Ana sayfa - Arşiv - İstanbul 2053 Vizyonu / Prof. Dr. Recep Bozlağan

İstanbul 2053 Vizyonu / Prof. Dr. Recep Bozlağan

35-istanbul-2053-vizyonuİstanbul’u diğer dünya metropollerinden farklı ve üstün kılan özelliklerini anlatır mısınız?
İstanbula değişik açılardan bakmak gerekiyor. Birincisi, İstanbul’u İstanbul yapan en eski faktör, şehrin coğrafi konumu. İstanbul şehri, dünya tarihine hükmetmiş iki önemli kıta olan Asya ve Avrupa’nın buluşma ve birleşme noktasında yer alıyor, bu da çok büyük bir avantajdır. Modern zamanlar öncesinde dünyanın bütün büyük güçleri genel olarak Asya kıtasından çıkmıştır. Ama on yedinci asrın sonundan itibaren dünya tarihine yön veren güçlerin ağırlıklı olarak Avrupa’dan çıktığını görüyoruz. 20. asrın ilk çeyreğine kadar bu şekilde devam etmiş ve bu tarihten sonra da ABD küresel güç olarak ortaya çıkmıştır.
İkincisi, İstanbul şehrinin bu eşsiz coğrafî konumu doğal olarak bir tarihi derinlik getiriyor. Yenikapı kazılarına baktığımızda 8.500 yıl geriye giden bir tarihi geçmiş var. Dolayısıyla İstanbul, aslında yaşayan büyük şehirler içerisinde en eskisi ve ondan daha eski bir metropol yok. Bir taraftan bir geçiş ve kavşak noktasında bulunuyor, diğer taraftan da çok köklü bir tarihi geçmişe sahip. Bu da İstanbul’a bir başka üstünlük olarak kültürel zenginliği getiriyor. Böylece coğrafi üstünlük tarihi derinliği, tarihi derinlik de kültürel zenginliği sağlıyor.
Tarihî Yarımada aslında Ortadoğu’dan, İslam coğrafyasından, Kafkaslardan, Balkanlardan, Orta Asya’dan, Kuzey Avrupa’dan çok seçkin ve köklü medeniyetlerin, kültürlerin âdeta bir zirve noktasıdır. Haliç’in kuzeyinde ise Beyoğlu, Galata Bölgesi bulunmaktadır ve Avrupa kültürlerinin Asya kültürleriyle buluşup kaynaştığı ve etkileşim halinde olduğu apayrı bir dünyadır. Ünlü İtalyan Seyyah Edmondo de Amicis 1874 yılında İstanbul’a geliyor ve Galata Bölgesi’nde fark ettiği o kültürel zenginliği, ne zamanının Rusya’sının en önemli panayırlarının yapıldığı Novgorod şehriyle ne milletler mozaiği olan Hindistan’ın Delhi şehriyle ne de Uzak Doğu’nun büyük medeniyeti olan Çin’in başşehri Pekin ile kıyaslayabiliyor. Özetle, coğrafi üstünlük, tarihi derinlik ve kültürel zenginlik İstanbul şehrinin sabit verileridir ve onu dünyanın diğer şehirlerinden farklı kılmaktadır.
Bunların yanı sıra bir de İstanbul’u avantajlı kılan başka faktörler de söz konusudur. Mesela İstanbul şehrinin çok dinamik bir ekonomik yapısı var. Türkiye, her ne kadar gelişmekte olan bir ülke ise de 800 milyar dolar gayrisafi milli hâsılaya sahiptir ve bunun ¼’i yani 200 milyar doları İstanbul’da üretilmektedir. Ülkemiz ihracatının % 40’ı, yani 70 milyar dolara yakını yine İstanbul üzerinden gerçekleşmektedir. Türkiye’nin kişi başına düşen milli geliri 10.500 dolar civarında ama İstanbul şehrinde kişi başına 17-18 bin dolar milli gelir var. İstanbul’un ekonomik gücü son on yılda katlanarak artmıştır ve bundan sonraki dönemde de artmaya devam edecektir.
İstanbul’un coğrafi konumu, bugünün dünyasında çok büyük bir avantajdır. Mesela bir pergelle İstanbul merkezli 3.000 kilometrelik bir yarıçap çizdiğinizde, Londra’dan Dubai’ye, Saint Petersburg’tan Hartum’a, Orta Asya’dan Fas’a kadar uzanan bir coğrafyada Asya’nın, Avrupa’nın ve Afrika’nın en kadim uygarlık merkezleri bu çemberin içerisinde yer almakta. Bu bölgede 20 trilyon dolara yakın bir ekonomik büyüklük var ki bu da dünyanın toplam ekonomik büyüklüğünün %40’ını oluşturmakta. İşte İstanbul böylesi bir havzanın tam ortasında yer almakta.

“İstanbul 2053 Vizyonu”
Kitabınızın ismi “İstanbul 2053 Vizyonu”. Burada 1453’e bir atıf var. Bunu açıklar mısınız?
1453, sadece Türklerin veya Türkiye’nin tarihinde değil, İslam ve dünya tarihinde de çok önemli bir kırılma noktasıdır. 1453’le birlikte sadece İstanbul şehrinin fethi gerçekleşmemiş, aynı zamanda İslam toplumu ve Türkler, Peygamber Efendimiz’in (sav) müjdesine mazhar olmuştur. Dolayısıyla manevi anlamı çok derindir. Öyle ki Peygamber Efendimiz’den sonra ve Hazreti Ömer zamanından itibaren neredeyse bütün Müslüman komutanların hayalini İstanbul’u fethetmek süslemiştir. Onun için de ilk Müslümanlar İstanbul üzerine sayısız akınlar düzenleyip şehri kuşatmışlar, fakat fethedememişlerdir. İstanbul’u fethetmek Fatih Sultan Mehmet’e nasip olmuş ve adını dünya tarihine altın harflerle yazdırmıştır. Yine 1453’te bir çağın kapanıp diğer bir çağın açıldığı yer İstanbul’dur. Bu nedenlerle 1453 tarihi ve İstanbul’un Fethi’nin anlamı çok derindir. 2053 tarihi, İstanbul’un Fethi’nin 600. yıl dönümüdür. Biz “İstanbul 2053 Vizyonu” ismiyle ona bir atıf yaptık. Dolayısıyla 1453 tarihini asla unutmamalı ve İstanbul’un Fethi’ni her sene daha büyük bir coşkuyla kutlamalıyız. Çünkü İstanbul’un Fethi, sadece ve sadece bir fütuhat hareketi değil, aynı zamanda bir medeniyet projesidir.
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettikten sonra şehirde çok büyük bir mimari dönüşüm başlatmıştır. Başta Ayasofya olmak üzere birçok kilise camiye çevrilmiştir. Ama ondan çok daha önemlisi, boyutları itibariyle Ayasofya’yla yarışacak büyüklüğe sahip Fatih Camii, eski bir Bizans kilisesi olan Havariyyun’un temeli üzerine inşa edilmiştir. Fatih Külliyesi on beşinci asrın dünyasındaki en iddialı mimarî teşebbüstür. İstanbul, bizzat Fatih Sultan Mehmet tarafından bütün dünya kültür ve medeniyetinin zirvesine çıkarılmaya çalışılmıştır.
Bizim de 1453 tarihinin 600. yıl dönümünü Türkiye ve İstanbul şehri açısından çok büyük bir dönüm noktasına çevirmemiz lazım. 2053’te İstanbul’u dünyanın 1 numaralı şehri haline getirmemiz lazım. Fatih Sultan Mehmet’in vizyonuna uygun bir gelişim ve dönüşüm süreci başlatmamız lazım. Fatih Sultan Mehmet, Peygamber Efendimiz’in müjdesine mazhar olmuşsa biz bu müjdeyi daha geniş bir şekilde yorumlayarak, 2053’te bütün dünyayı ekonomik, kültürel, sanatsal ve siyasi anlamda yöneten bir Türkiye’yi inşa etmeliyiz. İşte 2053, bu mesajları içeren bir kutlu tarih.

Sitelerde Mahalle Hayatı Yaşanmalı
“Manevi gelişim, kentsel dönüşümün temel hedeflerinden biri olmalı.” diyorsunuz; konuyu açıklar mısınız?
Öncelikle İstanbul’un özüne dönmesini sağlamak gerekiyor. Biz eğer İstanbul’un özüne dönmesini sağlayamazsak karşımıza Dubai, Şanghay, New York ve özellikle Manhattan benzeri bir şehir çıkacak. Oysa İstanbul, kendi özgün kültürel değerlerini koruyarak, kendi kadim medeniyetini yaşatarak küresel bir şehir haline getirilmeli. Öncelikle şehrin manevi hayatının yeniden inşası gerekli. Bu nedenle de manevi gelişimin; hem merkezî hükümetin, hem yerel yönetimlerin hem de sivil toplumun gündeminin ön sıralarına alınması lazım.
Manevi gelişimden şunları kastediyoruz: Evvela İstanbul’da yaşayan insanların kendilerini birer “İstanbullu” olarak kabul etmeleri ve bu duyguyla hareket etmeleri lazım. İstanbul’a sahip çıkan, ona önem veren, onun kültürel değerlerini koruyan, yaşatan ve geliştiren bir yaklaşımın geliştirilmesi lazım. İstanbul’da yaşayanlar tıpkı eski İstanbullular gibi nezaketi elden bırakmamayı öğrenmeli. Bu da anne kucağından üniversiteye kadar uzanan ve hatta hayatın her anını kapsayan yaygın ve etkili bir eğitim ve öğrenme süreciyle mümkün olabilir.
İstanbul’da komşuluk ilişkileri hızla ölmekte ve şehir, sitelere teslim olmak üzere. Sitelere teslim olmak kaçınılmaz bir şey. Çünkü herkes sitelerde yaşamak istiyor. O halde biz siteleri, ortak mahalle hayatına dönüştürecek projeler geliştirmemiz lazım. Birçok site inşa ediliyor İstanbul’un merkezî semtlerinde ve çevresinde. Fakat buralar, insanların konforu huzura tercih ettiği, kendi kafalarına göre yaşadığı, gösterişli yalnızlık mekânlarına dönüşmekte.
Manevi gelişimin sağlanmasıyla birlikte manevi hayatın lezzetlerini tatmaya ve yaşamaya başlayan insanlar, sitelerde oluşturulacak ortak kullanım mekânları ile beraber, her bir sitede adeta birer mahalle hayatı inşa etmeye başlayacaktır. Yalnızca alışveriş merkezlerinin olduğu değil, camisiyle, kreşiyle, anaokuluyla, sağlık ocağıyla, ortak hobi bahçeleriyle, kültür merkeziyle, her bir apartmana özel çardaklarıyla, alışveriş caddesiyle adeta birer mahalleye dönüşecektir. Sitelerin inşasının engellenmesi mümkün olmadığına göre, sitelerin mahalleleştirilmesi gündeme alınmalı. Site yönetimleri de kaynaşmayı ve komşuluk ilişkilerini geliştirmeyi hedefleyen etkinlikler düzenleyebilir. Hatta bu konuda belediyeler tarafından teşvik edilebilirler.

Daire Planları Aile Mahremiyetini Gözetmeli
İstanbul’da şehrin siluetini koruyacak bir mimarî gelişim ve yapılaşma tercih edilmeli. Yüksek binalardan oluşan plazalar, iş ve alışveriş merkezleri şehrin tarihî ve merkezî semtlerine değil, şehrin siluetini bozmayacak yerlere inşa edilmeli. Konutlar en fazla 5 katlı, tercihen 2-3 katlı ve bahçeli, müstakil evler olarak inşa edilmeli. Eğer apartman şeklinde inşa edilecekse apartman planları komşuluk ilişkilerini zayıflatıcı değil, pekiştirici yönde tasarlanmalı. Daire planları hem aile mahremiyetini koruyacak hem de aile içi ve hısım-akrabalık ilişkilerini güçlendirecek şekilde hazırlanmalı. Mimarlar bu konuya özel önem vermeli. Oysa bugünün İstanbul’unda inşa edilen konutların neredeyse hiçbiri Müslüman bir ailenin ihtiyaçları düşünülerek yapılmamakta. Konutlar sanki Alman, Amerikalı veya Fransız aileler için inşa ediliyormuşçasına, Müslüman toplumun duyarlılıklarına neredeyse hiç yer verilmemekte. Oysa Safranbolu’ya gittiğinizde, bundan yüzlerce sene evvel konut planlarında ne kadar hassasiyetle hareket edildiği, aile bütünlüğünün ve mahremiyetin korunmasına ne kadar özen gösterildiği, özellikle kadınların rahatça hareket etmesi için en ince ayrıntıların önemsendiği dikkat çekmektedir.
Apartmanların gün geçtikçe birer yalnızlık mekânına dönüşmesinin bir diğer sebebi de “apartman yöneticiliği” uygulamasının, fonksiyonlarını büyük ölçüde kaybetmesidir. Neredeyse hiçbir yaptırım gücü olmayan, yapılan iş karşılığında herhangi bir getiri elde edilemeyen apartman yöneticiliği, emeklilerin ve yapacak işi kalmayan insanların omuzlarına bırakılan bir yük haline getirildi. Günümüzde hiç kimse bu yükü taşımak istememekte ve apartmanlar ilgisizliğin ve bakımsızlığın kurbanı haline gelmekte. Hâl böyle olunca temiz, bakımlı ve insanların içinde yaşamaktan huzur duyduğu apartmanlar da sadece sitelere ve lüks semtlere özgü olarak algılanmaya başlandı. Günümüz toplumunun bir gerçekliği olan apartmanların birer huzur mekânına dönüşmesi için apartman yöneticiliği sisteminin güçlendirilmesi gerekli. Böylece, apartman toplantılarına herkes katılarak birbirini tanımaya başlayacak, komşular arasında yakınlaşmaya katkı sağlayacak bir mekanizma daha ortaya çıkacak.
Bütün bu tedbirler alındıktan sonra insanların hem birbirlerine karşı hem de yaşadıkları apartmana, sokağa, mahalleye ve şehre karşı daha duyarlı hale geldikleri görülecektir. İnsan-ev-apartman-sokak-mahalle-şehir zincirinin kaybolan halkaları da böylece daha kolay inşa edilebilecektir. Tıpkı insan-aile-komşular-akrabalar arasındaki bağların yeniden inşasının mümkün olduğu gibi.

İstanbul’u Müstakil Evlerde Yaşatmak Mümkün
İstanbul 15 milyon nüfusun yaşadığı bir şehir. İstanbul’da müstakil ya da iki-üç katlı evlerde yatay yerleşime geçmek mümkün mü? Bunun için İstanbul’un yüzölçümü yeterli mi?
İstanbul ilinin yüzölçümü, yani İstanbul şehrinin, kırsal yerleşim birimlerinin, yani eski köylerin, ormanların, göllerin ve tarım arazilerinin kapladığı alan yaklaşık 5350 km²dir. Yerleşim birimlerinin kapladığı toplam alan ise 1.000 km²dir. Bugün İstanbul’da yaşayan 14 milyonu aşkın insan bu 1.000 km²lik arazide yaşamaktadır. Bütün kentsel faaliyetler bu kadarcık bir mekânda yapılmaktadır. Geriye kalan 4.350 km²lik alanın yaklaşık 2.500 km²lik kısmı orman arazileri, meralar, su havzaları, göller ve barajlardan; 800 km²lik kısmı ise tarım arazilerinden oluşmaktadır. Dolayısıyla İstanbul ilinde yerleşime uygun ve henüz yapılaşmaya açılmamış 1.000 km²lik bir arazi daha bulunmaktadır. Yani, hâlihazırda 14 milyon insanın yaşadığı ve bütün kentsel faaliyetlerin gerçekleştirildiği alan büyüklüğündeki bir arazi imara açılmayı beklemektedir.
Aslında İstanbul’da son 50-60 yılda gerçekleşen şehirleşme büyük ölçüde plansız ve dolayısıyla kötü ve sağlıksız. Bu şehirleşmenin de büyük çoğunluğu sanıldığı gibi yüksek binalardan değil, alçak binalardan oluşuyor. Şehirdeki mevcut konut stokunun en az %50’si, eski gecekonduların 4-5 katlı apartmanlara dönüştüğü çarpık binalardan oluşmakta. Yani, şehirdeki mevcut konut stokunun yarısı az katlı, ama dayanıksız ve sağlıksız binalardan oluşmakta. Dolayısıyla az önce ifade ettiğimiz 1.000 km²lik yeni arazilerin de planlı bir şekilde imara açılmasıyla birlikte, şehirdeki yapı yoğunluğu yarı yarıya düşecek ve birçok yerde bahçeli müstakil konutlar inşa edilerek, İstanbul halkının insanca yaşaması mümkün kılınabilecektir. Ayrıca, İstanbul’a komşu olan Tekirdağ, Kocaeli ve Yalova gibi vilayetlerde de yeni yerleşim birimleri oluşturularak, İstanbul nüfusunun bir bölümü bu yerleşim birimlerine kaydırılabilir.
Dünyada nüfusu İstanbul’dan çok daha fazla olan, fakat insanların çoğunlukla bahçeli müstakil evlerde yaşadığı birçok şehir bulunmakta. New York bunlara örnek olarak verilebilir. Londra ve Los Angeles’in nüfusu neredeyse İstanbul kadar olmakla birlikte, nüfusun en az %80’i bahçeli müstakil evlerde yaşamakta. Dolayısıyla bugünün İstanbul’unda bile nüfusun neredeyse tamamını müstakil evlerde insanca yaşatmak mümkün. Yeter ki toprak, gözü dönmüş bir rant aracına dönüştürülmesin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.