahlâklanacak güzellikte, hayat şartlarına katlanabilecek, dünyadaki sorumluluğunu üstlenebilecek mükemmeliyette imkân ve kabiliyetlerle yarattık.” (Tîn, 95/4) ayeti göz önünde bulundurulduğunda fertlerin bu sırra kavuşturulması ve bu şekilde bir nitelik ve kimlik kazandırılarak yetiştirilmesi, bu olumsuzlukların önüne geçmede son derece önemli bir payanda ve kalkan olacaktır.

Boşanma davaları dikkat çekici şekilde arttı? Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Hukuk mahkemelerinde, özellikle aile mahkemelerinde boşanmalar maalesef yine içimizi burkuyor. Boşanmalar bizi üzecek bir seviyeye ulaşmıştır. Batı toplumlarında, özellikle Amerika’da bu oranın çok daha yükseklere tırmandığını, %60-70’lere vardığını duyuyoruz. Ülkemizde son yıllarda %40-45’lere ulaştığı vakidir. Bu oran toplumsal anlamda aile hukukunun ne kadar sıkıntıya düştüğünün, çözüldüğünün, o manevî bağlarımızın ne kadar zayıfladığının, aile hukukunun kutsiyetinin, hamiyetinin, yüceliğinin eksildiğinin ve zaafa düştüğünün çok açık bir göstergesidir. Bu gerçekten gelecek nesillerimiz için bir ipotektir, bir tehdittir. Allah bu manada toplumumuzun fertlerini evliliğin kutsiyeti noktasında ve niteliği konusunda, hamiyeti konusunda, yine aynı şekilde şuurlandırmayı ihsan etsin…

Son günlerde toplumda, idam cezalarının tekrar getirilmesi tartışılıyor. Sizin konuya bakışınız nedir?
İdam konusunda 2004 yılına kadar Anayasa’da yer alan ve eski yasada 765 sayılı Türk Ceza Kanununda nitelikli adam öldürme suçları işlendiğinde, idam cezası koşulları oluştuğunda ağır ceza mahkemelerince verilen kararlar, infaz noktasında TBMM’ye gidiyor, orada da infaz onaylandığında kişi idam ediliyordu. 2004 yılına kadar Anayasa’da yer alan bu hüküm 2004 yılında Anayasa’dan kaldırıldı. Dolayısıyla şu anda Türk Ceza kanununda, nitelikli adam öldürmelerle ilgili eylemlerin müeyyideleri ağırlaştırılmış müebbet hapis olarak karşımıza çıkmaktadır. Cezalar, mahkemelerce suçun niteliklerine göre verilmektedir. İdam cezası fiilen ülkemizden kalkmış olduğu için, toplumsal anlamda kamuoyunun maşeri vicdanı itibariyle zaman zaman tüyler ürpertecek nitelikte suçlar işlenmektedir. Bundan dolayı halkımızın idam cezasının dönüşü konusunda son derece bir beklentisi bulunmaktadır. Ben de uzun yıllar, kırkıncı sene itibariyle kamusal görev yapmış birisi olarak, ceza hukuku alanında uzun yıllar görev almış ve halen bu hizmetimi gerek Konya’mız ve gerek ülkemiz için devam ettiren birisi olarak, gerçekten ben de ferdi anlamda idam cezasının yeniden ülkemizin ceza hukuku mevzuatına girmesinden yanayım. Zira şahıs kalkıyor ülkemizin bir yerinden bir yerine giderken benzin istasyonlarına uğruyor. Oradaki görevlileri öldürüyor, yağma yapıyor ve sonucunda “aslında ben öldürmekten zevk alırım” diyor. Miras yüzünden annesini babasını öldürmeler söz konusu oluyor. On iki, on üç yaşındaki kız çocuklarının ırzına geçtikten sonra öldürmeler söz konusu oluyor. Aile bireylerini; kardeşini, anne babasını öldürenler söz konusu. Keza terör eylemlerinde masumların öldürülmesi… Hakeza bütün bunları toplumsal anlamda duyduğumuzda, gördüğümüzde, basından ve görsel iletişim araçlarından izlediğimizde neredeyse kanımız donuyor. Bu da olur mu dediğimiz eylemlerle karşı karşıya kalıyoruz. Son yıllarda cinayetler son derece nitelikli hale dönüştü. Bu yönüyle, bu mevzuda özellikle bir insan öldürmenin bütün insanlığı öldürmüş olmak gibi ağır bir sonucu olduğunu insanların kalbî hayatına nakşetmek gerekiyor. Caydırıcı olmak anlamında da böyle bir suç işleyen kişinin sonuçta kendisinin de idam edilmesinin ceza hukuku alanında yeniden ülkemiz gündemine getirilmesinde son derece fayda bulduğumu ve bunun toplumsal kamu vicdanı için de gerekli olduğuna inandığımı ifade etmek isterim.

Adli sistemde son yıllarda oldukça iyileştirmeler yapıldı. Sizce daha yapılacak şeyler var mı, neler yapılmalı?
Adliye teşkilatında uzun bir dönem meslek hayatım söz konusu olmuştur. 1978’lerden başlayan süreç itibariyle gerek meslek mensubu hakim ve savcılar, gerek adalet teşkilatında çalışan personelin ekonomik anlamda maaşları, gerek adliye teşkilatının donanımı konusunda gerçekten son derece zor koşullar altında görev aldık. Adliyelerimiz ilçelerde Kaymakamlık binasının bir bölümünde hizmet verdi. Ben de aynı şekilde oralarda görev aldım. Tabi Anayasa’ya göre “kuvvetler ayrımı” diye bir ayrım söz konusu. Bu ayrımın içinde yasama, yürütme ve yargı olarak adlandırılan kuvvetler var. Yargının da son yıllarda gerçekten ülkemiz için ne derece önemli olduğu çok açık bir şekilde toplumumuz tarafından izlenmekte ve değerlendirilmektedir. Gerçekten biraz önce arz ettiğim geçmiş yıllara oranla, gerek adliyenin fiziksel donanımı, gerek hakimler, savcılar ve personel için ekonomik anlamdaki maaşların yetersizlikten önemli ölçüde kurtulduğunu, sosyal donanımın da sağlanması suretiyle sevindirici ve saygı duyulacak bir seviyeye gelindiğini ben yürekten ifade etmek istiyorum. Bizim zamanımızdan çok basit bir örnek vermek istiyorum; daktilo yetersizliği, şeridine varıncaya kadar yetersizlikler, kâğıt yetersizliği vardı. Bütün hakim ve savcılar bunu çok iyi bilirler. 78-80’lerden bahsediyorum, çoğu zaman bunların sıkıntısını hep beraber çektik. Duruşma salonlarımız, görev yaptığımız odalar bugüne kıyas edildiğinde çok büyük fark olduğunu ifade etmek isterim. Özellikle personel sıkıntısı, kâtip sıkıntısı da son derece rahatsız edecek bir boyuttaydı. Bugün, İstanbul’daki Çağlayan Adliyesi, Beşiktaş Adliyesi, Kartal Adliyesi, Konya Adliye Sarayı, diğer vilayetlerde yapılan adliye sarayları modern yapılarıyla göğsümüzü kabartmakta. Ben bu konuda gayret edenlere, adliyenin kuvvetler ayrılığı hususundaki yerini layık olduğu bir hüviyete kavuşturmada iyileştirme anlayışı içinde bulunan ne kadar yetkili varsa hepsine yürekten teşekkür ediyorum, Allah razı olsun diyorum. Tamamıyla yeterli düzeyde midir? Belki bu tartışılır ama şu anda gelinen nokta itibariyle çok büyük bir aşama kaydetmiştir ve onurlandırıcı, sevindirici bir seviyeye gelmiştir. Bunu kimse göz ardı edemez.

Vatandaş olarak hukukî haklarımızı yeterince biliyor muyuz, hukuku doğru kullanabiliyor muyuz. Sizce toplum bu konuda giderek bilinçleniyor mu?
Toplumsal anlamda az önce bahsettiğim tüm suçlar esasen cehaletten kaynaklanmaktadır. Bunu zaman zaman çeşitli mahfillerde ifade ettim. Cahil cesur olur, denir. Esasen bizim dünyamızda, toplumumuzda bir gönül hukuku vardır. Bizim milletimiz bir kahvenin kırk yıl hatırını bilecek şekilde yetişmiştir. Biz, son derece güçlü toplumsal bağları ve aile bağlarını bir miras olarak devraldık. Ecdadımızdan aldığımız bu güzel mirası devam ettirecek bireyler olarak bize düşen görev, bu güzel mirası devam ettirmek için gayret etmektir. Bilirsiniz bir ara Arjantin’de enflasyondan kaynaklanan ekonomik sıkıntılar yaşandı. Halk marketlere hücum etti ve yağmaladılar. Bizim toplumumuzda da enflasyonun getirdiği olumsuz etkiler zaman zaman tavana vurdu ama hiç kimse kimsenin malına tecavüz etmek, yağma etmek gibi bir anlayış taşımadı. Bunun en büyük sebebi aile bağlarımızın güçlülüğüdür. Bunun yanında toplumsal anlamda ve ferden bilinçlenmek, her konuda haklarımızın ve görevlerimizin hükümlülüklerinin ne olduğunu bilmek bizim aslî görevimiz olmalıdır. Yani şimdi siz haklarınızı bilmezseniz, görevlerinizi bilmezseniz, sorumluluklarınızı bilmezseniz her an her türlü olumsuzluğa açık olduğunuz ortaya çıkar. Ben iddia ediyorum bir hukukçu olarak, ceza evlerinde mahkûm olan kişilerin önemli bir oranı, diyebilirim ki yüzde ondan daha fazla bir oranı kötü arkadaş kurbanıdır, cehalet kurbanıdır. Olumsuz insanlarla bir araya gelmiş olmak ve onlarla düşüp kalkmaktan kaynaklanan bir sonucu paylaşmışlardır. Onun için şüphesiz ki insanlar iyiliği, güzelliği, doğruluğu, niteliği, kimliği paylaşacak bir seviyeye gelmelidirler. Diyelim ki siz gerek maddî anlamda gerek manevî anlamda ne olduğunuzu bilmiyorsunuz, sorumluluklarınızı bilmiyorsunuz, insan olarak size düşmesi gereken yükümlülüklerinizi bilmiyorsunuz; o zaman haklarınızı da bilmiyorsunuz demektir. Bugün maalesef insan hakları konusunda ülkemiz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince en fazla tazminata mahkûm edilen ülkelerin başında yer alıyor. Bu ağır bir olay. Adil yargılama hakkının ihlalinden tutun da ifade hürriyeti vs. ihlallerden kaynaklanan sıkıntılar ülkemiz için son derece üzücüdür. Bu, haklarımızın ve görevlerimizin ne olduğunun bilinmediğinin çok açık bir göstergesidir. Şüphesiz ki bu konuda kamusal alanda da fert bazında da biz gerçek anlamda hakların, sorumlulukların bilinci konusunda yetişmek için, belli bir seviyeye gelmek için gayret etmeliyiz. Bütün dünyaya güzel soluk solutabilecek bir niteliğe kavuşmak zorundayız. Esasen aile, bütün bu arz ettiğim olumsuzluk ve olumluluğun temel taşıdır. Öncelikle ailenin, sonra çevrenin, kamunun ve bütün dünyanın mikro ve makro anlamda, bu arz ettiğim haklar, yükümlülükler, sorumluluklar, özetle insan olma şuur erdem ve hamiyetinin mutlak anlamda gerçekleştirilmesi konusunda her biriminizin üzerine düşen vazifeyi yapmış olması şarttır. Bu bütün konularda, bütün olaylarda toplumsal tüm sorunlarda son derece önemli bir vazifedir. Bu vazifeyi ihmal edersek toplumsal anlamda hastalıkların artışı söz konusu oluyor. Elbette hiç kimse, ceza hukukundaki artış gösteren suçların artışını, hapishanelerin artışını istemez. Her geçen gün adliyelerdeki dosya sayısı artıyor, hapishaneler artıyor. Bugün Yargıtay artık yükü çekemeyecek hale geldi ki istinaf mahkemeleri diye bölge mahkemeleri kuruluyor, on altı veya on yedi yerde kurulacak. Şu anda yasası çıktı, önümüzdeki yıl ya da bu yıl, bu mahkemeler de bazı konularda kesin hüküm verip Yargıtay’ın yükünü azaltacak. Şu anda binalar yapılıyor, Baş Savcılık düzeyindeki atamalar gerçekleşti ve bu yıl sonu ya da önümüzdeki yıl aktif hale gelmiş olacaklar. Hastanelerin yoğunluğu, hapishanelerdeki insan sayısının yoğunluğu, adliyelerdeki dosya yoğunluğu bizim sosyal anlamda problemli olduğumuzu ve hastalığımızın arttığını gösterir. Bu artışlar gerek ferdi anlamda, gerek toplumsal anlamda hastalıklı bir durumumuz olduğunun göstergesidir. Bunları sağduyu sahibi hiç kimse benimsememelidir, benimsemez de. Bu yönüyle toplumumuzun daha iyiye, daha güzele, daha doğruya ve nitelikli bir seviyeye ulaşmasını niyaz ediyorum. Cenab-ı Allah bu hususta sağlıklı sonuçlara ulaşmada bizi muvaffak etsin.

Uzun yıllar hakimlik yaptınız, bu görevin sorumluluğundan, bu konuda hissettiklerinizden bahseder misiniz?
Mecelle’de hakimin tarifi yapılmıştır. Hakim, önyargıdan tamamen arınmış, metin, selim, bilgili, donanımlı, objektif, hiçbir şekilde adalet duygusunu etkilemeyecek şekilde hareket edebilecek nitelikte bir anlayışla değerlendirilmelidir. Bugün ülkemizdeki hakim ve savcı sayısı, Batılı toplumlarla mukayese edildiğinde son derece azdır. Önümüzdeki yıllar için hakim açığını kapatmak konusunda Adalet Bakanlığı önemli bir anlayış içinde, sık sık hakim ve savcı imtihanları yapılmakta, bu açık doldurulmaya çalışılmaktadır. Hakimlik, savcılık son derece dikkat ve sorumluluk isteyen bir meslektir. Hakim ve savcılık gerçekten zor ve ağır bir görev, manevî mesuliyeti yüksek olan bir görevdir. Bugün ülkemiz için hizmet veren, Türk milleti adına karar veren hakim ve savcı meslektaşlarıma hayırlı ve sağlıklı görev yapmalarını canı gönülden temenni ediyorum. Arkadaşlarımızın da canhıraş bir şekilde bu görevleri yerine getirdikleri anlayışını taşıdığımı ifade etmek istiyorum.

Uzun yıllar hakimliğin yanı sıra, ayrıca Adalet Akademisinde de yıllarca ders verdiniz. Bu mesleği icra edecek hakim, savcı, hukukçu meslektaşlarınıza neler tavsiye edersiniz?
Adalet Akademisi, benim ayrıldığım yıllarda bu ismi yeni almıştı. Ondan önce yine Eğitim Merkezi adıyla Adalet Bakanlığına bağlı bir kurumda uzun yıllar öğretim üyesi olarak görev yaptım. Hakim ve savcılar, hukuk fakültesini bitirdikten sonra hakim ve savcı olmadan önce Adalet Bakanlığının açmış olduğu yazılı ve sözlü sınavı kazanmak durumundadır. Ondan sonra da eski adıyla Eğitim Merkezinde yeni adıyla Adalet Akademisinde belli bir eğitime tabi tutulurlar. Ondan sonra da başarılı oldukları takdirde kura çekimiyle ülkemizin çeşitli yerlerinde göreve atanıyorlar. Bu arkadaşlarımız öncelikle, ülkemizin toplumsal katmanlarının, toplumsal farklılıklarının bir zenginlik olduğunu, bir mozaikten ibaret bulunduğunu dikkate alıp, köylüsüyle kentlisiyle kim olursa olsun tüm halkımızın hepsini eşit olarak değerlendireceklerdir. Bu millet adına karar veren hakim ve savcılarımız, ülkemizin geleceği konusunda hayırlı hizmetler veriyorlar.
Gelecek kuşaklarımızın daha sağlıklı, daha verimli, ülkemizin gerek fizikî, gerek manevî, gerek sosyal anlamda terakkisi hususunda bir duvara tuğla konulması gibi bir anlayışla hareket edileceği ümidini taşıdığımı ve bu anlayış içinde hareket edilmesi gerektiğini ifade ediyor, sevgiler saygılar sunuyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.