Ana sayfa - Arşiv - İslam Medeniyetinin Bilimin İlerlemesindeki Önemli Rolü / Prof.Dr. Salim Aydüz

İslam Medeniyetinin Bilimin İlerlemesindeki Önemli Rolü / Prof.Dr. Salim Aydüz

57-islam-bilimBilim, Teknoloji ve Medeniyet Vakfı tarafından ilk defa 2006 yılında İngiltere’nin Manchester şehrinde açılan 1001 İcat: Dünyamızdaki İslam Mirası isimli sergi daha sonra 2010 yılında Londra’daki Bilim Müzesi’nde açılmış ve aynı yıl İstanbul’da da düzenlenmişti. 1001 İcat: Dünyamızdaki İslam Mirası isimli eser de sergiye paralel olarak kitaplaştırıldı. Siz de Bilim, Teknoloji ve Medeniyet Vakfı’nda uzman araştırmacı olarak görev yapıyordunuz. Hem serginin hem de kitabın yardımcı editörlüğünü üstlendiniz. “Yeni Farabi’ler, Biruni’ler, İbni Sina’lar yetiştirebiliriz. En büyük silahımız medeniyetimiz.” diyorsunuz. Medeniyet… Bazen de hamaset olarak algılanan bu konuda bizim medeniyetimiz objektif ve nesnel manada evrensel anlamda İslam-Bilim ilişkisine dair dünya toplumlarına neler söylüyor? Medeniyet açısından değerlendirdiğimizde, Müslümanların dünyayı etkileyen medeniyet eylemlerine katkısı nedir?

Kitap ve sergi, hem İngiltere’de hem de sergilendiği tüm dünya şehirlerinde çok büyük ilgi gördü. İnsanlarda ilk defa “Müslümanlar da bilim yapıyormuş, Müslümanlar da icat yapıyormuş, Müslümanlarda da dinin haricinde bilimsel faaliyetler varmış…” şeklinde fevkalade güzel ve olumlu bir algı oluştu. Özellikle Batı’da bizim temel hedefimiz buydu. İngiltere, bilim ve teknolojinin doğduğu, Sanayi Devriminin doğduğu bir ülkedir ve şu anda orada 3-4 milyon civarında Müslüman yaşamaktadır ki bunlar İslam dünyasının genelinde olduğu gibi, Batı Medeniyeti karşısında kompleks içerisinde bulunuyorlar. Bizim burada iki hedefimiz vardı. Birincisi: Müslümanlara, kendi tarihimizde büyük icatlar olduğunu, büyük bilim adamları olduğunu ve modern medeniyete büyük katkılar yaptığımızı göstermek, gençlerin onları rol model olarak almalarını sağlamak. Dolayısıyla Müslümanların kendi tarihleriyle ve kültürleriyle gurur duymasını sağlamak. İkincisi: Gayrimüslimlere, “Siz Müslümanlara sadece bugünkü medyanın size lanse ettiği şekilde değil, büyük bir medeniyetin sahipleri ve torunları olarak bakmalısınız. Dolayısıyla bunlar da bizim delillerimizdir ki bunlar sadece deryadan katre, çok azı; pek çoğu da bugünkü medeniyetimize doğrudan etki eden unsurlardır.” demekti.

Hepimizin elinde kamerası bulunan bir tane cep telefonu var. Kameraların, optik biliminin arkasında bin yıl önce yaşamış Müslüman Bilim Adamı İbnü’l-Heysem’i görüyoruz. Çoğumuz gözlük takıyoruz. Gözlükleri, bir Müslüman göz doktorunun icat ettiğini görüyoruz veya ilk defa katarakt ameliyatının Müslüman cerrahlar tarafından yapıldığını görüyoruz ki bugün hâlâ devam ediyor. Bugün herhangi bir hastaneye gidin, herhangi bir cerrahın aletlerine bakın, bu aletlerin hemen hemen pek çoğunun Endülüslü alim Zehravî tarafından veyahut Amasyalı cerrahımız Şerefeddin Sabuncuoğlu tarafından icat edildiğini ve ilk defa kullanıldığını görürsünüz.

Dolayısıyla bugün doktorlar, mühendisler, tarım yapanlar, herkes, İslam medeniyetine mutlaka bir şeyler borçlu. Bunun Batılılar tarafından ve Müslümanlar tarafından bilinmesi çok büyük faydalara vesile olacaktır. Müslümanlar yeniden özgüven, iç güven kazanacaklar; Batılıların da bize karşı menfi bakış açısı değişecek ki bu manada öncül hedeflerimize ulaşmış bulunmaktayız.

Genel olarak baktığımızda “İslam medeniyetinde yine Birûnîler, Fârâbîler, Râzîler çıkabilir mi?” sorusunu soruyorsunuz. Eskiden bilim adamlarında şöyle bir anlayış vardı: Osmanlıca tabirle ifade edersek: “yed-i tûlâ sahibi ilim adamı” yani her ilimde söz söyleme yetkisine sahip bilim adamı. Bir bilim adamı hem astronomide çok orijinal bir kitap yazabiliyor hem tıpta çok orijinal bir kitap yazabiliyor hem de musikide veyahut felsefede veyahut fıkıhta… Aynı bilim adamında bunların tümünü görebiliyoruz. En güzel örneği İbni Sina. Hem felsefede yazmıştır hem psikolojide yazmıştır. Tıpta yazdığı kitap dünyaca meşhur, dinî ilimde yazdığı kitaplar meşhur. Dolayısıyla tam bir yed-i tûlâ sahibi ilim adamıdır. Fârâbî öyle, Birûnî öyle, er-Râzî öyle, İbnü’l-Heysem öyle… Mesela 1570’lerde İstanbul’da rasathane kurmuş olan Takiyüddin Rasıd, astronomi konusunda son derece önemli icatlara imza atmış, son derece orijinal kitaplar yazmış. Aynı zamanda bakıyoruz, zooloji konusunda eser yazmış, matematik konusunda eser yazmış, optik konusunda muazzam eserler yazmış. Dolayısıyla böyle her yönde bilim sahibi olmak, eskiden bir özellikti. Fakat modern dünyada bu anlayış kalmadı. İnsanlar artık spesifik bir konuda bilim sahibi oluyorlar ve eskilerin bireysel çalışmalarından ziyade, kolektif çalışma söz konusu. Artık bir kişi oturup bir kütüphaneye, bir laboratuvara kapanıp tek başına bir şeyler yapmak yerine, asistanlarıyla, meslektaşlarıyla bir araya gelerek yeni bir şeyler icat etmek durumunda.

Bu manada baktığımızda, NASA’ya gidersek her milletten bilim adamı bulabilirsiniz. Oradaki bir icadın kimin tarafından icat edildiğini söylemek mümkün değil. Bir Müslüman mı icat etti, bir Hıristiyan mı icat etti veya George icat etti veya Hasan icat etti diyemiyoruz; bir ekip, bir grup icat etti. Tabi, yer yer Einstein gibi büyük bilim adamları da çıkmıyor değil, çıkıyorlar ama dönemimizde bu kolektif anlayıştan dolayı eskideki bilim adamı anlayışını beklememek lazım ve bütün yatırımları bu tür kolektif çalışmalara ayırmak lazım. Gerek milli eğitimimiz, gerek yüksek okullarımız, üniversitelerimiz bunu dikkate alarak, çalışmalarını buna göre yaparlarsa -ki dünya bu tarafa doğru gidiyor- biz de dünyayı her ne kadar yavaş yavaş da olsa takip eden bir ülke olarak, bu manada çalışmalarımızı sürdüreceğimizi ümit ediyorum.

Yayınladığınız bir makalede diyorsunuz ki: “Lale Devri’nde çok önemli ilmî faaliyetler ve icatlar olmuştur. Bunlardan ilki Tersane Mimarı İbrahim Efendi’nin ‘Tahtelbahir’ adını verdiği ilk denizaltıyı icat etmesi; öteki de Humbaracılar Ocağı İkinci Halifesi Bayramoğlu Ali Ağa’nın icat ettiği ateşli silahlar ve roketlerdir.” Konunun tarihsel ve güncel öneminden bahseder misiniz?

yle bir bakarsak: Osmanlılar 1300’lü yıllarda küçük bir beylik olarak kuruluyor, yavaş yavaş Batı’ya doğru ilerleyerek, 1453’e gelindiğinde, artık bir dünya devleti oluyor. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alır almaz ilk yaptığı iş, daha önceki İslam sultanlarının yaptığı yolu takip ederek, burayı bir ilim, kültür, medeniyet ve cazibe merkezi hâline getirmek oluyor. Bu manada yeni kurumlar kuruyor. Hem teknik kurumlar hem de ilmî kurumlar, medreseler kuruyor ve aynı zamanda bilim adamlarını buraya davet ediyor. En meşhurlarından birisi, hükümdar ve alim Uluğ Bey tarafından Semerkand’da kurulmuş olan rasathanedeki astronomi faaliyetlerine, ilmî çalışmalara katılmış olan Ali Kuşçu. Bir elçilik göreviyle İstanbul’a gelmişken, Fatih, onun ilminin farkına varıyor ve kendi medreselerinde çalışmak üzere davet ediyor. Ali Kuşçu büyük bir bilim adamı. “Öncelikle bu elçilik görevimi sonlandırayım, tamamlayayım, ondan sonra gelirim.” diyor. Hakikaten, söz verdiği şekilde geliyor ve Fatih, onun her konakladığı konak yeri için bin altın veriyor. İstanbul’a gelince, medresede göreve başlayınca da günlük 200 akçe gibi muazzam bir para veriyor. Bu, dünyanın dört bir tarafındaki başka bilim adamlarını da çekmek için atraktif bir politika. Gerçekten de Fatih döneminde olsun, Beyazıt döneminde olsun, Yavuz ve Kanuni döneminde olsun, dünyanın önemli bilim adamları İstanbul’a geliyor ve ciddi ilim faaliyetleri başlıyor. Pek çok alanda gelişme oluyor, medreseler gelişiyor. Mesela, Fatih Külliyesi ve Süleymaniye Külliyesi dünya çapında, külliye tarzında yapılmış olan ilk medreselerdir, türünün ilk örnekleridir. Cami ortada, etrafında ilim ve sosyal müesseseler; muazzam bir buluştur.

Keza Kanuni Sultan Süleyman tarafından Süleymaniye Külliyesi içerisinde ilk defa Tıp Medresesinin açıldığını görüyoruz. Tıp medresesiyle darüşşifa yan yana. Birinde teorik eğitim, birinde pratik eğitim yapılıyor. Daha önceki İslam medreselerinde, darüşşifalarda, hastanelerde doktor yetişmiyor muydu, yetişiyordu; ama orada şifahane içerisinde, usta-çırak ilişkisi içerisinde doktorlar talebelerini yetiştiriyorlardı. Fakat dünya tarihinde ilk defa kurumsal olarak iki ayrı binanın tahsis edilmesi, birinde teori derslerinin yapılması, diğerinin pratikte kullanılması ilk defa oluyor. Yoksa bu tıp eğitiminin yapıldığı müesseseler İslam medeniyetinde önceden beri var.

Lale Devrine gelirsek, burada önemli bir faaliyet söz konusu. Nitekim İbrahim Paşa yeni bir ilmî faaliyete imza atıyor. Osmanlı döneminde, belki II. Murat döneminde olana benzer şekilde bir tercüme faaliyeti başlatıyor. İslam medeniyetinin başlangıcına gidersek -belki biraz daha önceden bahsetmekte fayda var, çünkü burayla bağlantılı- İslam medeniyeti ilk ortaya çıktığında, dinî ilimler haricinde, bilimsel manada hiçbir şey yoktu. Özellikle coğrafyanın genişlemesi sebebiyle ilk etapta kıblenin tayin edilmesi, İslam’daki namaz vakitlerinin dakik bir şekilde hassas olarak belirlenmesi konularında hesaplama ihtiyacı söz konusu oldu. Bunun için astronomiye ihtiyaç duyuldu, astronomi bilimi gelişti. Yeni coğrafyalar açılınca, coğrafya konusunda haritacılık konusuna ihtiyaç oldu. Bu manada, Batlamyus gibi eski Yunan bilim adamlarına müracaat edildi. Kelam konusunda tartışmalar söz konusu olunca felsefe söz konusu oldu. Ticaret ve hesaplamalar söz konusu olunca matematik söz konusu oldu, Hint bilimine müracaat edildi. Dolayısıyla bu ihtiyaçlar karşısında kendinden önceki medeniyetleri tanıma babında büyük bir tercüme faaliyeti başlatıldı. Eski medeniyetlerde yazılmış eserler bulundu, Arapça ve Farsçaya tercüme edildi, daha sonra Türkçeye kazandırıldı ve İslam bilim adamları bunun üzerine yeni icatlar, yeni gelişmeler yaptılar. Uzun süre bu icatlar ve orijinal katkılar devam etti, büyük bilim adamları yetişti.

Osmanlı’da da bu manada bilimin önemini kavrayan Sadrazam İbrahim Paşa -Lale Devri’nin önemli sadrazamı- büyük bir tercüme faaliyeti başlatarak, diğer dillerde yazılmış eserleri Türkçeye ve Arapçaya kazandırmak konusunda büyük bir faaliyet başlattı. Avrupa’da yazılmış eserleri de dikkate alarak, onlardan da bir kısım eserleri, son derece iyi organize edilmiş tercüme heyetleri teşkil ettirerek tercüme ettirdiğini görüyoruz. Bu devirde önemli ve organize bir ilmî faaliyet söz konusu. Her ne kadar Lale Devri bize eğlence ve kültürel faaliyetler söz konusu olarak lanse edilse de iyi ve ciddi manada ilmî faaliyetlerin olduğunu da görmekteyiz. İbrahim Paşa sürekli bilim adamlarını teşvik etmektedir. Bilim adamlarına yaptıkları faaliyetlerden dolayı teşvik manasında önemli paralar ödemektedir. Çeşitli bahanelerle onlara paralar, altınlar vermekte ve teşvik etmektedir.

Bu dönemde dikkat çeken iki husus var. İlk defa bu eğlenceler söz konusu olduğunda, Tahte’l Bahir ismi verilen bir denizaltının icat edildiğini görüyoruz. Son derece gelişmiş, timsah şeklinde bir denizaltı. Birkaç saat suyun altında kalabiliyor, tekrar çıkıyor, ağzını açıyor, içinden insanlar çıkıyor, gösteriler yapıyor. 1620 yılında Londra’da Hollandalı bir bilim adamı olan Cornelius Jacobszoon Drebbel tarafından yapılmış bir denizaltı söz konusu, ama onun son derece küçük ve basit bir şey olduğunu görüyoruz. Osmanlı’daki bu denizaltıyı da kendi türünde yeni bir icat olarak değerlendirebiliriz.

Yine bu dönemde yaşamış Bayram Oğlu Ali Ağa’nın yazmış olduğu “Ümmü’l Gazâ” isimli eserde de yeni tarzda roketler icat ettiğini ve bu roketlerin 7-8 metre büyüklüğünde, bir insanın kucaklaması mümkün olmayacak kadar devasa olduğunu ifade ediyor. Bunun yanında askerî alanda kullanılacak aletler de icat ettiğine şahit olmaktayız. Tabi, bunları da Lale Devri’nin önemli buluşları olarak, Osmanlı dönemindeki bilimsel faaliyetlerin birer yansıması olarak görebiliriz.

Sadece bunlar değil, başka bilim adamlarının da yaptığı birtakım icatlar var ki bunların çoğu öne çıkartılmamıştır. “Mucit Şeyhler” isminde bir makalem vardı. Şeyhülislam Pirizade Mehmed Sahip Efendi, iki cisim arasındaki mesafeyi uzaktan ölçmeye yarayan ve rub’i müceyyib-i zü’l-kavseyn adını verdiği bir aleti icat ediyor. Hezarfen İbrahim Ethem Efendi -Abdülhamit döneminde yaşamış- motor icat ediyor. Bunlar bilimsel olarak patenti alınmış icatlar olmadığı için çok fazla duyurulmamış. Yine o dönemde bazı Ermeni bilim adamları var, pamuk makinesi icat ediyor, tüfek icat ediyor; dünyanın ilk seri atışlı sahra topunu icat eden Ahmed Süreyya Emin gibi bilim adamlarımız var. Dolayısıyla bu icatlar çalışılmamış, ortaya konulmamış. Yazmalarımız şu anda yazma eser olarak kütüphanelerimizde yatmaktadır.

İslam medeniyetinin Batı karşısında gerilemesine sebep olan kırılma noktaları nelerdir?

İslam medeniyetinin karşısına 3 tane önemli engel çıkmıştır. Birincisi: Haçlılar. İkincisi: Moğollar. Üçüncüsü: Coğrafî keşifler sonucu Avrupa’nın zenginleşmesi. Bunlar 3 ana nedendir. Moğollar Doğu’dan gelerek, İslam medeniyetinin 5 asırlık birikimini bir anda yok etmişlerdir. Biliyorsunuz, Bağdat ve Buhara, Rey, Merv gibi İslam şehirlerinde bütün alimler hemen hemen öldürülmüş, kitaplar nehirlere atılmış, nehirler günlerce mürekkep akmıştır. Dolayısıyla çok büyük bir birikim bir anda yok olmuştur. Diğer yandan, Haçlı Seferleri geldiği zaman, farklı yerlerde bulunan İslam şehirlerini defalarca yok etmişlerdir, medeniyetlerini yakıp yıkmışlardır. Tabi, bir taraftan da İslam medeniyetiyle ilk defa karşılaşarak, pek çok yeniliği, pek çok icadı tanıyıp kendi ülkelerine götürmüşlerdir ama İslam medeniyetinin gelişmesini ciddi manada sekteye uğratmışlardır.

Diğer tarafta yine Endülüs’ün düşmesi ve Endülüs’ün düşerken oradaki bütün yazma eserlerin yok edilmiş olması, İslam medeniyetinin gerilemesine ve sekteye uğramasına sebep olan son derece ciddi bir engeldir.

Diğeri de coğrafî keşifler sonucu Avrupa’nın bir anda zenginleşmesidir. Tabi, coğrafî keşifler derken, haritacılık tamamen Müslümanların tekelindeydi. Bu çok bilinmez. Sadece Pîrî Reis’in haritasının bir parçası günümüze gelmiş ki bu harita deryadan bir katredir. Bunun gibi bizde çok sayıda harita vardı. Avrupalılar bu haritaları kötü bir şekilde kopya ederek ve yine Müslümanların geliştirdiği pusulayı kullanarak coğrafî keşiflere çıktılar. Tabi, bu coğrafî keşifler esnasında son derece acımasız ve vicdansız hareket ettiler. Hem Afrika’daki hem Güney Amerika’daki hem Amerika’daki zenginliği ve insan gücünü Avrupa’ya getirdiler. Altın, maden, gümüş, ne varsa Avrupa’ya taşıdılar. Hemen hemen hiçbir masraf ödemeden bu elde edilmiştir. Aynı zamanda insan gücü getirdiler. Keza bu insan gücünü hiçbir şekilde para ödemeden kullandılar.

Aynı dönemde mesela Osmanlı’ya bakarsak -kıyas açısından son derece önemlidir- Osmanlı’da, elde edilen esirler baruthanelerde, tophanelerde, tersanelerde çalıştırılmaktadır ve bunların günlük ücretleri ödenmektedir; yani “Bu esirdir, bedavaya çalıştıralım.” anlayışı yoktur. Belli bir dönem gelip parasını ödeyen de serbest kalıp gitmektedir. Ama Avrupa, milyonlarca insanı bir anda hiçbir ücret ödemeden, yakın tarihe kadar köle olarak hem madenlerde hem tarımda hem fabrikalarda kullanmıştır. Dolayısıyla muazzam bir haksız rekabet var, muazzam bir para geliyor. Zenginlikle bilimin çok büyük bir alakası var. Konuşmamızın başında ifade ettiğimiz gibi ne zaman ki Müslüman idareciler, bilim adamlarına çok ciddi manada teşvik vermişler, o zaman bilimin çok hızlı ilerlediğini görüyoruz. Avrupa’da da muazzam bir şekilde para giriyor ve bu para girdisi bir anda aristokrasinin oluşmasına, bir kısım insanların sadece bilimle uğraşmasına, bilimsel faaliyetler konusunda ilerlemesine imkân sağlıyor. Yani bir aristokrat, evde sadece bilimsel faaliyet yapıyor; çünkü bütün hizmetler köleler tarafından görülmektedir veyahut 3-5 tane gemisi olan ticaret yapmaktadır, yine milyonlar akmaktadır. Dolayısıyla büyük bir haksız rekabet söz konusudur. Osmanlı’da veya İslam dünyasında böyle bir şey söz konusu değil; herkesin kazancının belli bir hesabı ve belli bir sistemi vardır.

Bir de bu coğrafî keşiflerin sonucunda Avrupa’ya muazzam bir mal akışı oldu; altın, gümüş ve istihdam gücü. Mesela, sadece pamuk açısından bakarsak, Mısır bir sömürge olur olmaz, Mısır veya diğer yerlerden, bu sömürgelerden muazzam bir şekilde pamuk ve madenler geldi İngiltere’ye ve Avrupa’ya. Eskiden 1 ton gelen maden bir anda 1000 ton gelmeye başladı. Eskiden 1 tonu işleyen makineler yetersiz gelmeye başladı. Bunun karşısında, o 1000 tonu işleyecek yeni bir makineye ihtiyaç duydular. Hemen oturdular bilim adamları, o makineleri icat etme yoluna gittiler. Hakikaten de icat ettiler ve bir anda 1000 tonu işleyecek makineler ortaya çıktı. Bu sefer ne ortaya çıktı? 1000 ton işleyen makineleri, malzemeleri limanlara taşıma ihtiyacı ortaya çıktı. Bu sefer oturdular, tren yolunu ve buharlı makineleri icat ettiler. Bu sefer büyük gemi ihtiyacı oldu, daha sonra pazar ihtiyacı oldu vesaire, yani buluşlar birbirini tetikledi. Ama bunun en başında ne var? Çok büyük meblağda giren para, ucuz işçi gücü ve materyal var. Bunların girişiyle Osmanlı’da aynı dönemde her şey sistemli, düzenli ve adım adım giderken, burada bir anda yükselme söz konusu. Avrupa’daki bu bolluk Osmanlı’da enflasyona sebep oluyor, ekonominin bozulmasına sebep oluyor, coğrafî gelişmeler sonucu İpek Yolu ve ticarî yollar Osmanlı’nın elinden çıkıyor -Osmanlı’nın en büyük kazançlarından birisi buydu- ve ekonomi geriliyor. Ekonomi geriler gerilemez bilime de etkisi oluyor ve hem siyasî açıdan hem psikolojik açıdan insanları etkiliyor. Dolayısıyla böyle bir denge bozulması söz konusu. Yani bilimsel gerilemedeki dengenin kaybolması sonucunda ister istemez ipin ucu kaçınca, özellikle silah sanayisine yansıyan yönü itibarıyla Avrupalılarda büyük gelişmeler söz konusu oldu.

Tabi, aynı dönemde siyasî açıdan Osmanlı’yı düşünürsek: siyasî çekişmeler, yetersiz padişahlar, bilim adamlarının kendi aralarındaki çekişmeleri, medreselerdeki eğitim kalitesinin düşmesi, askerden kaçan insanların medreselere doluşması, medreselerde çok fazla öğrencinin olması… Bunlar da dikkate alınması gereken, gerileme konusunda düşünülmesi gereken hususlar.

Şunu söylemekte fayda var: İslam medeniyeti sadece Osmanlı’yla sınırlı değil, Osmanlı haricinde yerler de var. Gerileme büyük ölçüde Osmanlı döneminde olmuştur, ama İslam medeniyetinin diğer taraflarında da gerileme var. İngilizlerin, Fransızların, İspanyalıların ve Portekizlerin, dünyanın diğer yerlerinde bulunan İslam devletlerine hiçbir kural tanımadan saldırmaları, sistemli bir şekilde belli merkezleri yok etmelerinin de bu gerilemede önemli payı olduğunu söylemekte fayda var. Tabi ki medeniyet zaman zaman gelişir, zaman zaman aşağı gider. Bu manada, İbni Haldun’un “Devletler de insanlar gibi doğar, büyür, ölürler.” sözünü medeniyetler için de kullanmakta fayda var. Çünkü bakıyorsunuz, Mısır medeniyeti bir zamanlar piramitleri yapabilecek kadar ileri gitmiş ama bugün Mısır medeniyetinden ya da Mısır bilim adamlarından bahsetmek mümkün değil. Keza Çin de aynı düşüşü yaşamıştır. Bugün Avrupa medeniyeti zirvededir ama yarın ne olacağını bilemeyiz. Ama bu, bizim Müslüman bilim adamları olarak çalışmamıza mani değil. Bizim de çok sıkı bir şekilde çalışarak, eski medeniyetimizi tanıyarak geleceğimizi inşa etmemiz gerekir.

Eğer gelecekle ilgili planlarımız varsa geçmişimizi çok iyi bilmemiz şarttır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.