Ana sayfa - Manşet - İslamofobiye Rağmen İslam’ın Yayılma Dili: Merhamet / Yönetmen Mustafa Ablak

İslamofobiye Rağmen İslam’ın Yayılma Dili: Merhamet / Yönetmen Mustafa Ablak

Dünyada İslam’ı din olarak seçen yabancı uyruklu insanları anlattığınız “Aydınlık Savaşçıları / İslam’ı Seçenler” adlı bir kitap yayınladınız. Uzun süredir radyo, televizyon programları dâhil, yayıncılık hayatında bu konuda verdiğiniz büyük bir emek var. Yeni Müslümanlar, hangi coğrafya ve milletlerden kendi dinini terk ederek İslam’a giriyorlar?

Her şeyden önce, uzun yıllardır Batı karşısında bizleri kendi değerlerimiz hususunda eziklik psikolojisine sokarlarken, tüm dünyada ve özellikle Batı’da insanlar İslam’ı bir din olarak seçmeye başladılar. Biz, pek çok ülkede çekimler yaptık, 20’ye yakın farklı milletten; Porto Rikolu’sundan tutun Hawaili’sine kadar, Rus’undan Yahudi’sine kadar pek çok farklı milletten insanla röportajlar yaptık. Bize genelde bu merak ediliyor ve soruluyor; diyorlar ki; “En çok hangi ülkelerde?” İlginç olan şudur ki, burada hiçbir sınırlama yok; hiç ummadığınız ülkede insanlar Müslüman oluyorlar. Tabii ki Türklerin veya Müslümanların yoğun olduğu yerlerde, Müslümanlığı daha fazla insan, yabancı öğrendiği için, Batılı öğrendiği için, daha hızlı Müslüman olma süreci oluyor. Mesela Almanya’da Almanlarda çok ciddi bir Müslüman olma süreci var. Alman medyası bunu gündeme getirmiyor, bizde de ciddi araştırmalar olmadığı için maalesef bizim de haberimiz yok. Ama Almanya’da yüz binlerce insanın Müslüman olduğundan bahsediliyor. Çünkü resmî kayıtları tutulmuyor, Almanlar da bunu çok fazla duyurmak istemediği için, bu konuda bir yoklama veya bir inceleme raporu sunmuyor. Fakat biraz önce söylediğim gibi, İslam öyle bir evrensel hayat tarzı ki, hiç ummadığınız ülkelerde de Müslümanlaşma süreci başlıyor. Arjantin’de Müslüman köyleri kurulmaya başlandı. Bolivya’da Müslümanlarla röportajlar yaptık. Anarşizmin doğduğu, komünizmin doğduğu pek çok ülkede, Rusya’da, Moskova’da, Saint Petersburg’da insanların Müslüman olduğunu görüyorsunuz. Laoslu bir Budist’in, hem de dini eğitim almış, Budizm’le ilgili ailesi tarafından çok iyi eğitimler aldırılmış Parisli bir gencin Müslüman olduğunu öğreniyorsunuz. Aslında şunun etkisi çok, bunun etkisi az demek çok zor. Ama Müslümanların olduğu yerlerde, tabii, hızlı bir süreç var. Şu anda Brezilya’da 50 binin üstünde sonradan Müslüman olmuş Brezilyalının kayda geçtiğini biliyoruz. Hiç ummadığınız yerlerde, dünyanın pek çok yerinde farklı insanlar İslam’a giriyorlar; şurada az, şurada çok diye bunu ayırmak çok zor…

İslam’a koşanlar daha çok hangi nedenlerle İslam’ı tercih ediyorlar? Bundan hareketle bir tebliğ metodu oluşturulabilir mi?

Bu, tabii, kendi içinde iki aşamalı bir soru. İlk önce bu insanların neden İslam’a girdiğiyle ilgili temel konunun ne olduğu merak ediliyor. Burada da çok ilginç bir durumla karşılaşıyoruz aslında. İslamiyet’in, alternatifi olmayan tek hayat nizamı olduğunu da aslında buradan anlıyoruz. Çünkü Müslüman olan insanların her birisi İslam’ın çok farklı yönünden yaklaşarak Müslüman olmuşlar. İnsanlar nereden dertlendiyse, nereden bir hastalık kaptıysa ve bu hastalığın, derdin çözümünü İslam’da gördüyse, o noktadan İslam’ı özümsemişler. Bunu örneklerle daha somut anlatırsak sanıyorum bu konu daha iyi anlaşılacak. Mesela bir Alman kardeşimiz babasını içkiden kaybetmiş; içkili araba kullanmış, aile kaza yapmış, babası kazada ölmüş. Dolayısıyla, bu arkadaş, hayat hikâyesini dinlediğimizde şunu söylüyor: “Ben, dünyada içkinin var olmasına, içkinin hâlâ legal sayılmasına çok karşıyım ve bunun mücadelesini ve savaşını veriyorum Almanya’da. Fakat öğrendim ki içkinin yasak olduğu tek din İslam. Bu beni İslam’ı araştırmaya itti. Çünkü içkiden nefret ediyorum, babam gözlerimin önünde içkiden öldü; içkili araba kullanmaktan dolayı kaza yaptı. Ben nefret ediyorum içkiden… İslam’da bunun olduğunu öğrenince İslam’ı araştırmaya başladım ve Müslüman oldum.” Christian isimli Alman bir arkadaşımız bunu dedi.

Başka bir yerden örnek verelim.

Saint Petersburg’da Rus bir bayan var. Bu arkadaşımız sol eğilimli bir arkadaş ve anarşizmi araştırıyor. Daha da ileri giderek hiçbir sistem tanımayan, hiçbir din, ideoloji, fikir, katman, siyasi otorite tanımayan bir anarşizmin peşinden giden, entelektüel bir bayan… Bu arkadaşa sorduk, “İslam’a nasıl girdin, anarşizmden İslam’a nasıl geçiş yaptın?” Diyor ki: “Benim bir hobim vardı; anarşisttim ama dünyanın en iyi edebî eserlerini okuma merakım vardı. Bir yolla, dünyanın edebi kitaplarının hepsini okurken, uluslararası üne kavuşmuş bir eser olan Mevlanâ’nın Mesnevi’sini okumaya başladım. Ondan sonra Müslüman oldum.” “Çünkü ben anarşizme girerken insanın ruhi derinliklerini aramak için girdim, insanın ruhi özgürlüklerini… Ama Mesnevi’yi okurken, bunun anarşizmde değil, İslam’da olduğunu gördüm. İnsanın ruhi derinliklerine o kadar inmiş ki Mesnevi, insan olgusunun gerçek kavramını, gerçek teorisini kafamda tamamen oturttu ve gönlüm onu kabul etti ve Müslüman oldum.” diyor. Mesnevi vesilesiyle İslam’a girmiş…

Aleksandr Bonderenko diye bir kardeşimiz var, Ukrayna Kiev’de röportaj yaptık. Bu arkadaş nasıl Müslüman olduğunu şöyle izah ediyordu: “Ukrayna’da yeni bir parti kuruldu. Biz araştırma komitesinde görevli olan yetkili, etkili, üniversite mezunu arkadaşlardık. Araştırma komitesi olarak bir karar alındı; biz bu partiyi kuruyoruz Ukrayna’da, ama bu partiyi kurarken tüm sistem ve ideolojiler incelensin, insanın sosyo-kültürel, ekonomik yapısına en uygun sistem nedir, bununla ilgili araştırmalar yapılsın diye bizden dev bir rapor istendi. Pek çok komisyon kuruldu ve tek tek bir sürü ideolojiyi, dini araştırdık, hem ekonomik hem sosyal anlamda insana en uygun sistemin ne olduğunu bulmaya çalıştık. Sıra İslamiyet’e geldi. Ben de raporlarımı araştırdım, araştırdım, araştırdım. Tüm verileri ortaya koyduk, tüm sorularımıza, insanların, insanlığın ihtiyacı olan sorulara cevabı İslam’ın verdiğini gözlerimizle şaşırarak gördük ve biz Müslüman olduk.” Bu adam da, toplumsal, sosyolojik anlamda ve bir toplumun ayağa kalkması için ekonomik sorunlar ve bu sorunlara verilen cevaplar konusundaki araştırma neticesinde Müslüman oluyor.

İnsanların İslam’a teslim olma noktaları çok çok farklı…

Örneğin Paris’te, ismini Hatice olarak değiştirmiş olan Nelly Hanım, nahoş bir hayat tarzı varmış önceleri… Hatice olarak ismini değiştirdi. Bu bayan Paris’in sokak köşelerinde hayatını geçirirken, oradaki bir Müslüman, Paris’te Mevlanâ Kitabevi’nin sahibi, Aziz ağabeyimiz ona İslam’ı anlatıyor; onunla insan gibi ilgileniyor, “Bir ihtiyacın var mı, bir sıkıntın var mı?” diyor. Fransa’nın bataklıklarında çalışan bu kadın da, bir insanın, bir Müslüman Türk’ün kendisiyle insan olarak ilgilenmesi, ona faydalanmak değil, onu o bataklıktan kurtarmak için İslam’ın güzel yolunu anlatması şok etkisi uyandırıyor. Siz bataklığın dibindesiniz, Fransa gibi sözüm ona medeni bir ülkede insan yerine konulmayan bir kadın pozisyonundasınız; bir Müslüman geliyor ve bu insana İslam’ı anlatıyor. İşte Hatice Nelly Hanım’ın da İslamlaşma süreci bir Müslüman’ın onunla ilgilenmesi, insan yerine koymasıyla oluyor. O kişi ona kâinatın sahibi, geçmişin, hâlihazırın ve geleceğin sahibi olan Allah’a kulluk konusunda bir teslimiyetten ve bir yoldan bahsediyor ve bu insan Müslüman oluyor.

Örnekleri artırabiliriz… Buradaki temel hadise şu: İslamiyet’in çok farklı yönlerinden bu insanlar İslam’a geldiği için, bunu bir hadiseyle sınırlandıramayız.

Ha, şaşırdıkları konu şu oluyor, onu da itiraf etmek gerekiyor; belki soru dışında, ama söyleyeyim: İslam’a girmeden önce İslamiyet hakkında bilgi sahibi olanlar genelde İslam’ı bir terör, teröristlerin bir ideolojik yapılanması gibi düşünüyor… Bir kısım Batılı veya Amerikalılarca da İslamiyet denilen şeyin sadece Araplara gönderilmiş ve Türklerin yaşadığı ırkî bir din olduğu, başka insanlara sunacağı bir şeyinin olmadığı bir yapı olarak düşünülüyor ve böyle algılanıyor. Dolayısıyla İslam’a girmeden önce İslamiyet hakkındaki bilgileri bu. Daha önce İslam hakkında fazla bir bilgi sahibi değiller. İslam’ın güzel yönlerini gördükleri zaman Müslüman oluyorlar.

Şaşırdıkları bir diğer husus: Bir, tek bir Allah’a inanmamız onları çok etkiliyor. Bizim de Hazreti İsa’yı peygamber olarak kabul ettiğimizi çoğu bilmiyor ve bunu öğrendiklerinde çok şaşırıyorlar. Hazreti İsa’yı biz de peygamber kabul ettik diye Müslüman olmuyorlar ama Müslüman olduktan sonra bunu öğrenince çok şaşırıyorlar. Müslümanları Hazreti İsa düşmanı diye biliyorlar… Çünkü papazlar öyle anlatmış. Haçlı seferleri yapılırken de öyle ateşlediler bu masum halkları. “Onlar sizin düşmanınız, bizim İsa’mıza savaş açmışlar, tanrıya savaş açmışlar, kâfir…” diye, hâşâ, Müslümanları böyle tarif ettikleri için, İslam’a girdikten sonra şaşkınlığa uğrayanlar da çok fazla. Hazreti İsa’yı, Hazreti Musa’yı da bizim peygamber olarak kabul etmemize çok şaşırıyorlar.

Bazı flaş isimler var. Fransa’da Maurice Bucaille gibi, İngiltere’de Cat Stevens gibi, yani toplumun çok gözünün önünde olan insanlardan, düşünen kafalardan ya da kendi mesleğinin profesyoneli olan insanlardan İslam’a katılma hadiseleri var. Bunların dünyadaki İslamî gelişmelere katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Maurice Bucaille’in haricinde Roger Garaudy’i de unutmamak gerekiyor. Garaudy ile röportaj talebimiz olmuştu, ama hasta dönemine denk geldik. Avrupa’da Müslüman olan entelektüellerden, Avrupa aydınlarından da çok fazla Müslüman olanlar var. Garaudy aslında Fransız tarihine geçmiş bir insan. Fransız Komünist Partisi’nin kurucusu… Hatta Fransız aydınları şunu söylerler: “Dünyada komünizm bitse, Garaudy, komünizm ideolojisini sıfırdan kuracak, Lenin’den daha iyi kuracak olan bir komünist entelektüeldir.” Bu sözü Garaudy için sarf etmişlerdir ve elhamdülillah, Garaudy Müslüman olmuştur… Böyle bir insandan bahsediyoruz.

Burada iki yön var: Birincisi, bu ülkelerde Müslümanlar onlara çok fazla sahip çıkamadı. İslamî cemaatlerin biraz kendi içine kapanık olması, uluslararası platformda yabancı dil bilen insanların az olması nedeniyle, dünyanın pek çok ülkesinde İslamî hareketlerin şubelerini açıp, bu insanları koruma olayları çok fazla olmamıştır. Ben, Yusuf İslam’ın da İstanbul’da tercümanlığını yaptım; bir irtibat sorunumuz var, inşallah bu aşılacaktır. O ülkelerde bu insanlara pek sahip çıkılamadı.

Gelelim Türkiye veya İslam dünyasına bu insanların katkılarına. Kesinlikle, entelektüel boyutta, bilgi boyutunda, daha sonradan Müslüman olmuş olan Yusuf İslam gibi, Maurice Bucaille gibi, Roger Garaudy, Muhammed Ali Clay gibi isimlerin de dünyada İslam’a dikkat çekilmesi konusunda ciddi bir etkileri olmuştur. Yusuf İslam, bir zamanların Cat Stevens’ı, düşünün; çok meşhur, dünya çapında, hâlâ şarkıları dinlenen bir insan. Kadınların telefon açıp, “Cat Stevens! Şu anda intihar ediyorum, senin için.” diyen tiplerin olduğu Batı’da böyle bir adamın Müslüman olduğunu görüyorsunuz; bu tabii ki bir etki oluşturdu dünyada. Bunun İslam’a yönelik bir etkisi oldu.

Ama bir taraftan da hani mustazaf dediğimiz, fakir, ama mücadele eden, o samimiyetle çalışan insanlar; biz röportaj yaptığımız insanları daha çok bunlardan seçmeye çalıştık. Rusya’nın bir köyünde, bir zamanlar gittiği kilisenin önünde röportajlar yaptık; o fakir, o mustazaf insanlarla… Ama gerçekten muvahhit insanlarla röportajlar yaptık ve bu insanların imanı bizi de çok etkiledi. Evine gittik… Bir-iki gün bırakmadı bizi, ağırladı evinde… Ve şunu söylüyordu çocuk; “Ben burada, Rusya’da Müslüman köyleri kuracağım, hayatımı buna adayacağım, bunun için mücadele edeceğim…” Bir zamanlar Şeyh Şamil düşmanı olan o Rus genciyle Şeyh Şamil’in kitaplarını evde okurken röportaj yaptık.

Şunu söylemek istiyorum: Bir taraftan çok meşhur insanların, entelektüel, aydın insanların dünyada İslam’ı seçmeleri ayrı bir etki oluşturuyor; ama bir taraftan da bu mazlum insanların o seçme hikâyeleri, İslam’a o bataklığın içerisinde tutunma hikâyeleri bize ayrıca ibret veriyor. Hem çekimler esnasında, hem de kitapta bunun örneklerini çok gördük. Çok etkileyici, güzel hikâyeler. Ve her tür baskı altında…

Almanya’da bir Alman papazı İsa ismini alarak Müslüman oldu. “Biz papaz okulunda tüm dinleri görüyorduk, tüm dinlerin tarihini okuyorduk. Ama İslamiyet gelince çok hızlı geçtiler. Ben de çok ciddiye almadım; çünkü o zaman zaten Hıristiyanım, metin üstünde çalışıyorum, Latince vesaire bir sürü diller ezberliyoruz. Babam papaz, atalarım hepsi papaz; aileden gelmiş, biz soylu bir papaz ailesiyiz Almanya’da. O yüzden de o konuda mükemmel olmak için okuyorum. Ne zaman ki Müslüman oldum, o zaman anladım ki, bir dakika yahu, böyle bir dini, böyle bir fikriyatı, böyle devasa bir yapıyı niye bu kadar es geçtiler, niye bu kadar kısa anlattılar, sonradan uyandım. Çünkü eğer İslamiyet’i enine boyuna papaz okulunda anlatsalar, oradaki arkadaşlarımın samimi olanları, epey bir kısmı Müslüman olurdu.” diyor.

Müslümanların terörist gösterildiği, barbar ve vahşi gösterildiği bu dünyada, Müslümanlar İslam’ı ufak ufak köşelerinden ulaşarak, tutarak, İslam’ın o küçücük tuttukları bir köşesinden dahi İslam’ın büyüklüğünü anlayarak Müslüman olmuş insanlar. Dolayısıyla, bence burada düğüm çözülüyor. Sonradan Müslüman olanların genel eğilimi; daha çok İslam’ın o yüce, eşsiz, alternatifi olmayan, en güzel, vahiy ikliminin, o hayat veren vahiy ikliminin o güzelliğinin ufacık bir noktasına sarıldıkları için, İslam’ı anladıkları için bir dönüş yaşıyorlar…

Şu ana kadar çok güzel şeyler anlattınız. Dünyada yaşananlar, durduğumuz yeri tekrar gözden geçirmemizi zorunlu kılıyor…

Allah söylediklerimizi amel etmeyi nasip etsin. Bazen söyleyende eksik vardır, bazen dinleyende; Allah bu iki tarafı iyi niyete binaen terapi yapsın, o hastalıklarımızı Rabbim iyileştirsin. O en güzel iyileştirendir; O, kusursuz iyileştirendir. Allah şu mazlumların hatırına, ülkemizde yaşayan Müslümanlara güç-kuvvet versin. Çok ciddi beklentiler var; sadece Türkiye’deki Müslümanlardan değil, dünyanın her yerindeki Müslümanlardan. Kitabı okuyan kardeşlerimiz de görecekler, oradaki onların İslamiyet’i o kadar saf ve temiz ki… Biz çok etkilendik, ben şahsen çok etkilendim. Televizyonlarda yayınlanıyor, bir kısım televizyon müdürleri odalarına çağırıyor, “Mustafa, biz bunu izlerken gözyaşlarımızı tutamıyoruz.” diyorlar, yaşlı başlı insanlar. Kitabı okuyan insanlar var yaşlı başlı, “Tutamadık gözyaşlarımızı…” diyorlar. Çünkü orada bir hayatı, bir bataklığın içinden yükselişi, yok olmuş cesetler içerisinden bir uyanışı, bir kıpırdanışı ve gerçekten teslim olmuş hayatları görüyorsunuz. Çünkü Ermeni kız, Paris’te röportaj yapacağız, korkuyor. Hafızlık yaptığı, Kur’ân’ı öğrendiği yere gittik, Kur’ân kursunda röportaj yapacağız. O dayaktan falan korktuğu için değil; röportajımı yarım saat düşündü, acaba yapsam mı diye. O değil; benim İslamî hizmetlerim aksar diye korktu. Çünkü o zaten annesinden dayak yiyordu namaz kıldığı zaman evde yakalandığında, kendisi röportajı nasıl verebilir?! O Ermeni kız, Müslüman olmuş, tesettürlü, Paris’in göbeğinde hafızlık çalışıyor, ağlaya ağlaya İslam’ı anlatıyor. İşte bu kızın hayatı bizim için çok değerli, İslam’ın değeri. Onlar İslam’a şeref katmıyorlar, onlar İslam’la şereflenmişler. Ama biz o kadar aciz ve beyinlerimiz yıkanmış ki Batı ölçüleriyle, neye sahip olduğumuzun farkında değiliz. Alman “Müslümanları nereden bulurum?” diyor, “Müslümanlarla hiç tanışmadan Müslüman oldum.” diyor. “Koştum, burada Türkler var, Türkler nerededir diye sordum, camilerdedirler dediler, gittim camilere.” diyor. “Gittim, herkes cami kafeteryasında çay içiyor.” diyor. “Yahu, nasıl olur?!” diyor. Tabii ki o İslam’dan vazgeçecek hâli yok, ama üzülmüş… Bu sancıyı çeken, onun değerini çok iyi biliyor.

Almanya’da röportaj yaparken, dedim ki, “Yahu, belgeselini çekeyim; şu barın önünde yürü de belgesele koyacağım, önceden barda içiyordu diyeceğim.” Adam beni bir tersledi; “Sen ne diyorsun yahu; benim gölgesinden geçmeyeceğim yerin…” Adam oradan yürümeye korkuyor; bir zamanlar içki içtiği yer. Başka bir Alman Müslüman, “Sen beni anlayamazsın Mustafa, sen inançsızlığı görmedin, yaşamadın, ben yaşadım, ormanlarda geceledim Allah’ı bulmak için… O boşluğu ben gördüm, sen anlayamazsın ki beni.” diyor. “İyi niyetle soru soruyorsun, sor tamam ama sen beni anlayamazsın.” diyor. “İnançsız sabahladın mı ormanlarda gece, benim gibi?!” diyor. Olay bu işte… İnsanların hayatında bu var beni etkileyen. Yoksa entelektüelmiş, dünya çapında pop şarkıcısıymış… Değil… Onlar İslam’la şeref buldular. Ama orada başka bir şey var; Allah’ın o insanlara verdiği… Bence günümüzün kerametleri bu insanlar… İsveç’te, sokak kavgalarında polise dalan, “Ben insanlara sosyalizmi getireceğim, gerçek adalet budur.” diye polisle çatışan, daha 18-20 yaşında Johannes, şimdi ismini Yahya olarak değiştirmiş, şu anda Üsküdar’da hafızlık yapan genç. Bu hayat bence bir keramettir, İslam’ın kerameti; ne benim, ne senin, ne ona İslam’ı anlatanın. Önemli bir olay ve bu olayın önemi de buradan geliyor.

Bu sonradan Müslüman olmuş insanların Hazreti Peygamber’i duyumsama biçimlerine dair ne gözlemlediniz, lütfen anlatır mısınız?

Peygamber Efendimiz’le (s.a.v.) ilgili pek çok kitaplar okumuş olmamıza rağmen, bizim bu insanlardaki o bakış açısını hâlâ belki yakalayamadığımızı düşünürüm. Çok farklı açılardan bakmışlar. Örneğin, Katerina isimli bir hanımefendi vardı, sonradan Müslüman olmuştu. Ukrayna şehrinde röportaj yaptığımız bir Rus bayandı. Ukrayna’nın başkenti Kiev’de, caminin bahçesinde röportaj yaptık. Biz orada Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) de soruyorduk. Ben dedim ki, “Peygamber Efendimiz hakkında ne biliyorsun, ne hissediyorsun, o kimdir, anlatır mısın?..” Kadını bir ağlama tuttu, sürekli ağlıyor… Sonra dilinden şu cümle döküldü: “Ben Peygamber Efendimiz’e o kadar müteşekkirim ki, o bizim için çok acı çekti.” dedi. Sadece bu cümleyi söyleyebildi, bu cümlede özetledi. “O, bizim için büyük fedakârlıklar yaptı, bu dini bize ulaştırmak için acı çekti. O, bizim için, kâinatın o büyük Efendisi bizim için ne acılar çekti…” diye sürekli ağlıyordu. Ve ben orada dedim ki, “Evet yahu, biz o kadar kitap okuduk ama Peygamber Efendimiz’in çektiği acıları…” Hani Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de buyuruyor ya, “Beni her şeyden daha çok sevmedikçe gerçekten iman etmiş olamazsınız.” hadis-i şerifini hep duyduk, hep inceledik Türkiye’de ama o kadın bunu yaşıyordu. “Çünkü o bizim için acılar çekti.” Ben o an düşündüm, “Evet yahu, ben hiç öyle bakmamıştım.” Aç kaldı Kâinatın Efendisi; savaş yaptı, elinde kılıç; zorluklar çekti. Ve Peygamber Efendimiz kelimesi düşer düşmez ağlıyordu. İşte ben orada gördüm ki, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) dediği gibi, “Beni her şeyden çok sevmedikçe…” İşte o bizim Katerina, Rus Katerina, Müslüman olmuş kardeşimiz bunu yaşıyordu ve Peygamber Efendimiz’le ilgili o soruya ağlaya ağlaya cevap veriyordu.

İslam kendine çekiyor insanları. Allah hepimize bereket nasip etsin inşallah. Bu yapılan işleri de ben öyle görüyorum, herkes de öyle görsün. Bir insan İslam adına bir şey yapıyorsa, bilin ki, bu, Allah’ın nasibidir, Allah’ın bereketidir. Kitabım da aynı şekilde, Allah’ın bereketidir. Bunu bereket olarak görüp bereket üstüne yaşamayı nasip etsin, inşallah.

İnşallah. Çok teşekkürler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.