İnsanlığın Bilinç Kodları / Dr. Alper Yücel Zorlu

“Bulanlar sadece arayanlardır.” düşüncesiyle yola çıktığımızda insanın kendisiyle ilgili merakları kaçınılmaz biçimde başlı başına bir motivasyon alanı oluşturmaktadır. Kendini tanıma adına insana dair çabalar daima öncelikli olagelmiştir.

Kadim kültürler insanın kemale ermesinden, ahlakları konusunda dengeyi yakalamasından, yanlış davranışlardan doğrulara doğru olan eğitiminden bahseder ve bunu alabildiğine önemserler. Modern ve postmodern bütün felsefelerin bu konuda kadim kültürlerden öğreneceği çok şey vardır. İbni Haldun’un medeniyete dair yaklaşımlarından tutun da El-Kindî’nin hüzün konusunda yaptığı tespitlere kadar günümüz dünyası saymakla bitmez tespitlere muhtaçtır. Kadim kültürlerin kökenini ise Peygamber öğretileri oluşturur.

Peygamberler, insanlık tarihinin en parlak simalarıdır. Kabiliyetlerinden zekâlarına, doğruluklarından hikmet ve ferasetlerine kadar Allah’ın (cc) insanlığa yardım elini uzattığı dört dörtlük insanlardır. Tarihte ve günümüzde insanoğlunun düştüğü yanlışlar, sapıklık ve sapkınlıklar, ayağı yere basmayan yalan yanlış bin bir türlü felsefeler her geçen gün insanlığın en parlak simaları olan Peygamberlere olan ihtiyacı haykırmakta, insanlık adına durdukları yeri defalarca tescil etmeye devam etmekte, önemlerini ön plana çıkarmaktadır. İnsanoğlu bu anlamda hep sağlam rehber ve kurtarıcılara muhtaçtır. Çünkü peygamberlerin va’z ettiği ilke ve prensipler, insana insanın tek başına yakalayamayacağı bir takım üstün bilgiler sunmakta ve insan bu bilgilerle sosyal ve psikolojik hayatını düzenleyebilmektedir. Bu da göstermektedir ki, “din” insanüstü bir makam ve merciden insana tevdi edilen bir merhamet elidir. Bu yönüyle de din, insanoğlunun vazgeçilmezidir. Üstelik bu ilkelerin peygamberler üzerinde de düşünsel ve davranışsal olarak bağlayıcılıkları vardır. Getirdiği, anlattığı, söylediği ilkeler peygamberleri de bağlar. Doğal olarak peygamberler, anlattığı ilkelerin uygulayıcısıdırlar. “İnsan ve Kur’an ikiz kardeştir.” hadis-i şerifi ve Hz. Aişe’nin “O’nun ahlakı Kur’an’dı.” gibi sözlerinde hep bu anlattığımız ilkelerin izlerini görürüz. Hatta “Kızım Fatıma da olsa…” diye başlayan nebevi cümlelerde bu konuda hiç kimseye taviz verilmediği görülmektedir. Daha da ilerisi bizzat Hz. Peygamber’in (sav) uyarıldığı ayetler, ilahi muradın insanın yönlenmesine dair keskin izlerini bizzat ortaya koymaktadır. İnsanlık tarihi boyunca gelen tüm peygamberlerde de bu durum çok açıktır. Sonuç olarak din duygusu insanda doğuştan varolan bir duygudur. İnsana dair temel düşünce ise insanın doğuştan ahlaklı oluşudur. Said Nursî gibi bazı âlim ve düşünürler insanın kötü davranışlarını ve eğilimlerini “insanın üzerine sonradan bulaşan kirler” şeklinde tanımlarlar.

Rum suresi 30. ayette; “O halde yüzünü, Allah’ı tanıyarak dine, Allah’ın insanlar üzerine yaratmış olduğu fıtratına (Allah’ın dinine) doğrult. Allah’ın yaratmasında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” buyrulmaktadır. Tefsir ehline göre bu ayette din duygusunun yaratılışla birlikte insana verildiği ve bunun Allah’a iman şeklinde olduğu, insanın Allah’a inanacak kabiliyette olduğu, gerçek dinin İslam oluşu ve bunun, akıl ve muhasebe zemininde gerçekleştiği anlatılmaktadır. Peygamberler tebliğ edici, uyarıcı, müjdeleyici olmuşlar, zorlayıcı bir tutum takınmamışlardır. Bunun nedeni Allah’ın insan aklını muhatap almasındandır. İnsanın iradesi, aklı ve muhakemesi olduğu içindir. “Akıldan daha şerefli bir varlık yaratmadım.” hitabı da bunu doğrulamaktadır.

Hz. Muhammed (sav), peygamberler halkasının sonuncusudur. Nitekim Ahzap suresi 40. ayetinde; “Muhammed (sav), içinizden herhangi bir adamın babası değil, ancak o, Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur.” buyrulmuştur. Hz. Muhammed’i anlatan diğer ayetlerde de;

“O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz.” (Necm, 53/3)

“Andolsun size içinizden öyle bir peygamber geldi ki, gayet izzetli ve şereflidir. Sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir üstünüze titrer, müminlere gayet merhametli ve şefkatlidir.” (Tevbe, 9/128) buyrulmuştur.

Seyyid Şenel İlhan, sevgi, muhabbet, ciddiyet ve vakar dolu bir sohbetinde İmam-ı Gazali’nin “nefis terbiyesi ve ahlaki terakki” hususunda Kur’an ve Sünnet’e dayalı bir yaklaşımından bahseder.İmam-ı Gazali’nin sohbeti icmalen şöyledir:

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56)

ve “Onlara de ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler ve meskenler, size Allah ve Resulü’nden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah böyle fasıklar topluluğuna hidayet nasip etmez.” (Tevbe, 9/24) ayetlerinde insana dair gerçekler ortaya konulurken, insanın bu ayetlerdeki gerçeklerle yüzleşmesi istenmektedir. Her iki ayetin de anlattığı gerçek, insanın bu hakikatlerle yüzleştiğinde manen “hasta oluşudur.” Çünkü kulluk yapamamak, ibadetlerde zorlanmak ve direnç, Tevbe suresinde olduğu gibi Allah (cc) ve Resulü’nü (sav) tercihte zorlanmak insanın eksiklik ve zaaflarıyla yüzleşmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Manen hasta olduğunu fark etmek, insanın, aslına uygun bir biçimde var olma ihtiyacını ortaya koymasıdır. İçindeki nefs denen ve kendisine bizzat imtihan amacıyla verilmiş kötülük unsurlarının bir an önce tedavi edilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştır artık. Bu kabulden sonra insanoğluna düşen görev, aslî olarak hidayet peşinde koşmak, iyilik ve güzelliğe talip olmak, Allah’a (cc) giden yolda kemale ermektir. Çünkü bütün semavi dinlerde Allah rızası, iyilik, güzellik, ahireti kazanmak esas tutulmuştur. Son din olan İslam ile de insanın en kâmil manada kendini eğitmesi, yetiştirmesi, güzel ahlak sahibi olması amaçlanmıştır.

Nefsin terbiyesi hususunda insana salih dostlarla bir arada yaşamak öncelikli olarak tavsiye edilmiş, kalbin iyiliğe olan meyli Tevbe suresi 119. ayetinde “Ey İman edenler, Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun”, iyi insanların yanında bulunmak, halleriyle hallenmek şeklinde yönlendirilmiştir. Temel amaç kalbin değişmesidir. Çünkü hadis-i şerifte “Sizde bir et parçası var ki o iyiyse bütün beden iyidir, o kötüyse bütün beden kötüdür; işte o kalptir.” buyrulmuştur.

İmam-ı Gazali’ye göre çevremizde bize manen yol aldıracak, bizlerle bölüşecek insanlar olmalı. Dostlar, iyi arkadaşlar… Aksi halde çevremizdeki kötü insanların hallerine bakıp, onların kötü hallerinin tersini yapmak da iyi insan olma yolunda sağlıklı bir duruş ve mücadele anlamına gelmektedir.

İyilerin halleriyle hallenmek ya da kötülerin hallerinin tersini yapmak kalbin değişimi konusunda bir metot olarak tavsiye edilmiş. Eğer bu imkânlar yeterince değerlendirilemiyorsa, nefsin terbiyesine yönelik olarak farzların yanı sıra insanı Allah’a (cc) yaklaştıracak nafile namaz, oruç ve benzeri temel ibadetlerle kaçınılmaz bir biçimde nefsin terbiyesi yoluna gidilmesi tavsiye edilmektedir. Ciddiyet ve disiplin isteyen bu çabaların yanı sıra önceden bu yollardan geçmiş ve meyvelerini elde etmiş büyüklerin tavsiyeleri “seven kurtulur” şeklinde olmuştur. İnsanı tanıyan marifet ehli insanlar, insanın sevme ve inanma potansiyelini daima vurgulamışlardır.

Davranış terapilerinin insanın çocukluk yıllarında ibadete alışma dönemlerine, bilişsel ve dinamik terapilerin akıldaki imanın kalbe indirilerek vicdanileştirilmesi çabalarına paralellik arz eden normalleşme süreçleri olduğunu düşünürsek, insanın manen kendini geliştirmesinde, ibadetlerin, nefisten kaynaklanan hastalık hallerinin, manevi müşkül ve marazların tedavisinde bizlere verilen ilahi hediyeler olduğunu anlarız. Hele bir de hakikat-fıtrat ilişkisinden yola çıkıldığında Allah’ın muradı doğrultusunda hareket etmekle İslam’ın insanlığın, insan olmanın, insan kalmanın son şansı olduğunu görmek hiç de zor değildir.

Günümüzün psikiyatri anlayışlarında terapik yaklaşımlar, insanın içine doğru yapacağı yolculukta insana ve varlığa dair bazı ipuçları vermektedir. Sonuçta hepsi insana dair bir dizi arayışın ürünüdür. Tekrarlanan davranışların insanda huy halini alması doğru davranışların tekrar edilmesinin insanda ciddi ve anlamlı değişiklikler yapacağının da delilidir. Kuru insan aklı dahi, bu noktada kadim kültürlerin tecrübesini tekrarlayan bir doğallığı yakalamıştır denilebilir. Farkındalık ve konsantrasyon bu konuda nitelikli bir değişimin önünü açabilir. Tıpkı yüzmeyi öğrenmek, bisiklet binmeyi başarmak ya da tekrarlayan alıştırmalarla okumayı yazmayı öğrenmek gibi farkındalık ve konsantrasyon halleri, ibadet ve kulluğa dair pratiklere uygulandığında insanın değişmemesi için hiçbir sebep yoktur. Farkındalık ve konsantrasyon… Üstelik yapılan ibadet pratikleri insan ruhunda bir karşılık buluyor ve psikolojik bir göreceliliğin ötesinde bir reel hakikatle bizi yüzleştiriyorsa yani nefsani hastalıklarımıza şifa oluyor ve bizde bir değişim sağlıyorsa, bu da ancak İslam-fıtrat ilişkisinin insan denen canlıda test edildiği harika bir sağlama olacaktır ki, geriye sadece İslam’ın son din oluşuna saygı ve teslimiyet yani “iman etmek” kalıyor. Unutmayalım ki, beyin bilgiyi, ruh vicdanı, iman asaleti seviyor.

Yorum bırakın