Ana sayfa - Arşiv - İslam Coğrafyasındaki Esaretin Adı Tembellik / Yasemin Keskin

İslam Coğrafyasındaki Esaretin Adı Tembellik / Yasemin Keskin

İnsanın dünyada kendini bir yok oluşa doğru sürüklemesi, kendini ve değerlerini yok sayan ataletin esiri yapıyor. Ve bu esaret sanki tüm hücrelerimize kodlanmış gibi nesiller atlıyor. Evet dünyada bu kadar hareket varken tepkisiz kalmak, mücadelesizlik ve boyun eğmekle oluşan, sanki yeryüzünün en ücra köşesinde inzivaya çekilmiş gibi bir kaçışı, insanın iç aleminde barındırması normal midir? Bu kaçış, insanın kendi olabilme özelliğini teğet geçmesidir. Rus yazar İvan Gonçarov yıllar önce ele aldığı kitapla insanı tekrar yüzleştirmiştir bu kaçışla… Tembellik hastalığı olarak da bilinen “Oblomov”, yazarın ele aldığı kitabın baş kahramanıdır ve en büyük özelliği tembelliğidir. Maalesef bu tembellik İslam coğrafyasına kök salmış durumda…

“Atalet” kelime anlamı olarak eylemsizlik, hareketsizliği ifade eder. Fizik biliminde ise bir maddenin herhangi bir dış etken olmadan harekete geçmemesidir. İnsanlar için atalet kelimesini tanımlarsak; hareketsizlik yani eylemsizlik sonucu oluşan tembellik ve uyuşukluk halidir. Kişinin yapması gerekeni yapmaması gibi anlamları ifade etmektedir. Yani atalete kısaca tembellik diyemiyoruz. Bunu oluşturan alt nedenlerle çözülmek istenen insanlık için önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Atalete bilinçli bir tembellik hali de diyebiliriz. Çünkü atalet insanın kendine fayda sağlayacağı başarı elde edeceği şeyi bilmesi ve bunu uygulamaya geçirmemesidir. Düşünmek plan yapmak fakat eyleme koyamamak. Dünyada olup bitene ilgisiz kalmak. Mücadelesizlik, boyun eğmek, iradesizlik, korku kaygılarının esiri olmak, dogmatizm gibi sonunda tembelliğin oluştuğu insandaki eylemsizlik ve dolayısıyla bir tükenmişlik halidir. Aslında şöyle bir dünya düzenine ve Müslümanlara uygulanan oyunlara baktığımızda, “Siz ne yaparsanız yapın başaramazsınız, biz güçlüyüz…” mesajları ile algı operasyonları yapılmaktadır.

İnsanın kendini görmezden gelip bir yok oluşa doğru sürüklemesi kulluktaki en büyük engeldir. Müslümanların ekseriyetine baktığımızda da bilinçli bir tembelliğin var olduğunu görmekteyiz. İnsanın tercih ettiği bu bilinçli kaçış sadece dünyadan değil, insanın kendisini tanımadaki tüm özelliklerden bir kaçıştır. Bu da azgın sularda kaybolmak ve sürüklendiğin yeri görmemek gibidir. Yani psikolojik ve fizyolojik nedenlerle oluşan atalet sonucunda yapılacak birçok şeyi harekete geçirememek ya da eyleme geçirmek için devamlı suretle ertelemek insanın çabuk geçen ömrünün faturasını kendisine ağır kesmesidir. Çünkü tercih edilen bu uyuşukluk hali hem dünya hem de ahiret mutsuzluğuna dönüşmektedir. Coşkun bir ırmak gibi akıyor zaman. Fakat bitenin zaman değil ömürler olduğunu bilmek gerekir. Bu dünyada, yaratılan her şey gibi insanın da amacına uygun yaşaması şarttır. Şenel İlhan Beyefendi’nin dediği gibi: “İnsan amacının kuludur.”

Peki kişi yapması gerekeni neden yapmaz? Hatta kişi yapması gerekeni yapabilecek yetenek ve kabiliyete sahip olduğu halde neden yapmaz? Durağan, karamsar, mücadelesiz, iradesiz insanı harekete geçirecek ve kişiyi tetikleyecek en büyük etken İslamî gayret ve çabadır. Dolayısıyla Müslüman’ın şu anki hali, hayatın kilit noktalarını yerli yerine oturtamamak sonucunda kendi öz kimliğini kaybetmiş durumdadır. Ya Müslümansın ya değilsin, ortası yok. Dünyayı sahiplenen kâfir ordusu Müslüman avındayken, Müslüman’ın ataletin pençesinden kurtulamaması akıl alacak bir şey değil doğrusu. Böyle bir bekleyiş ise gördüklerinin bir gün senin de hayatının bir parçası olacağının canlı şahididir. Algı operasyonlarıyla yıllardır düzenin bu olduğu Müslüman’a dayatılıyor ve bu düzeni değiştirmek için hiçbir etken rol üstelenmediğimiz de ortadadır. Müslümanlara sahne sahne çekilen zulüm senaryoları, kâfirin vazgeçilmez büyük ideallerinin bir parçası değil midir? İşte onlar ideallerinin peşinde koşarken hatta hiçbir ayrıntıyı dahi atlamadan önemseyip çalışırken Müslüman ise bozulmuş algı ayarları ile kabullenmişliğin acı günlerini yaşamaktadır. Yüzyıllardır dünyayı önemsizleştirme düşüncesinin ahireti önemli kılmak adına olmasının sonucunda Müslüman güçsüzleşmiştir… Ve dünya zalimin elinde… Allah Müslümanların zulüm çekmesini ister mi? Tabii ki istemez… Tüm bu sonuçlar dünyada İslam için yapmadıklarımızın ağır bir faturasıdır…

Allah, insanı yaratırken verdiği birçok özelliklerle de onu değerli kılmıştır. Allah insana değer veriyorken kulun bu değerlerinin farkında olmadan yaşaması Allah’ın razı olacağı bir durum değildir. Nasıl ki Allah’ın yarattığı her şey hareket halinde ve Allah’ı tesbih ediyorsa, insanında kulluğu süreklilik arz eder. Kullukta tatil gibi mola gibi terimler yoktur olamaz da. Zamanı planlı ve değerli kullanmak ideal sahibi olmak İslam’ın dinamizmidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “İki günü birbirine eşit olan zarardadır.” derken, bizlerin çalışkan, gayretli ve devamlı terakki halinde olmamızı istemiştir. Evet tam on dört asırdır, Peygamber Efendimiz’den bugüne kadar insanlık adına çok ciddi bozulmalar olmuştur. Bu bozulmalar İslam’ı anlama ve algılamada da kendini göstermiştir. Sırf ahirete yönelik bir İslam anlayışı yoktur. Bu dünyada yaşayan insanoğlunun dünyayı bırakması dünya için çalışmaması; imtihan denen tüm sırları ve insanın yaşam mücadelesini önemsizleştirmektir. Öyleyse kulluğumuz nasıl sınava tabii tutulacak? Ömür yolculuğunda zamanın insanı nerelere götürdüğü ancak kişinin çalışması ve gayretiyle sonuçlanacaktır. Sadece Allah’a sığınmakla oluşan düşünce yapıları sizi bir yere götürüyor mu? Evet tek sığınağımız Allah. Fakat Allah “çalışın” diyor. Melekler ibadet için yaratılmış nurani varlıklardır. Onlar gibi olamayacağımız da bir hakikatse sırf ahirete yönelik bir hayatı yaşamaya çalışmak insanın fıtratına, yaradılışına uygun değildir. Bu düşünce yapısıyla oluşan tabloda ise ne ahirete yönelik ne de dünyadaki gücü elimizde tutmaya yönelik yaşayış olmamıştır. Ve acı olan aslında şudur ki bütün bunların sonucunda Müslüman tembelleşmiştir… Oysaki Hz. Yusuf tevekkül içinde sadece Rabbi’ne sığınsaydı Mısır’a hükümdar olamazdı. O Mısır’a hükümdar olmak için çalıştı, gayret etti. Peki ya Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) İslam’ı tüm dünyaya tebliğ mücadelesi… İstanbul Peygamber Efendimiz’in bir sözüyle fethedilmedi mi?

Ve zaman ahir zaman ve bugünkü İslam ülkelerinin acı akıbeti gözler önünde… Bize ne oldu diye başlayan tüm cümleler, bize bunlar niçin oldu sorusuyla doldurulmalıdır. Nerede eksik kaldık, neleri yapmadık, neleri önemsemedik ve dünyanın gücünü elinde tutanlara neden mücadelesiz, iradesiz boyun eğdik. Halbuki en büyük güç bizde iken! Allah bizimle değil miydi? Hangi düşüncenin esiri olup da oturup bekledik. Bu bekleyişle oluşan tembelliğe bir sürü kılıflar da bulunup süslendi. Çünkü şeytan boş değil, çalışan insanla uğraşamayacağını bilecek kadar da akıllı. Bu yüzdendir ki bu dünyada amacı olmayan çalışmayan insan tembelleşmiştir. Halbuki bu amaç; kulu harekete geçirecek esin kaynağı olacak kadar güçlü bir amaç iken bir yol tutturamamak şeytanın esiri olmaktır. Çünkü o sadece boş hayaller kurdurur ya da kurduğun hayalleri hep boşa çıkarır. Yaşanan görünen tüm bu zulme haksızlığa karşı kolunu dahi kıpırdatmayarak en büyük zillete düşürür. Artık oyalanmadan güzel bir program ve plan içerisinde geleceğe dair ayağı yere basan hayallerle oluşan ideallerimiz olmalıdır. Gerçekleşen bu idealler hiçbir mazeret ve engel tanımayan güçlü bir Müslüman’ın bu zamanda olması gereken duruşunu gösterir. Ayrıca bu duruş Allah’ın rıza-ı ilahiyesine samimiyetle ve muhabbetle koşmaktır. Rabbim demiyor mu “Hayır işlerinde koşuşturun.” diye. Allah kulunun kendisine yürüyerek değil daha hızlı bir şekilde gelmesini istiyor. Ayak sürerek nasıl rıza-i ilâhîye talip olacağız? Bu dünyada hele ki kıyamete yakın bir zamanda yaşamak bizlere büyük bir misyon yüklemelidir. Geleceğe dair güzel hedeflerle daima istikrarlı olmalıyız. İslam güneşinin tüm ışıltılarını hüzme hüzme dünyaya yaymak, barış ve adalet için çalışmak ve hatta birbirimizle yarışmak, bu kutsal davayı özümsemek gerekir. Hakiki hedeflerimize koşuşturmanın heyecanı, sanki tüm vücuda dağılan adrenalin hormonu gibi tehlike anında kalplerimize sinyal göndermelidir. Kulluğumuz, dünyada yaşanan zulme ve adaletsizliğe karşı duyarlı olmalıdır. Ancak birlikten güç doğar ve kafirin amacı da bizleri parçalamak bir araya getirmemektir. Müslümandaki tembelliğin faturası ağır, sonucu ise yorucu bir tutsaklığa dönüşmüştür. Bugüne kadar esareti olduğumuz atalet zincirinin tüm halkalarını kırmak, İslam’ın getireceği adaleti ve mutluluğu tüm insanlara yaşatmak ümidi ile…

Allah’a emanet olun…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.